İNTERNETİN
YASAL DÜZENLEMESİ
Doç. Dr. Mustafa Akgül Av.
Hülya Pekşirin
İnternet Kurulu Üyeleri
Türkiye son iki haftadır internetle
ilgili yeni düzenlemeleri tartışıyor, internet kullanıcıları feveran içinde;
“alın internetinizi başınıza çalın”, “internetimi istiyorum” “interneti
öldürmeyin” gibi kampanyalar gündemde. Bunun nedeni ise, TBMM Genel Kurulundan geçen görüşülmekte olan ve kamuoyunda “RTÜK yasası” olarak bilenen bir yasa tasarısıdır.
Bu yasa tasarısı genel olarak
değerlendiğinde, konusunun "yazılı ve görsel basın" olduğu
görülmekte ise de; sanılanın aksine hazırlanan iki madde ile internete yönelik
köklü düzenlemeler yapılmaktadır. Ancak bu düzenlemeler internette gereksinim
duyulan düzenlemelerin çok azına hitap etmekte, hitap ettiklerini de içinden
çıkılmaz hale getirmektedir. İnterneti bir medya olarak değerlendirilerek yasal
düzenleme yapmak önemli bir kategorik hatadır!. İnternet;
en basitinden kütüphanedir, bankadır, markettir, okuldur, iletişim ortamıdır.
Kısaca internet hayatın bir çok boyutuyla kesişir. Basın ve medyanın uzantısı olmak bunlardan yalnızca bir
tanesidir. İnterneti yalnızca matbaa, radyo, televizyon çizgisinde en son medya
icadı olarak görmek, bu teknolojinin doğası hakkında önemli bir yanılgıya
düşmektir.
Yapılan bu düzenlemelerin -özellikle kimi
siyasetçilere yönelik olarak internet
ortamında dolaşan ve yayılan haberler de gözetildiğinde- yalan haber, hakaret, sövme vb fiillerin
internet ortamında yayılmasının engellenmesine yönelik olarak yapıldığı izlenimi görülmekteyse de, bu
düzenlemeler örgütlü küçük grupların önünü kesmekten çok, Türkiye internetinin
önünü kesme sonucunu doğuracaktır.
Acıdır ki,
Türkiye matbaa ve sanayi devrimini
kaçırmış bir ülke olarak, en az onlar kadar önemli devrimsel bir gelişme olan
internetin önemini kavrayamamış, internetin ülkenin dünyayla bütünleşmesi,
rekabet yeteneğini geliştirilmesi gibi olanaklarını kullanma konusunda bir
vizyon ve dişe dokunur hiçbir proje üretememiştir. İnternetin ülkenin gelişmesi
için kullanılması konusunda yeterince kafa yormadan, internetin olumsuz
yönlerine odaklanmıştır. İnternetin şu andaki olumsuz yönlerine tepki olarak,
internetin gelişmesine ciddi anlamda darbe vuracak düzenlemeler yapılmıştır.
Yangından mal kaçırır gibi ülkedeki bilgi birikimine başvurmadan getirilmeye
çalışılmıştıraktadır.
Bu
düzenlemeler kamuoyu tarafından,
internetin yasal düzenlemesinin
yapıldığı yolunda algılanmaktadır.
Ancak internetin tüm boyutlarının tek bir yasal düzenleme ile
gerçekleştirilmesi mümkün değildir, yapılması da son derece yanlıştır. İnternet
kimsenin planlamadığı bir şekilde gelişmekte, yerleşmiş kurumları zorlamakta ve
çözümü zor sorunlar üretmektedir. Matbaanın yaygın kullanımı veya sanayi
devrimi daha az sancılı olmamıştır. İnternet fikri haklar, bireysel haklar,
vergi, gümrük, kimlik tespiti, işlem kaydı gibi pek çok konuda çözümü kolay
olmayan sorunlar ortaya çıkarmıştır; deyim yerindeyse bu konularda “Pandora’nın
Kutusu” açılmıştır! Dünya bu sorunların
üzerine dikkatli, temkinli ve katılımcı bir şekilde gitmekte; hiçbir ülke,
acele ile alınmış kararlarla İnternetteki gelişmenin önünü kesmek
istememektedir. Aksi takdirde bu engelleyici düzenlemelerin, ülkelerinde internetin gelişimine vereceği zararın hesabını veremeyeceklerini biliyorlar.
