İNTERNET’İN YASAL DÜZENLEMESİ
AV. HÜLYA PEKŞİRİN
TBMM Genel
Kurulu’ndan geçen 4676 Sayılı Kanun ile, 3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların
Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun ve 5680
Sayılı Basın Kanununa, internetle ilgili olarak iki düzenlemenin getirildiği görülmektedir. İlk
düzenleme, 3984 Sayılı Kanunun 31.
maddesine değişiklik getiren 14. maddede yer almaktadır ve maddede yer
alan düzenleme şu şekildedir;
"Her türlü teknoloji ile ve her tür
iletişim ortamında yapılacak yayın ve hizmetlerin usul ve esasları,
Haberleşme Yüksek Kurulunun belirleyeceği strateji çerçevesinde Üst Kurulca
tespit edilip Haberleşme Yüksek Kurulunun onayına sunulur. Bu yayın ve
hizmetlerin mevzuata uygunluğu, Üst Kurulca denetlenir."
TBMM Genel
Kurulunda tasarıda olduğu gibi, aynen kabul edilen bu düzenleme ile, “internet” ortamında
yapılan/yapılacak olan “yayın ve hizmetler”, Haberleşme Yüksek Kurulu’nun görev
alanına ve RTÜK’ün denetimine sokulmuştur. Kanun yapma tekniği ve maddenin yer
aldığı kanunun sistematiği açısından
maddede geçen “yayın ve hizmetler” kavramının, sadece “radyo ve
televizyon, yayın ve hizmetleri” şeklinde yorumlanmasını gerektirse de; “Her
türlü teknoloji ile ve her tür iletişim ortamında yapılacak yayın ve hizmetler”
ifadesinin geniş yorumlanması, web sayfalarının da “yayın ve hizmet” olarak
değerlendirilmesi, tartışılması ihtimalini karşımıza çıkarmaktadır. Öte yandan
artık internet ortamında
verilen/verilecek “radyo ve televizyon yayın ve hizmetleri” ise artık RTÜK
denetimine tartışmasız bir şekilde girmiş bulunmaktadır.
Sonuç
olarak, ne şekilde yorumlanırsa
yorumlansın İnternet üzerinden yapılan “yayın ve hizmetlerin” hangi usul ve
esaslara tabi olacağı konusu, RTÜK tarafından tespit edilerek; Haberleşme Yüksek Kurulu’nun belirleyeceği
stratejiye (!) tabi olmuş durumdadır.
Maddenin yazılış şeklinden,
internet üzerinden yapılan/yapılacak yayın ve hizmetlerin, 3984
Sayılı Kanununun genel hükümlerine tabi tutulmayıp, Üst kurulca özel
olarak tespit edilip (örneğin; bir yönetmelik ile) Haberleşme Yüksek Kurulu’nun
onayına sunulmasıyla oluşturulacak daha özel düzenlemelere tabi olabileceğine
işaret edildiği düşünülse de, düzenlemenin son cümlesi ile internet üzerinden
yapılan yayın ve hizmetlerin, 3984 Sayılı Kanunun diğer hükümlerinin uygulama
alanı içinde kaldığı şeklinde geniş yorumlar yapılmasına engel değildir. Bu
durum karşısında ise yapılan yayın ve hizmetlerde, 3984 Sayılı Kanunun “yayın
ilkelerini” geniş bir şekilde
düzenleyen 4. maddesindeki
ilkelere uygunluk aranacaktır. Fikir vermek açısından, bu ilkelerle ilgili
olarak aşağıda örnekler verilmiştir;
Toplumu
şiddete, teröre, etnik ayrımcılığa sevk eden veya halkı sınıf, ırk,
dil, din, mezhep ve bölge farkı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik eden veya
toplumda nefret duyguları oluşturan yayınlara imkân verilmemesi,
Yayıncılığın,
gerek yayın organı, gerekse hisse sahipleri ve üçüncü derece dahil olmak üzere
üçüncü dereceye kadar kan ve sıhri hısımları veya bir başka gerçek veya tüzel
kişinin haksız çıkarları doğrultusunda kullanılmaması,
İnsanların
dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri
nedenlerle hiçbir şekilde kınanmaması ve aşağılanmaması,
Yayınların toplumun millî ve manevî değerlerine
