BİRİNCİ
OTURUM
Açılma
Saati: 15.00
5
Haziran 2001 Salı
BAŞKAN:
Başkanvekili Mustafa Murat SÖKMENOĞLU
KÂTİP
ÜYELER: Yahya AKMAN (Şanlıurfa), Melda BAYER (Ankara)
-----0-----
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye
Büyük Millet Meclisinin 112 nci Birleşimini açıyorum.
Toplantı yetersayısı vardır,
görüşmelere başlıyoruz.
Gündeme geçmeden önce, üç arkadaşıma
gündemdışı söz vereceğim.
Gündemdışı ilk söz, Kıbrıs konusunda
söz isteyen, Aksaray Milletvekili Kürşat Eser’e aittir. (MHP sıralarından
alkışlar)
Buyurun Sayın Eser, süreniz 5 dakika.
KÜRŞAT ESER (Aksaray) – Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; ülkemiz ve dünya kamuoyunun gündemini sıkça işgal eden
Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla
selamlıyorum.
Türkiye’nin Avrupa Birliğine adaylığı
ve oldukça ileri bir aşamaya gelen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Avrupa Birliği
katılma müzakereleri dikkate alındığında önümüzdeki dönemin büyük bir
mücadeleye sahne olacağını tahmin etmek güç değildir. Bu kapsamda ilk olarak birtakım
hukukî değerlendirme yapmak yerinde olacaktır.
Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin 3 Temmuz
1990 tarihinde Avrupa Birliğine tek taraflı olarak yapmış olduğu tam üyelik
müracaatı ve Avrupa Birliği organlarının bu müracaatı kabul ederek ileri
aşamalara götürmesi, 1960 Kıbrıs Cumhuriyetini kuran antlaşmalara ve
uluslararası hukuka aykırıdır.
1960 düzenlemeleri Kıbrıs’ta
uluslararası hukuk bakımından üçüncü tarafların da saygı göstermek durumunda
oldukları objektif bir statü oluşturmuştur. Bu statüyü hayata geçiren ortaklaşa
iradenin tarafları; üç garantör ülke (Türkiye, Yunanistan, İngiltere) ve birer
uluslararası hukuk kişisi olarak kabul edilen Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarıdır.
Söz konusu antlaşmaların temelinde
yatan anlayış, Kıbrıs Türk ve Rum halklarının eşitliğidir. Siyasî eşitlik
çerçevesinde, Rum tarafı ne ölçüde egemenlik haklarına sahipse, Kıbrıs Türk
tarafı da aynı ölçüde egemenlik haklarına sahiptir.
Kıbrıs Türk ve Rum halkları ile
Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin taraf olduğu 1959-1960 antlaşmaları ve bu
antlaşmalara dayanan Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası, kısıtlı yetkiye sahip bu
ülkenin, garantör ülkelerin her ikisinin de dahil olmadığı uluslararası
yapılanmalara katılamayacağını öngörmekte ve Rumların Yunanistan’a katılma
hayalini engellemektedir.
Kıbrıs Cumhuriyetinin, Avrupa Birliğine
üye olmak açısından hukukî ehliyeti dahi bulunmamaktadır. 1960 Anayasası ve
anayasal düzenin bir parçasını teşkil eden kurucu antlaşmalar, Kıbrıs
Cumhuriyetinin AB’ye üye olmasına engel teşkil etmektedir. Buna ek olarak,
Kıbrıs Cumhuriyeti olarak adlandırılmaya devam edilen Rum yönetiminin meşru bir
anayasası da bulunmamaktadır. Bu durumda, Güney Kıbrıs Rum yönetiminin,
Kopenhag siyasî kriterlerine uygun bir aday olmadığı açıktır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
yukarıda bahsettiklerime ek olarak, Birleşmiş Milletler Barış Gücünün
konuşlandırıldığı ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin iyi niyet misyonu
çerçevesinde çözüme yönelik çabaların devam ettirildiği Ada’da bu olağanüstü
koşulların varlığı gözardı edilerek, Ada’da yaşayanların tek temsilcisi olarak
Güney Kıbrıs Rum yönetiminin tanınması ve Kıbrıs Türkleri ile Türkiye hakkında
sıkça aleyhte kararlar alınması, kalıcı çözüm bulma sürecine zarar vermekte ve
taraflar arasındaki ilişkileri keskinleştirmektedir.