Ülkemizde
ise var olan bilgi birikimine (Adalet Bakanlığı, Üniversiteler, İnternet
Kurulu, Sivil Toplum Kuruluşları gibi) başvurmadan, hatta TBMM Bilgi ve Bilgi
Teknolojileri Grubu’ndan dahi görüş alınmadan internetin bir bütün olarak, Radyo ve Televizyonların
Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun ile bBasın kKanunu kapsamına
alınması traji komiktir.
Oysa bu konudaki düzenlemelerin aceleye getirilmemesi, Kamu Kurumları, Üniversiteler, İnternet Kurulu ve sivil toplum örgütlerinin görüşü alınarak yapılması katılımcılığın bir gereği olduğu gibi, teknik açıdan daha doğru, daha anlamlı kararlar alınmasını, kanunlar yapılmasını da sağlayacaktır. Türkiye İnternetinin gelişmesi için yapılması yıllardır beklenen yasal düzenlemeler var; tüketici hakları, sayısal imza, noterlik, vb. gibi. Bütün bu düzenlemelerin, dünyadaki gelişmeleri takip eden, konuyu bilen kişilerin katılımı ile, özenle ve incelikle yapılması gerekmektedir. Nitekim Bilgi, Bilişim ve İletişim alanının sivil toplum örgütleri ilgi ve uzmanlık alanlarındaki karar süreçlerinin parçası olma isteklerini kamuoyuna açıklamışlardır.
TBMM Genel Kurulu’ndan geçen 4676 Sayılı Kanun ile,
3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun ve
5680 Sayılı Basın Kanununa, internetle
ilgili olarak iki düzenlemenin
getirildiği görülmektedir. İlk düzenleme,
3984 Sayılı Kanunun 31. maddesine değişiklik getiren 14. maddede
yer almaktadır ve maddede yer alan düzenleme şu şekildedir;
"Her türlü
teknoloji ile ve her tür iletişim ortamında yapılacak yayın ve
hizmetlerin usul ve esasları, Haberleşme Yüksek Kurulunun belirleyeceği
strateji çerçevesinde Üst Kurulca tespit edilip Haberleşme Yüksek Kurulunun
onayına sunulur. Bu yayın ve hizmetlerin mevzuata uygunluğu, Üst Kurulca
denetlenir."
TBMM Genel Kurulunda tasarıda olduğu gibi, aynen
kabul edilen bu
düzenleme ile, “internet” ortamında yapılan/yapılacak olan “yayın
ve hizmetler”, Haberleşme Yüksek Kurulu’nun görev alanına ve RTÜK’ün denetimine
sokulmuştur. Kanun yapma tekniği ve maddenin yer aldığı kanunun sistematiği
açısından maddede geçen “yayın ve
hizmetler” kavramının, sadece “radyo ve televizyon, yayın ve hizmetleri”
şeklinde yorumlanmasını gerektirse de; “Her türlü teknoloji ile ve her tür
iletişim ortamında yapılacak yayın ve hizmetler” ifadesinin geniş yorumlanması,
web sayfalarının da “yayın ve hizmet” olarak değerlendirilmesi, tartışılması
ihtimalini karşımıza çıkarmaktadır. Öte yandan artık internet ortamında verilen/verilecek “radyo ve televizyon yayın
ve hizmetleri” ise artık RTÜK denetimine tartışmasız bir şekilde girmiş
bulunmaktadır.
Sonuç olarak, ne
şekilde yorumlanırsa yorumlansın İnternet üzerinden yapılan “yayın ve
hizmetlerin” hangi usul ve esaslara tabi olacağı konusu, RTÜK tarafından tespit
edilerek; Haberleşme Yüksek Kurulu’nun
belirleyeceği stratejiye (!) tabi olmuş durumdadır. Maddenin yazılış şeklinden,
internet üzerinden yapılan/yapılacak yayın ve hizmetlerin, 3984
Sayılı Kanununun genel hükümlerine tabi tutulmayıp, Üst kurulca özel
olarak tespit edilip (örneğin; bir yönetmelik ile) Haberleşme Yüksek Kurulu’nun
onayına sunulmasıyla oluşturulacak daha özel düzenlemelere tabi olabileceğine
işaret edildiği düşünülse de, düzenlemenin son cümlesi ile internet üzerinden
yapılan yayın ve hizmetlerin, 3984 Sayılı Kanunun diğer hükümlerinin uygulama
alanı içinde kaldığı şeklinde geniş yorumlar yapılmasına engel değildir. Bu
durum karşısında ise yapılan yayın ve hizmetlerde, 3984 Sayılı Kanunun “yayın
ilkelerini” geniş bir şekilde
düzenleyen 4. maddesindeki
ilkelere uygunluk aranacaktır. Fikir vermek açısından, bu ilkelerle ilgili
olarak aşağıda örnekler verilmiştir;
Toplumu şiddete, teröre, etnik ayrımcılığa sevk
eden veya halkı sınıf, ırk, dil, din, mezhep ve bölge farkı gözeterek kin ve düşmanlığa