ve Türk aile yapısına aykırı olmaması,
Özel hayatın gizliliğine saygılı olunması,
kamu çıkarlarının gerektirdiği durumlar dışında kişilerin özel hayatının yayın
konusu yapılmaması,
Türk millî eğitiminin genel amaçlarının temel
ilkelerinin ve millî kültürün geliştirilmesi,
Haberlerin yayınlanmasında tarafsızlık,
gerçeklik ve doğruluk ilkelerine bağlı olunması; özgürce kanaat oluşumunun
engellenmemesi; haber kaynaklarının kamuoyunun yanıltılmasının amaçlandığı
haller dışında gizliliğinin korunması,
Halkı aldatacak, yanıltacak veya haksız
rekabete yol açacak reklam yayınlarına yer verilmemesi,
Siyasî partiler ve demokratik gruplar arasında
fırsat eşitliği sağlanması; tek yönlü, taraf tutan yayın yapılmaması; seçim
dönemlerinde belirlenen seçim yasaklarıyla ilgili ilkelere aykırı davranılmaması,
Yayınlarda, mevzuatın eser sahiplerine tanıdığı
hakların ihlâl edilmemesi,
Program
hizmetlerinin bütün unsurlarının insan onuruna ve temel insan haklarına saygılı
olması,
Yayınların müstehcen olmaması,
Kadına, güçsüzlere ve küçüklere karşı şiddetin
ve ayırımcılığın teşvik edilmemesi,
Yayınların
karamsarlık, umutsuzluk, kargaşa ve şiddet eğilimlerini körükleyici veya ırkçı
nefret duygularını kışkırtıcı nitelikte olmaması,
Suç örgütlerinin korkutucu ve yıldırıcı
özelliklerinin yansıtılmaması,
Gençlerin ve çocukların fiziksel, zihinsel ve
ahlakî gelişimini zedeleyecek türden programların, bunların seyredebileceği
zaman ve saatlerde yayınlanmaması... gibi.
İnternet
ortamında yapılan “yayın ve hizmetlerde”, yukarıda örnekleri verilen ilkelere
aykırı yapılan yayınların uyarıya rağmen tekrarı durumunda ise;
Yayının
bir ila on iki kez arasında
durdurulması,
Bu
sürede program yapımcısının ve varsa
sunucusunun hiçbir ad altında başka bir program yapamaması,
Yayını
durdurulan program yerine üst kurulca hazırlattırılacak eğitim, kültür, trafik,
kadın ve çocuk hakları, gençlerin fiziksel ve ahlaki gelişimi, uyuşturucu ve
zararlı alışkanlıklarla mücadele, Türk dilinin güzel kullanımı ve çevre eğitimi
konularında programlar yayınlanması,
Bu
aykırılıkların tekrarı halinde ise;
Ulusal
düzeyde yayın yapan kuruluşlara 250 milyar lira idari para cezası uygulanması,
“Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin varlık ve bağımsızlığına, Devletin ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğüne, Atatürk ilke ve inkılâplarına aykırı yayın yapılmaması,
Toplumu şiddete, teröre, etnik ayrımcılığa sevk eden veya halkı sınıf, ırk,
dil, din, mezhep ve bölge farkı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik eden veya
toplumda nefret duyguları oluşturan yayınlara imkân verilmemesi, Yayıncılığın,
gerek yayın organı, gerekse hisse sahipleri ve üçüncü derece dahil olmak üzere
üçüncü dereceye kadar kan ve sıhri hısımları veya bir başka gerçek veya tüzel
kişinin haksız çıkarları doğrultusunda kullanılmaması” şeklindeki ilkelere aykırı yayın yapılması
halinde ise yayının 1 ay süreyle
durdurulması,
İhlalin
tekrarı halinde ise yayının süresiz olarak durdurulması... (
3984 Sayılı Kanunun, 4676 Sayılı Kanun ile değişik 33. maddesi)
Gibi
hükümlerin -ve tabi 3984 sayılı kanunun diğer hükümlerinin de- internet
üzerinden yayın yapan ve hizmet verenlere (!) de uygulanabileceğini geniş
bir yorumla söyleyebilmek mümkündür.