Dış dünyanın Rum-Yunan tarafının
uygulamaya koyduğu ambargoya uyması, çözüme varmayı geciktiren bir başka
yanlıştır. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin ve Avrupa Birliği organlarının, bir
yandan, Güney Kıbrıs Rum yönetimini tek taraflı olarak üye almaya çalışırken,
diğer yandan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine ambargo uygulaması açık bir
çelişkidir.
Rum tarafının üyelik başvurusunun
amacı, Birleşmiş Milletlerin belirlediği siyasî eşitlik ve iki kesimlilik gibi
parametreleri ortadan kaldırmaktır. Kıbrıs Rumları, arkalarına Avrupa Birliği
üyesi Yunanistan’ın desteğini de alarak, bu siyasî hedefe odaklanmış
bulunmaktadırlar. Bu nedenle, Ada’da bulunabilecek ve tarafların eşitliğine
dayanacak bir çözümün kendi amaçlarına hizmet etmeyeceğini açıkça görmektedirler.
Sonuç olarak, Güney Kıbrıs Rum
yönetimi, tüm enerjisini uluslararası kamuoyunu etkileme ve üyeliği önündeki
engelleri kaldırma amacı üzerinde yoğunlaştırmıştır. Bu son derece hassas ve
karmaşık sorun, Avrupa Birliği gündemine ithal edilecek, Türkiye ile Avrupa
Birliği karşı karşıya getirilecek ve Doğu Akdenizdeki hassas dengeler kendi
lehlerine bozulacaktır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından
kapatıldı)
BAŞKAN – Buyurun Sayın Eser.
KÜRŞAT ESER (Devamla) - Diğer taraftan,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Güney Kıbrıs Rum yönetiminin 3 Mart 1995
tarihinde Türkiye’ye karşı yapmış olduğu başvuruyu, 10 Mayıs 2001 tarihinde
Türkiye’nin aleyhine karara bağlamış bulunmaktadır. Söz konusu karar, daha önce
Türkiye’ye karşı açılan davalarda alınan kararların tekrarı niteliğindedir.
Türkiye, Kıbrıs gerçeklerine aykırı, yasal dayanaktan yoksun ve haksız
nitelikteki bu karara muhatap olmaktan son derce üzüntü duymaktadır. Türkiye
bakımından uygulanma kabiliyeti bulunmayan söz konusu karar, Kıbrıs Adasında
yıllardır yaşanan olağanüstü durumu gözardı etmekte, Rum tarafının haklarını
korumak adına, Ada’da yaşayan Türklerin geçmişteki ve günümüzdeki
mağduriyetlerini hesaba katmamaktadır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri,
konuşmamın başında da belirttiğim gibi, oldukça zorlu bir döneme giriyoruz.
Artık, iç hesaplaşmaları bırakıp bir araya gelmeli ve uluslararası alanda
haklarımızı savunacak yeni stratejiler geliştirmeliyiz; devlet geleneği ve
siyasî zekâ bakımından atalarına layık Türk ulusundan beklenen de budur.
Kıbrıs sorununda savunduğumuz hukukî ve
siyasî tezlerin, uluslararası arenada meydana gelen en son gelişmelerin
bilinmesi gerekmektedir. Bu amaçla, eşbaşkanı bulunduğum Türkiye-Avrupa Birliği
Karma Parlamento Komisyonu bünyesinde görev alan tüm arkadaşlarımın
mutabakatıyla, konu hakkındaki en son gelişmeleri, siyasî açılımları ve
beklentileri ilk elden öğrenmek amacıyla, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş’ı Meclisimize davet etmiş bulunuyoruz.