tahrik eden veya toplumda nefret duyguları oluşturan yayınlara imkân
verilmemesi,
Yayıncılığın, gerek yayın organı, gerekse hisse
sahipleri ve üçüncü derece dahil olmak üzere üçüncü dereceye kadar kan ve sıhri
hısımları veya bir başka gerçek veya tüzel kişinin haksız çıkarları doğrultusunda
kullanılmaması,
İnsanların dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce,
felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri nedenlerle hiçbir şekilde kınanmaması ve
aşağılanmaması,
Yayınların
toplumun millî ve manevî değerlerine ve Türk aile yapısına aykırı olmaması,
Özel hayatın
gizliliğine saygılı olunması, kamu çıkarlarının gerektirdiği durumlar dışında
kişilerin özel hayatının yayın konusu yapılmaması,
Türk millî
eğitiminin genel amaçlarının temel ilkelerinin ve millî kültürün geliştirilmesi,
Haberlerin
yayınlanmasında tarafsızlık, gerçeklik ve doğruluk ilkelerine bağlı olunması;
özgürce kanaat oluşumunun engellenmemesi; haber kaynaklarının kamuoyunun yanıltılmasının
amaçlandığı haller dışında gizliliğinin korunması,
Halkı
aldatacak, yanıltacak veya haksız rekabete yol açacak reklam yayınlarına yer
verilmemesi,
Siyasî
partiler ve demokratik gruplar arasında fırsat eşitliği sağlanması; tek yönlü,
taraf tutan yayın yapılmaması; seçim dönemlerinde belirlenen seçim yasaklarıyla
ilgili ilkelere aykırı davranılmaması,
Yayınlarda,
mevzuatın eser sahiplerine tanıdığı hakların ihlâl edilmemesi,
Program hizmetlerinin bütün unsurlarının insan
onuruna ve temel insan haklarına saygılı olması,
Yayınların
müstehcen olmaması,
Kadına,
güçsüzlere ve küçüklere karşı şiddetin ve ayırımcılığın teşvik edilmemesi,
Yayınların karamsarlık, umutsuzluk, kargaşa ve şiddet
eğilimlerini körükleyici veya ırkçı nefret duygularını kışkırtıcı nitelikte
olmaması,
Suç
örgütlerinin korkutucu ve yıldırıcı özelliklerinin yansıtılmaması,
Gençlerin
ve çocukların fiziksel, zihinsel ve ahlakî gelişimini zedeleyecek türden
programların, bunların seyredebileceği zaman ve saatlerde yayınlanmaması... gibi.
İnternet ortamında yapılan “yayın ve hizmetlerde”,
yukarıda örnekleri verilen ilkelere aykırı yapılan yayınların uyarıya rağmen
tekrarı durumunda ise;
Yayının bir ila
on iki kez arasında durdurulması,
Bu sürede
program yapımcısının ve varsa sunucusunun hiçbir ad altında başka bir
program yapamaması,
Yayını durdurulan program yerine üst kurulca
hazırlattırılacak eğitim, kültür, trafik, kadın ve çocuk hakları, gençlerin
fiziksel ve ahlaki gelişimi, uyuşturucu ve zararlı alışkanlıklarla mücadele,
Türk dilinin güzel kullanımı ve çevre eğitimi konularında programlar
yayınlanması,
Bu aykırılıkların tekrarı halinde ise;
Ulusal düzeyde yayın yapan kuruluşlara 250 milyar
lira idari para cezası uygulanması,
“Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin varlık ve bağımsızlığına, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğüne, Atatürk ilke ve inkılâplarına aykırı yayın yapılmaması, Toplumu şiddete,
teröre, etnik ayrımcılığa sevk eden veya halkı sınıf, ırk, dil, din, mezhep ve
bölge farkı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik eden veya toplumda nefret
duyguları oluşturan yayınlara imkân verilmemesi, Yayıncılığın, gerek yayın
organı, gerekse hisse sahipleri ve üçüncü derece dahil olmak üzere üçüncü
dereceye kadar kan ve sıhri hısımları veya bir başka gerçek veya tüzel kişinin
haksız çıkarları doğrultusunda kullanılmaması” şeklindeki ilkelere aykırı yayın yapılması halinde ise yayının 1 ay süreyle durdurulması,
İhlalin tekrarı halinde ise yayının süresiz olarak
durdurulması... ( 3984 Sayılı Kanunun, 4676 Sayılı Kanun ile
değişik 33. maddesi)
Gibi hükümlerin -ve tabi 3984 sayılı kanunun diğer
hükümlerinin de- internet üzerinden yayın yapan ve hizmet verenlere (!) de
uygulanabileceğini geniş bir yorumla söyleyebilmek mümkündür.