TBMM’den geçen 4676 Sayılı Kanunda internetle ilgili olarak yapılan diğer düzenleme ise, 5680 Sayılı Basın Kanununa bir maddenin eklenmesi ile ilgilidir. TBMM’nden -verilen bir değişiklik önergesi ile- geçen 4676 Sayılı Kanunun 26. maddesi aynen şöyledir;
"5680 sayılı Kanuna aşağıdaki ek madde eklenmiştir.
Ek Madde 9- "Bu
kanunun yalan haber, hakaret ve benzeri fiillerden doğacak maddi ve manevi
zararlarla ilgili hükümleri, bilişim teknolojileri ve
internet ortamında sayfa açılması veya elektronik gazete, elektronik bülten vb.
suretiyle yayınlanan her türlü yazı, resim, işaret, sesli veya sessiz görüntü
ve benzerleri hakkında da uygulanır"
TBMM
Genel Kurulunda verilen bu madde değişiklik önergesinin gerekçesi ise şudur;
“İnternet ve bilişim teknolojileri ile ilgili olarak bu Kanunun sadece yalan haber, hakaret ve benzeri fiillerden doğacak maddi ve manevi zararlarla ilgili hükümlerini geçerli kılmak amaçlanmaktadır.”
Bu madde ve gerekçesinde dikkati çeken ilk husus, Basın Kanununun sadece “yalan haber, hakaret ve benzeri fiillerden doğacak maddi ve manevi zararlarla” ilgili hükümlerinin, “bilişim teknolojileri ve internet” ile ilgili olarak uygulama alanı bulacağıdır.
Dikkati çeken diğer husus ise; Basın Kanununda yer alan, “yalan haber, hakaret ve benzeri fiillerden doğacak maddi ve manevi zararlarla ilgili hükümlerinin” maddede yer alan “vb. suretiyle”, “ve benzerleri” kavramları nedeniyle,“internet ve bilişim teknolojileri” ile gerçekleştirilen tüm eylemler (maddede sayılmamakla birlikte; örneğin iletilere, cep telefonu mesajları da madde kapsamındadır) için uygulama alanı bulacağıdır.
Bu
düzenleme karşısında Basın Kanununun “yalan haber, hakaret ve benzeri
fiillerden doğacak maddi ve manevi zararlarla ilgili” hükümlerinin neler
olduğunun irdelenmesi gerekmektedir. TBMM Genel Kurulundan geçen 4676 Sayılı Kanun ile yapılan
değişiklikler öncesinde, Basın Kanununda “yalan haber, hakaret ve benzeri
fiillerden doğacak maddi ve manevi zararlarla” ilgili herhangi bir hüküm
bulunmamaktadır. Ancak yeni kanun ile Basın Kanununun iki maddesinde, “yalan
haber, hakaret ve benzeri fiiller” kavramlarına yer verildiği görülmektedir;
4676 Sayılı Kanun ile değişik Basın Kanunu madde 17 ve madde 19.
Bu
düzenlemelerden ise sadece Basın Kanununun 17. maddesinde, “yalan haber,
hakaret ve benzeri fiillerden doğacak maddi ve manevi zararlarla” ilgili
düzenleme yapılmaktadır. Basın Kanunu 19. maddede yapılan değişiklikte, “yalan
haber, hakaret” ifadelerine yer verilmiş olmakla birlikte, “maddi ve manevi zararlar” tanımlamasına yer
verilmemiştir.
4676
Sayılı Kanun ile değişik Basın Kanununun 17. maddesi ise, şu düzenlemeleri
yapmaktadır;
"Basın
yolu ile işlenen yalan haber, hakaret, sövme ve her türlü fiilden
doğacak maddi ve manevi zararlardan, 16 ncı maddeye göre sorumlu
olanlarla birlikte Borçlar Kanununun genel hükümlerine göre mevkutelerde sahibi
ve mevkute olmayanlarda naşiri; mevkute sahibi ile mevkute olmayanların naşirinin
şirket olması halinde şirket ile birlikte anonim şirketlerde yönetim kurulu
başkanı, diğer şirket ve tüzel kişilerde en üst yönetici müştereken ve
müteselsilen sorumludur. Tazminat talebinin haklı görülmesi halinde tazminat
miktarı, on milyar liradan az olmamak üzere fiilin ağırlık
derecesine göre belirlenir. On Milyar liralık alt sınır her yıl Maliye
Bakanlığınca ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılır. Bu maddeye göre
açılacak manevi tazminat davalarında hakim tensip kararı ile birlikte bilirkişiyi de tayin eder ve davayı
en geç altı ay içinde karara bağlar.