Kendisi, yarın, Meclisimizi ziyaret edecek, konu hakkında bilgilenmek isteyen
tüm milletvekillerimizin hazır bulunacağı bir toplantıda Kıbrıs sorununu
anlatacak ve daha sonra da, Gazi Üniversitesinde bir konferansa
katılacaklardır.
Tam anlamıyla partilerüstü bir niteliğe bürünen Kıbrıs
sorunu hakkında bilgilenmek isteyen tüm arkadaşlarımızı bu etkinliğe katılmaya
ve destek vermeye davet ediyoruz.
NEVZAT YALÇINTAŞ (İstanbul) – Saat kaçta?..
KÜRŞAT ESER (Devamla) – Sayın Cumhurbaşkanımız, yarın,
saat 10.30’da eski Senato salonunda hitap edeceklerdir, saat 14.00’te de Gazi
Üniversitesi konferans salonunda hitap edeceklerdir.
Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.
Saat 10.00’da da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı
Sayın Ömer İzgi’yi ziyaret edecekler efendim.
Gündemdışı ikinci söz, 5 Haziran Dünya Çevre Günü
nedeniyle söz isteyen Batman Milletvekili Burhan İsen’e aittir.
Bugün önemli bir gün, çevre günü. Bütün çevrelerin temiz
olması gerekiyor.
Buyurun Sayın İsen. (ANAP sıralarından alkışlar)
BURHAN İSEN (Batman) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; 5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle gündemdışı söz almış
bulunmaktayım; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Konuşmama başlamadan önce, yurdun dört bir yanından
gelip, bugün Sıhhiye Meydanını dolduran meslektaşlarımın, eczacıların
demokratik taleplerini destekliyor ve eczacıların sorunlarına Sağlık
Bakanımızın duyarlı olacağına inanıyorum.
Değerli milletvekilleri, 18 inci Yüzyılın ortalarında
çevreyle ilgili sorunların farkına varan ülkelerin, 20 nci Yüzyılın özellikle
son çeyreğinde, yaşadığı çevreye ilişkin ürkütücü gerçeklerle karşı karşıya
kaldıkları fark edilmiştir. 21 inci Yüzyılın ise, gelişmenin, kalkınmanın yanında,
çevre sorunlarını da beraberinde getirdiği bir gerçektir. Bu gerçekler, sonuçları,
boyutları: Dünyanın ısınmasına yol açan sera etkisi, toprak erozyonu, çölleşme,
su kaynaklarının kirlenmesi ve yağmur ormanları başta olmak üzere,
ormansızlaşma öncelikli sorunlardır. Bunun yanında, sera etkisi yaratan
gazların atmosfere bırakılması, ozon tabakasındaki incelme, insanlığı ve diğer
yaşam türlerini ciddî biçimde tehdit etmektedir. Her geçen gün, büyük miktarda
bitki, hayvan ve diğer yaşam türlerinin çeşidi yok olmakta, insan hayatı için
gerekli olan temel dengeler değişmektedir. Bu sorunlar, sınırları aşan
nitelikte ve boyuttadır. Artık, hiçbir ülkenin gücü, bu sorunları tek başına çözmeye
yetmemektedir.
İşte, bu sebeplerin ortadan
kaldırılması için, çevreyle ilgili uluslararası politikaların dönüm noktası
olarak kabul edilen 5 Haziran 1972 tarihinde gerçekleşen Stockholm
Konferansıyla, 113 ülkenin, çevre konusunda yaygın bir politika izlenmesi ve
çevre sorunlarına evrensel düzeyde sahip çıkılması zorunluluğunu imza altına
almaları, dünyamız için son derece önemlidir.
Bu konferans sonucunda yayımlanan
deklarasyonla 5 Haziranın Dünya Çevre Günü olarak ilan edilmesiyle, ülkemizde
ve dünyada çevre korumacılığının, bilinçli katılımın sağlanması amacıyla önemli
mesafeler kaydedilmiştir.
Ülkemizde, çevre bilincinin
Anayasamızın 56 ncı maddesiyle oluşturulması ve bunun Çevre Bakanlığımız ile
desteklenmesi yanında, sivil toplum kuruluşlarının ve toplumun her kesiminin
çevre bilincinin yerleşmesi açısından son derece umut verici gelişmelerdir.