TBMM’den
geçen 4676 Sayılı Kanunda internetle ilgili olarak yapılan diğer düzenleme ise,
5680 Sayılı Basın Kanununa bir maddenin eklenmesi ile ilgilidir. TBMM’den
-verilen bir değişiklik önergesi ile- geçen 4676 Sayılı Kanunun 26. maddesi
aynen şöyledir;
"5680 sayılı Kanuna
aşağıdaki ek madde eklenmiştir.
Ek Madde 9- "Bu kanunun yalan
haber, hakaret ve benzeri fiillerden doğacak maddi ve manevi zararlarla ilgili
hükümleri, bilişim teknolojileri ve internet ortamında sayfa
açılması veya elektronik gazete, elektronik bülten vb. suretiyle yayınlanan her
türlü yazı, resim, işaret, sesli veya sessiz görüntü ve benzerleri
hakkında da uygulanır"
TBMM Genel Kurulunda verilen bu madde değişiklik
önergesinin gerekçesi ise şudur;
“İnternet ve bilişim teknolojileri ile ilgili
olarak bu Kanunun sadece yalan haber, hakaret ve benzeri fiillerden doğacak
maddi ve manevi zararlarla ilgili hükümlerini geçerli kılmak amaçlanmaktadır.”
Bu madde ve
gerekçesinde dikkati çeken ilk husus, Basın Kanununun sadece “yalan
haber, hakaret ve benzeri fiillerden doğacak maddi ve manevi zararlarla” ilgili
hükümlerinin, “bilişim teknolojileri ve internet” ile ilgili olarak uygulama
alanı bulacağıdır.
Dikkati çeken
diğer husus ise; Basın Kanununda yer alan, “yalan haber, hakaret ve benzeri
fiillerden doğacak maddi ve manevi zararlarla ilgili hükümlerinin” maddede yer alan “vb. suretiyle”, “ve benzerleri”
kavramları nedeniyle,“internet ve bilişim teknolojileri” ile gerçekleştirilen
tüm eylemler (maddede sayılmamakla birlikte; örneğin iletilere, cep telefonu
mesajları da madde kapsamındadır) için
uygulama alanı bulacağıdır.
Bu düzenleme karşısında Basın Kanununun “yalan haber,
hakaret ve benzeri fiillerden doğacak maddi ve manevi zararlarla ilgili”
hükümlerinin neler olduğunun irdelenmesi gerekmektedir. TBMM Genel
Kurulundan geçen 4676 Sayılı Kanun ile
yapılan değişiklikler öncesinde, Basın Kanununda “yalan haber, hakaret ve
benzeri fiillerden doğacak maddi ve manevi zararlarla” ilgili herhangi bir
hüküm bulunmamaktadır. Ancak yeni kanun ile Basın Kanununun iki maddesinde,
“yalan haber, hakaret ve benzeri fiiller” kavramlarına yer verildiği
görülmektedir; 4676 Sayılı Kanun ile değişik Basın Kanunu madde 17 ve madde 19.
Bu düzenlemelerden ise sadece Basın Kanununun 17.
maddesinde, “yalan haber, hakaret ve benzeri fiillerden doğacak maddi ve
manevi zararlarla” ilgili düzenleme yapılmaktadır. Basın Kanunu 19. maddede
yapılan değişiklikte, “yalan haber, hakaret” ifadelerine yer verilmiş olmakla
birlikte, “maddi ve manevi zararlar”
tanımlamasına yer verilmemiştir.
4676 Sayılı Kanun ile değişik Basın Kanununun 17.
maddesi ise, şu düzenlemeleri yapmaktadır;
"Basın yolu ile işlenen yalan haber, hakaret,
sövme ve her türlü fiilden doğacak maddi ve manevi
zararlardan, 16 ncı maddeye göre sorumlu olanlarla birlikte Borçlar Kanununun
genel hükümlerine göre mevkutelerde sahibi ve mevkute olmayanlarda naşiri;
mevkute sahibi ile mevkute olmayanların naşirinin şirket olması halinde
şirket ile birlikte anonim şirketlerde yönetim kurulu başkanı, diğer şirket ve
tüzel kişilerde en üst yönetici müştereken ve müteselsilen sorumludur. Tazminat
talebinin haklı görülmesi halinde tazminat miktarı, on milyar liradan
az olmamak üzere fiilin ağırlık derecesine göre belirlenir. On Milyar
liralık alt sınır her yıl Maliye Bakanlığınca ilan edilen yeniden değerleme
oranında artırılır. Bu maddeye göre açılacak manevi tazminat davalarında hakim
tensip kararı ile birlikte bilirkişiyi
de tayin eder ve davayı en geç altı ay içinde karara bağlar.