Zarar
doğurucu fiilin işlenmesinden sonra mevkutenin devredilmesi, başka bir mevkute
ile birleşmesi veya sahibi olan gerçek kişi ya da şirketin herhangi bir surette
değişmesi halinde mevkuteyi devralan, birleşen ve her ne suretle olursa olsun
mevkutenin sahibi gerçek kişiler ile anonim şirketlerde yönetim kurulu başkanı
diğer şirket ve tüzel kişilerde en üst yönetici de, bu fiil nedeniyle
hükmedilen tazminattan birinci fıkrada sayılanlarla birlikte müştereken ve
müteselsilen sorumludur.
Basılmış
eser sahiplerinin dernek, vakıf ve benzeri tüzel kişiler olması halinde tüzel
kişilikle birlikte yönetim organlarında yer alanlar hakkında da yukarıdaki
hükümler uygulanır.
Bu maddeye
göre açılan davalarda tazminata hükmedilmesi halinde, bankalarca uygulanan en
yüksek işletme kredisi faizi üzerinden temerrüt faizine de hükmedilir."
Bilişim
Teknolojileri ve İnternet ortamında gerçekleştirilen eylemlerle ilgili olarak
bu maddenin -önergede yer alan gerekçesi de göz önünde tutularak- dar ve
amaca uygun yorumlanması durumunda, bu maddede yer alan düzenlemelerden
sadece “tazminat talebinin haklı görülmesi halinde tazminat miktarı on milyar
liradan az olmamak üzere” şeklinde
çizilen miktara ilişkin alt sınır
ile “açılan davalarda tazminata
hükmedilmesi halinde, bankalarca uygulanan en yüksek işletme kredisi faizi
üzerinden temerrüt faizine de hükmedilir” şeklindeki faiz oranına ilişkin
düzenlemenin uygulanmasının amaçlandığı söylenebilecektir. Ancak hem Basın Kanununun değişik 17. maddesinin
hem de değişik 19. maddesinin –önergeyi veren milletvekillerinin çeşitli
açıklamalarına ve madde gerekçesine rağmen- amacı aşan şekilde geniş
yorumlanması durumunda ise (ki bu olasıdır!); web sayfalarının ve iletilerin
naşirlerinin (yayınlatanlarının) de sorumlu olacağı, naşirlerinin şirket olması
halinde ise; anonim şirketlerde yönetim kurulu başkanı ile diğer şirket ve
tüzel kişilerde en üst yöneticilerin müştereken ve müteselsilen sorumlu olacağı
kabul edilebilecek ve Basın Kanunu 16.
maddede yer verilen “sorumlu müdür” tanımlaması ile “naşir” tanımlamasının
kime/kimlere yöneltileceği sorularına, uygun yanıtlar bulma arayışına
girilebilecektir. Yine bu çerçevede özellikle web sayfalarında Basın Kanunu 4.
madde uyarınca, “künye” uygulamasının gerçekleştirilip gerçekleştirilmemesinin,
Basın Kanunu 19. madde kapsamında (ki bu madde de maddi ve manevi tazminat
zararla ilgili bir düzenleme bulunmamaktadır!) “cevap ve düzeltme” hakkının
kullanılıp kullanılamayacağının tartışmaları yapılabilecektir.
Basın
Kanunu’na ek getiren bu madde ile altının çizilmesi gereken diğer önemli bir
nokta ise, “yalan haber, hakaret ve benzeri fiiller” kavramlarının her
zaman yoruma açık olduğudur. Özellikle “yalan haber, hakaret” konusunda her
zaman sübjektif yorumlar söz konusu olacaktır. Olayın ve durumun özelliklerine
göre bir kişi için “hakaret” teşkil eden husus, diğer bir kişi için
“eleştiri/sert eleştiri” olarak kabul edilebilecek, yine duruma göre “yalan
haber”, “soyut/nisbi gerçek haber”
olarak kabul edilebilecektir.