1992 yılında Rio’da gerçekleşen ve
Türkiye’nin de aralarında bulunduğu Rio Bildirgesindeki ülkeler, devletlerin,
toplumların ve bireylerin bu yöndeki çabalarını çok boyutlu, dinamik,
demokratik yaklaşımlarla gerçekleştirmelerini öngörmektedir. Rio Bildirgesini
imzalayan ülkemizde, bu çerçevede, uluslararası sorumluluklarını yerine getirme
çabalarını artırmış ve ulusal çevre stratejisi ile eylem planını tamamlayarak
uygulamaya koymuştur.
Değerli milletvekilleri, ekonomik
sürdürülebilirlik kavramı üzerinde özellikle durmak istiyorum. Bu kavram,
yaşamın sürdürülebilirliği ile doğru orantılıdır. Dünya nüfusunun giderek
artmasıyla da yakın irtibatı bulunmaktadır. Sürdürebilirlik tabiattan bize
verebileceğinden daha fazlasını talep etmemek anlamına gelmektedir.
Kalkınmanın, yaşadığımız çevrenin tahribatına yol açmaması gerektiği bilinci,
işte bu bakımdan önemlidir. Bu bağlamda, üzerimize düşen görev, çevreyle
barışık teknolojileri üretimin her alanına yaymaktır. Bunu başarabiliriz.
Devletler, üreticiler, tüketiciler ve sivil toplum kuruluşları arasında ortak
bir işbirliği anlayışı oluşmasını sağlayabilirsek, sadece çevreyi korumakla
kalmayacağız, insanın yaşam kalitesinin yükseltilmesine de katkıda bulunmuş
olacağız. Bu husus, bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için büyük önem
taşımaktadır. Tabiatıyla çevrenin korunması, çevre bilincinin eğitimi ve
yaygınlaştırılması, bu konuda gerekli hukukî altyapının tamamlanması ve çağdaş
bir yaptırım mekanizmasının kurulabilmesi açısından devlete ve Parlamentomuza
büyük görevler düşmektedir. Ancak, bir kere daha tekrarlamak istiyorum ki,
çağdaş devlet, sürdürülebilir kalkınma, refah ve zenginleşme sürecinde
düzenleyici bir rol oynayarak, kendi asli unsurlarını teşkil eden eğitim,
Sağlık, çevre gibi temel konularla, yeni bir güçle dönmek durumundadır.
Devletin ekonomi ve ticaretten tümüyle çekilerek, küçülmesi denilen olay da
aslında budur. Esasen, Türkiye’de bu konuda gereken uzlaşı da mevcuttur.
Devletin yeniden yapılanma süreci, diğer bir deyişle, devlet reformu, bu açıdan
da, süratle yerine getirilmesi gereken bir husustur.
Değerli milletvekilleri, 21 inci
Yüzyıla insanlığın ve dünyanın bekası için yeni bir sorumluluk anlayışıyla
hazırlanmamız gerekmektedir. Amacımız, ekolojik açıdan sağlıklı ve ekonomik
sürdürülebilirliği olan yeni yaşam alanları yaratmak olmalıdır. Aksi takdirde,
bu dünyada yaşayacak olan gelecek nesillerin yaşamlarını da tehdit altına almış
oluruz. Daha temiz, daha yeşil bir dünyada yaşamak, gelecek nesillerin en doğal
hakkıdır. Onların haklarını gözetmek de bizlerin sorumluluğundadır. Bu
sorumluluğumuzu mutlaka yerine getirmek zorundayız.
Dünya Çevre Gününün kutlanmasına
ilişkin etkinliklerin, insanlığın bu yöndeki çabalarının güçlendirilmesine ışık
tutacağı temennisiyle, Yüce Heyetinize saygılar sunuyorum. (ANAP, FP ve DYP
sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.