Zarar doğurucu fiilin işlenmesinden sonra
mevkutenin devredilmesi, başka bir mevkute ile birleşmesi veya sahibi olan
gerçek kişi ya da şirketin herhangi bir surette değişmesi halinde mevkuteyi
devralan, birleşen ve her ne suretle olursa olsun mevkutenin sahibi gerçek
kişiler ile anonim şirketlerde yönetim kurulu başkanı diğer şirket ve tüzel
kişilerde en üst yönetici de, bu fiil nedeniyle hükmedilen tazminattan birinci
fıkrada sayılanlarla birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur.
Basılmış eser sahiplerinin dernek, vakıf ve benzeri
tüzel kişiler olması halinde tüzel kişilikle birlikte yönetim organlarında yer
alanlar hakkında da yukarıdaki hükümler uygulanır.
Bu maddeye göre açılan davalarda tazminata
hükmedilmesi halinde, bankalarca uygulanan en yüksek işletme kredisi faizi
üzerinden temerrüt faizine de hükmedilir."
Bilişim Teknolojileri ve İnternet ortamında
gerçekleştirilen eylemlerle ilgili olarak bu maddenin -önergede yer alan
gerekçesi de göz önünde tutularak- dar ve amaca uygun yorumlanması durumunda,
bu maddede yer alan düzenlemelerden sadece “tazminat talebinin haklı görülmesi
halinde tazminat miktarı on milyar liradan az olmamak üzere” şeklinde çizilen miktara ilişkin alt sınır ile
“açılan davalarda tazminata hükmedilmesi halinde, bankalarca uygulanan
en yüksek işletme kredisi faizi üzerinden temerrüt faizine de hükmedilir”
şeklindeki faiz oranına ilişkin düzenlemenin uygulanmasının amaçlandığı söylenebilecektir.
Ancak hem Basın Kanununun değişik 17.
maddesinin hem de değişik 19. maddesinin –önergeyi veren milletvekillerinin
çeşitli açıklamalarına ve madde gerekçesine rağmen- amacı aşan şekilde
geniş yorumlanması durumunda ise (ki bu olasıdır!); web sayfalarının ve
iletilerin naşirlerinin (yayınlatanlarının) de sorumlu olacağı, naşirlerinin
şirket olması halinde ise; anonim
şirketlerde yönetim kurulu başkanı ile
diğer şirket ve tüzel kişilerde en üst yöneticilerin müştereken ve müteselsilen
sorumlu olacağı kabul edilebilecek ve
Basın Kanunu 16. maddede yer verilen “sorumlu müdür” tanımlaması ile
“naşir” tanımlamasının kime/kimlere yöneltileceği sorularına, uygun yanıtlar
bulma arayışına girilebilecektir. Yine bu çerçevede özellikle web sayfalarında
Basın Kanunu 4. madde uyarınca, “künye” uygulamasının gerçekleştirilip
gerçekleştirilmemesinin, Basın Kanunu 19. madde kapsamında (ki bu madde de
maddi ve manevi tazminat zararla ilgili bir düzenleme bulunmamaktadır!) “cevap
ve düzeltme” hakkının kullanılıp kullanılamayacağının tartışmaları
yapılabilecektir.
Basın Kanunu’na ek getiren bu madde ile altının
çizilmesi gereken diğer önemli bir nokta ise, “yalan haber, hakaret ve
benzeri fiiller” kavramlarının her zaman yoruma açık olduğudur. Özellikle
“yalan haber, hakaret” konusunda her zaman sübjektif yorumlar söz konusu
olacaktır. Olayın ve durumun özelliklerine göre bir kişi için “hakaret” teşkil
eden husus, diğer bir kişi için “eleştiri/sert eleştiri” olarak kabul
edilebilecek, yine duruma göre “yalan haber”,
“soyut/nisbi gerçek haber” olarak kabul edilebilecektir.