Ayrıca bu her iki düzenleme ile ilgili olarak kanun koyucu tarafından yapılan şu yanlışlığa da dikkat çekmek gerekmektedir; gerek 3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkındaki Kanun, gerekse 5680 Sayılı Basın Kanunu, düzenlemelerini yaptıkları görsel ve yazılı basının kendilerine özgü yapısı, işleyişi ve özelliklerinden kaynaklanan tanımlamalara ve düzenlemelere yer veren, bu alanlarda gerek hukuki ve gerekse cezai düzenlemeler yapan kanunlardır. Her iki kanunda yapılan değişiklik ve ek ile, "bilişim teknolojileri ve internet ortamında gerçekleşen eylemlerin" veya “her türlü teknoloji ile ve her tür iletişim ortamında yapılacak yayın ve hizmetlerin” bu kanunlar kapsamlarında değerlendirmesi, bu eylemlerin her iki kanununa da uygunluğunun aranması sonucunu doğurmaya yöneliktir. Bilişim teknolojileri ve internete ilişkin unsurlara yönelik olarak hiç bir tanımlamaya yer vermeden, internetin kendine özgü yapısından kaynaklanan özelliklere ilişkin tanımlamalar ve düzenlemeler yapmadan, sıradan bir düzenleme ile “her türlü teknoloji ile ve her tür iletişim ortamında yapılacak yayın ve hizmetlerin” veya "bilişim teknolojileri ve internet ortamında gerçekleşen eylemlerin", Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkındaki Kanun ile Basın Kanununa eklenmesi, yeni bir çok sorunu ortaya çıkaracak nitelikte olup, kanun yapma tekniğine de hiç uymamaktadır.
Özellikle
altını çizmek gerekir ki, özellikle Basın Kanununa eklenen Ek Madde 9
ile, internet ortamında kişilerin, kişilik haklarının hukuken koruma
altına alınması hedeflenmek istenmişse, bunun için yeni bir yasal düzenleme
yapılmasına gerek bulunmamaktadır. Yürürlükteki yasalarımızda yer
alan genel hükümlerimiz bu sonucu sağlayacak nitelikte olup, sonuçlarda
alınabilmektedir. Tabi eğer eylemi ve eylemi gerçekleştiren kişilerin
kimliklerini tespit edebiliyorsanız! İnternetle ilgili varolan hukuki
sorunlarda, öncelikle kişilerin kimliklerinin güvenli ve kesin bir şekilde
nasıl tespit edilebileceği ile gönderilen mesajlardaki bütünlüğünün
bozulup bozulmadığının nasıl kesin olarak ortaya konacağı gibi soruların
yanıtlarını veren yasal düzenlemelere öncelik tanınmalıdır. Bir yasal düzenleme ile ilgili olarak, kime
başvurulacağının ve kimlerin sorumlu tutulacağının tanımlamasının yapılmasına
öncelik tanınması eşyanın tabiatı gereğidir.
Oysa TBMM Genel Kurulu’ndan geçen ve internetle ilgili olarak yapılan bu düzenlemelerde, bu hususların tamamen gözardı edildiği, somut durumun özelliklerine ilişkin tanımlama ve düzenlemelerin yapılmadığı görülmektedir ki, bu durum hem yasa koyucunun amacının gerçekleşmemesi sonuçlarını doğurabilecek, hem de yasayı uygulayacak kişi ve kuruluşların işlerini zorlaştırıcı niteliktedir.
Sonuç
olarak, 3984 Sayılı Kanunun 31.
maddesine değişiklik ve 5680 Sayılı Kanuna ek madde getiren 4676 Sayılı Kanunun
14. ve 26. maddesi ile yapılan
düzenlemeler, kanun koyucunun amacını aşabilecek yorumlara müsait olup, söz konusu yasa maddelerini uygulayacak olan
kurum ve kişilerin yorumları ile göz önünde tutulmayan bir çok olumsuz sonucun
doğmasına neden olabilecektir. Bu durum karşısında ise, TBMM’den geçen bu yasa
maddelerinin resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmesi ihtimali karşısında,
maddelerin “dar ve amaca yorumlanması” için uygulayıcılara çok fazla görev
düşmektedir.
..............