Şimdi, önemli bir konu... Gündemdışı
üçüncü söz, Habur Sınır Kapısı konusunda söz isteyen Şırnak Milletvekili Mehmet
Sait Değer’e aittir. (DYP, FP ve ANAP sıralarından alkışlar)
Buyurun Sayın Değer.
M. SAİT DEĞER (Şırnak) – Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; Güneydoğu Anadolu Bölgemiz ve Türkiye ekonomisini
yakından ilgilendiren Habur Sınır Kapısıyla ilgili gündemdışı söz almış
bulunmaktayım; Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlarım.
Değerli milletvekilleri, bölge halkı yıllardır yaşadıkları olumsuzluklar karşısındaki tek çıkış noktalarının,
Habur Sınır Kapısının birkaç kişinin tekeline girmesinin mücadelesini veriyor.
Aslında, bütün bu olumsuzluklar, bazı ilgilerce gündemi saptırılarak,
esas sorunların yerinde saymasına yol açıyor. Sayın Başbakana, son Şırnak
gezisinde, kendisine tüm halk tarafından eğitim konusu, sağlık sorunları ile
anayasal çerçevedeki vatandaşlık konuları dile getirilirken, biraz önce
bahsettiğim konular dile bile getirilmemiştir.
Bu mücadeleyi, onlarla birlikte, birbuçuk yıldan beri tüm bakanlarımıza,
eski cumhurbaşkanımıza ve parti başkanlarına bizzat hazırladığım raporlarla,
ikili görüşmelerimle, halkın mağduriyetini, halkın devletimizin menfaatlarının
daima yanında olduğunu anlatarak, bir noktaya getirmeye çalıştım.
1999 yılı verilerine göre, kişi başına düşen gayrisâfi yurtiçi
hâsılasında 902 dolar ile Şırnak tüm iller arasında sondan üçüncü sırada. Halen
1 100 öğretmen açığı, 877 sağlık personeli açığı olan ilimizde durum böyleyken
bile, devletine güven duyan halkımız, yaşadığımız deprem felaketinden tutun da,
millet olarak dayanışmaya, birliğe ihtiyaç duyduğumuz her konuda, her yerde
elinden gelen gayreti göstermiştir.
Değerli milletvekilleri, ilk defa, güneydoğunun ekonomisine katkıda
bulunmak ve bölge halkının yararlanmasını sağlamak amacıyla, 500 litre petrol
taşıma fırsatı verilmiştir.
Daha sonra, varını yoğunu satarak, bu yolda, kamyon ve TIR alıp, sadece
her şeyini kaybetmiş bir vatandaş grubunun, dilleri ne şekilde olursa olsun...
Yani bu konumdaki dillerinden bahsediyorum, ben sizin huzurunuzda sizi
bilgilendirmek gayesiyle sergilemek istiyorum...
Hepimizin bildiği gibi, bölgede ne tarım kaldı ne hayvancılık kaldı; bu
dilden bahsediyorum. Bu durumda elbette Habur Sınır Kapısı âdeta ilimizin
dört
tekerlekli fabrikası haline geldi. Sınır ticareti, bölgede, halkın, çiftçinin,
oto tamircisinden lokantalara, dinlenme tesislerine kadar esnafın, kısaca,
bütün vatandaşın tek ekmek parası haline gelmiştir.
Bölgede yapılan sınır ticaretinin,
milletimize, ülkemize, ekonomiye, sosyal gelişmeye, terörün önlenmesine,
istihdama, eğitime, sağlığa olan katkılarını saymaya, anlatmaya ne yazık ki
vaktim müsait değil.
Bütün bu gelişmelerin karşısında, Millî
Güvenlik Kurulunun tavsiyeleri üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla yeni
düzenlemeler getirildi. Tabiî, bu düzenlemelerin temelinde gerek bölgenin ve
gerekse iktidar partilerinin üst düzeylerinin katkısı küçümsenemez. En
önemlisi, yıllardır Türk Silahlı Kuvvetlerimizin doğu ve güneydoğuda verdiği
her türlü hizmet ve olumlu katkıları inkâr edilemez. Huzurlarınızda, burada
görev yapan gerek bürokrasi ve gerekse Türk Silahlı Kuvvetleri personeline ayrı
ayrı şükranlarımı sunmak istiyorum.