Ayrıca bu
her iki düzenleme ile ilgili olarak kanun koyucu tarafından yapılan şu
yanlışlığa da dikkat çekmek gerekmektedir; gerek 3984 Sayılı Radyo ve
Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkındaki Kanun, gerekse 5680 Sayılı
Basın Kanunu, düzenlemelerini yaptıkları görsel ve yazılı basının kendilerine
özgü yapısı, işleyişi ve özelliklerinden kaynaklanan tanımlamalara ve düzenlemelere yer veren, bu alanlarda
gerek hukuki ve gerekse cezai düzenlemeler yapan kanunlardır. Her iki
kanunda yapılan değişiklik ve ek ile, "bilişim teknolojileri ve internet
ortamında gerçekleşen eylemlerin" veya “her türlü teknoloji ile ve her tür
iletişim ortamında yapılacak yayın ve hizmetlerin” bu kanunlar kapsamlarında
değerlendirmesi, bu eylemlerin her iki kanununa da uygunluğunun aranması
sonucunu doğurmaya yöneliktir. Bilişim teknolojileri ve internete ilişkin
unsurlara yönelik olarak hiç bir tanımlamaya yer vermeden, internetin
kendine özgü yapısından kaynaklanan özelliklere ilişkin tanımlamalar ve
düzenlemeler yapmadan, sıradan bir düzenleme ile “her türlü teknoloji ile ve
her tür iletişim ortamında yapılacak yayın ve hizmetlerin” veya "bilişim
teknolojileri ve internet ortamında gerçekleşen eylemlerin", Radyo ve Televizyonların
Kuruluş ve Yayınları Hakkındaki Kanun ile Basın Kanununa eklenmesi, yeni bir
çok sorunu ortaya çıkaracak nitelikte olup, kanun yapma tekniğine de hiç
uymamaktadır.
Özellikle altını çizmek gerekir ki, özellikle Basın
Kanununa eklenen Ek Madde 9 ile, internet ortamında kişilerin, kişilik
haklarının hukuken koruma altına alınması hedeflenmek istenmişse, bunun için
yeni bir yasal düzenleme yapılmasına gerek
bulunmamaktadır. Yürürlükteki yasalarımızda yer alan genel hükümlerimiz bu
sonucu sağlayacak nitelikte olup, sonuçlarda alınabilmektedir. Tabi eğer eylemi
ve eylemi gerçekleştiren kişilerin kimliklerini tespit edebiliyorsanız!
İnternetle ilgili varolan hukuki sorunlarda, öncelikle kişilerin
kimliklerinin güvenli ve kesin bir şekilde nasıl tespit edilebileceği
ile gönderilen mesajlardaki bütünlüğünün bozulup bozulmadığının nasıl
kesin olarak ortaya konacağı gibi soruların yanıtlarını veren yasal
düzenlemelere öncelik tanınmalıdır. Bir
yasal düzenleme ile ilgili olarak, kime başvurulacağının ve kimlerin sorumlu
tutulacağının tanımlamasının yapılmasına öncelik tanınması eşyanın tabiatı
gereğidir.
Oysa TBMM
Genel Kurulu’ndan geçen ve internetle ilgili olarak yapılan bu düzenlemelerde,
bu hususların tamamen gözardı edildiği, somut durumun özelliklerine ilişkin
tanımlama ve düzenlemelerin yapılmadığı
görülmektedir ki, bu durum hem yasa koyucunun amacının gerçekleşmemesi
sonuçlarını doğurabilecek, hem de yasayı uygulayacak kişi ve kuruluşların
işlerini zorlaştırıcı niteliktedir.
Görülmektedir ki, 3984 Sayılı
Kanunun 31. maddesine değişiklik ve 5680 Sayılı Kanuna ek madde getiren 4676
Sayılı Kanunun 14. ve 26. maddesi ile
yapılan düzenlemeler, kanun koyucunun amacını aşabilecek yorumlara müsait
olup, söz konusu yasa maddelerini
uygulayacak olan kurum ve kişilerin yorumları ile göz önünde tutulmayan bir çok
olumsuz sonucun doğmasına neden olabilecektir. Bu durum karşısında ise,
TBMM’den geçen bu yasa maddelerinin resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe
girmesi ihtimali karşısında, maddelerin “dar ve amaca yorumlanması” için
uygulayıcılara çok fazla görev düşmektedir.
Yasa
tasarısında yer alan iki düzenlemeyi daha detaylı incelendiğinde;
Yeni
tasarıda yer alan ilk düzenleme; 3984 sayılı Kanunun 31. maddesinin
değiştirilmesine ilişkin düzenlemeleri içeren 14. maddede yer
almaktadır;
"Her türlü teknoloji ile ve her tür
iletişim ortamında yapılacak yayın ve hizmetlerin usul ve
esasları, Haberleşme Yüksek Kurulunun belirleyeceği strateji çerçevesinde Üst
Kurulca tespit edilip Haberleşme Yüksek Kurulunun onayına sunulur. Bu yayın ve
hizmetlerin mevzuata uygunluğu, Üst Kurulca denetlenir."
TBMM
Genel Kurulunda olduğu gibi aynen kabul edilen bu düzenleme ile, “internet” ortamında
yapılan/yapılacak olan “yayın ve hizmetler”, Haberleşme Yüksek Kurulu’nun görev
alanına ve RTÜK’ün denetimine sokulmuştur. Kanun yapma tekniği ve maddenin yer
aldığı kanunun sistematiği açısından
maddede geçen “yayın ve hizmetler” kavramının, sadece “radyo ve
televizyon yayın ve hizmetleri” şeklinde yorumlanmasını gerektirse de; “Her
türlü teknoloji ile ve her tür iletişim ortamında yapılacak yayın ve hizmetler”
ifadesinin geniş yorumlanması, web sayfalarının da “yayın ve hizmet” olarak
değerlendirilmesi, tartışılması ihtimalini karşımıza çıkarmaktadır. Öte yandan
artık internet ortamında
verilen/verilecek “radyo ve televizyon yayın ve hizmetleri” ise artık RTÜK
denetimine tartışmasız bir şekilde girmiş bulunmaktadır.
Diğer düzenleme ise, 5680
sayılı Basın Kanununa bir maddenin eklenmesi ile ilgili. Tasarının 27. maddesi
aynen şöyle:
"5680 sayılı Kanuna aşağıdaki ek madde
eklenmiştir.
Ek Madde 9- Bu kanun
hükümleri bilişim teknolojileri ve internet ortamında sayfa
açılması veya elektronik gazete, elektronik bülten vb. suretiyle yayınlanan her
türlü yazı, resim, işaret, sesli veya sessiz görüntü, ileti ve benzerleri
hakkında da uygulanır."
Görüldüğü üzere bu
maddede yer alan “vb. suretiyle”, “her
türlü... ve benzerleri” ifadeleri ile “internet ve bilişim teknolojileri”, bir
bütün olarak Basın Kanunu kapsamına alınmıştır.
Basın
Kanunu, yazılı basının kendine özgü yapısı, işleyişi ve özelliklerinden
kaynaklanan tanımlamalara ve
düzenlemelere yer vererek, bu alanda gerek hukuki ve gerekse cezai düzenlemeler
yapan bir kanundur. Basın Kanununa eklenmek istenilen bu ek maddenin yasallaşması ile,
"bilişim teknolojileri ve internet ortamında gerçekleşen eylemler"
Basın Kanunu kapsamında değerlendirilecek ve bu eylemlerin Basın Kanununa
uygunluğu aranacaktır. Bilişim teknolojileri ve internete ilişkin unsurlara
yönelik olarak hiç bir tanımlamaya yer vermeden, internetin kendine özgü
yapısından kaynaklanan özelliklere ilişkin tanımlamalar ve düzenlemeler
yapmadan, "bilişim teknolojileri ve internet ortamında gerçekleşen
eylemlerin", Basın Kanununa tabiri caiz ise "yama" şeklinde
eklenmesinin, sorunların çözümüne yönelik olmaktan çok, yeni sorunların
doğmasına neden olacağı tartışmasız olup, bu durumun kanun yapma tekniğine
de hiç uymadığı ortadadır.
Bu
düzenlemenin yasalaşması durumunda, internet ortamında gerçekleşen hemen hemen
her türlü eylemin, Basın Kanunu kapsamında değerlendirilmesi ve Basın
Kanunundan kaynaklanan yaptırımların da kişi ve kuruluşlara uygulanması
söz konusu olabilecektir. Ayrıca bu yeni yasa tasarısıyla Basın
Kanununda yer alan cezai müeyyideler çok ciddi bir şekilde
ağırlaştırılmaktadır. Basın Kanununda yer alan hapis cezalarının yanında
düzenlenen para cezaları “milyarlar” seviyesine çıkartılmakta, basın yolu ile
işlenen yalan haber, hakaret, sövme ve her türlü fiilden doğacak maddi ve
manevi tazminat miktarlarının on milyar liradan az olamayacağı
düzenlenmektedir.
Bu ek
maddenin yasallaşmasıyla; web sayfaları ile
iletiler, gazete veya kitap
olarak değerlendirilecektir. Basın Kanununa göre ise; eserin yayın yeri, yılı,
basıldığı matbaanın, yayınlatanın adları ve işyerlerinin gösterilmesi, süreli
yayınlarda (gazete, dergi gibi) ayrıca basıldığı tarih ile sahibinin, yazı
işlerini fiilen idare eden sorumluların adlarının gösterilmesi zorunluluktur.
Yine süreli yayınlar için “mevkute beyannamelerinin” düzenlenerek, en büyük
mülki amire verilmesi ve basıldığı matbaa tarafından her nüshasından en az
ikişer tanesinin yayını takip eden çalışma gününde çıktığı yerin cumhuriyet
savcılığı ile en büyük mülki amirliğine verilmesi yasal bir zorunluluktur. Bu
yasal zorunlulukların web sayfaları ve/veya iletiler için nasıl hayata
geçirileceği tartışmalar yaratacaktır. Bugün Türklerin açtığı kişisel ve
kurumsal web sayfalarının yüzbinler civarında olduğu ve tüm bu sayfaların
Türkiye’den de takip edilebildiği düşünüldüğünde Basın Kanunu hükümlerinin ne
denli sorunlar yaratabileceğini düşünmek hiç de zor değildir.
Bu düzenleme sonucunda,
kişiler bir e-posta/ileti yollamadan veya bir web sayfası açmadan önce çok
ciddi düşünüp taşınmak zorunda kalacaklar ve belki de internette “birey” olarak
var olmamayı tercih edeceklerdir.
Yine internet ortamında
gerçekleştirilen bankacılık, borsacılık işlemlerinin, kişisel e-postaların,
doktor-hasta veya avukat-müvekkil haberleşmelerinin, iki veya daha çok kişi
arasında gerçekleştirilen “chat” konuşmalarının ve hatta cep telefonlarıyla
gönderilen mesajlarının hiçbir uyumu ve
uygulanabilirliği olmadığı açık olmasına rağmen, geniş bir düzenlemeyle Basın
Kanunu hükümlerine tabi tutulmasının, hukukun saygınlığının zedelenmesi olgusu
sonucunu doğuracağı da gözardı edilen diğer bir husustur.
Belirtmek
gerekir ki, Basın Kanununa ek madde getiren bu 27. madde ile, internet
ortamında kişilerin, kişilik haklarının hukuken koruma altına alınması
hedefleniyorsa, bunun için yeni bir yasal düzenleme yapılmasına gerek
bulunmamaktadır. Genel hükümlerimiz bu sonucu sağlayacak nitelikte olup,
sonuçlarda alınabilmektedir. Tabi eğer eylemi ve eylemi gerçekleştiren
kişilerin kimliklerini tespit edebiliyorsanız.
İnternetle ilgili olarak
varolan hukuki sorunlarda, öncelikle kişilerin kimliklerinin güvenli
ve kesin bir şekilde nasıl tespit edilebileceği ile gönderilen
mesajlardaki bütünlüğünün bozulup bozulmadığının nasıl kesin olarak ortaya
konacağı gibi soruların yanıtlarını veren yasal düzenlemeye öncelik tanınmalıdır.
Sonuç olarak kanımızca; gerekli görülen düzenlemeler üzerinde kamu,
üniversiteler,sivil toplum kuruluşları ve İnternet Kurulu olabilecek en uygun
düzenleme üzerinde beraberce çalışarak, yasal düzenlemeleri oluşturmalıdır.
İnterneti Türkiye ve Türkiye'nin insanları için en etkin şekilde ve
sakıncalarını en aza indirerek kullanmak için gerekenler beraberce
yapılmalıdır. Türkiye'nin ülke olarak, internetin nispeten marjinal olan
problemli yönlerine değil, büyük potansiyeli olan olumlu yönlerine odaklanması
gerekir. İnterneti ülkenin rekabet gücünü artırma, dünya ile bütünleşme ve
Avrupa Birliği'ne girme stratejisinin bir parçası haline getirilmelidir.
Türkiye'nin İnterneti büyütme yollarını tartışması gerekir; Ookullarımızı
nasıl internete taşırız, KOBİ'leri e-ticarete nasıl alıştırabiliriz, Rrekabet
gücümüzü artırmak için interneti nasıl kullanırız, dDevleti nasıl etkin,
verimli, hızlı ve vatandaşa saygılı hale koyabiliriz gibi soruları tartışması gerekir.
İlgili tüm partilerin katılımı ile saydam
ve sürekli çalışan mekanizmalar kurmalı; bu mekanizmalar aracılığı ile ulusal
politikalar, master plan, gerekli eylem planları, teşvik ve düzenleme
mekanizmalarını hemen oluşturmalıyız.