Alınan karara göre, Habur Sınır
Kapısından mutat depo kapsamında motorin getirilmesine karar verilerek, bu
akaryakıt dolum tesislerinin işletilmesi, sözde TPAO’nun yan kuruluşu olan
TPIC’e verilmiştir.
TPIC, TPAO’nun yurtdışı işlerini
yürütmek üzere ve uluslararası faaliyet göstermek amacıyla 3 milyon Amerikan
Doları sermayesiyle İngiltere’de Jersey Adalarında kurulmuş bir reprezantör
şirkettir. TPIC, faaliyet konusu olmamasına rağmen, bölgede motorin alım
satımını ne amaçla yapıyor; üstelik, gerek kapasite açısından gerekse
teknolojik olarak rafineri statüsünde değildir. Ülkemizde rafineri statüsünde
TÜPRAŞ gibi kurumlar varken neden TPIC’e verilmiştir?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından
kapatıldı)
M.SAİT DEĞER (Devamla) – TPIC’in
bölgedeki depolama tesislerinin yetersizliği, 47 500 kamyon ve TIR sahibini
çileli bir duruma getirmiştir; çünkü, TPIC devreye girmeden önce, Habur Sınır
Kapısından Kuzey Irak’a günlük 1 200 araç seviyesinde araç çıkış yaparken ve
bir araç iki ayda bir sefer yaparken ve bir araç iki ayda bir sefer
yapmaktayken, şimdi ise, günlük araç sayısı 250 civarında olup, bir araç, ancak
dört ayda bir sefer yapmaktadır.
Ayrıca, TPIC, bölgede, istediği gibi
fiyatlandırma yapmakta; bu motorin alım satımında en büyük kârı TPIC ve bir
elin parmaklarını geçmeyen dağıtım şirketleri almaktadır. TPIC’in trilyonları
bulan bu kârının ne kadarı devletimizin kasasına giriyor? Bunların, mutlaka
açıklanması gerekmektedir.
TPIC’in, hukuksal olarak, KDV’yi almak,
almamak veya fiyat belirlemek yetkisi yoktur. Dikkatinizi çekiyorum; TPIC bir
İngiliz firmasıdır. Bu şekilde kurulmuş şirketin, bu yetkileri kullanması
hukuksal değildir. Dünya hukukunda bile buna yer verilemez.
Bu 47 500 eski araçla yapılan ticarette, her
şey yolunda gitse bile maddî finansman 50 trilyonu geçmemektedir. Oysa ki,
Habur Sınır Kapısından, köşe yazarlarımıza göre 3 milyar dolar, dünya basınına
göre 3-3,5 milyar dolar ve bizim edindiğimiz bilgiye göre 2 milyar dolar
devletimizin kaybı vardır. Bu paraları, kim alıyor ne şekilde alıyor ve en
önemlisi, alınmasına nasıl müsaade ediliyor? Bütün bunlar, biraz evvel
bahsettiğim 47 500 araç sahibinin sırtına yüklenmekte; cezası bunlara
çektirilmektedir.
47
500 araç, sadece bölge arabası olmayıp, tüm Türkiye’den gelen arabalardır. Bu
da gösteriyor ki, olay, sadece Güneydoğu olayı değil, Türkiye olayıdır. Bazı
bahaneler ileri sürülerek bu gerçeklerden kaçmak mümkün değildir.
Habur
Sınır Kapısındaki bugünkü oluşum, şüphesiz ki, Türkiye’nin geleceğini menfi
yoldan etkileyecektir. Bu oluşum, bazı siyasiler ve bölgedeki her şeyi kişisel
egoizminin altında gören kişilerce meydana getirilmiştir. Bu perdeyi aralayacak
olan, siz değerli milletvekilleri, Türkiye aydınları ve medya kuruluşlarıdır.
Bizler, el ele vererek, devletin istihbarat ve teftiş kurullarını harekete
geçirerek, olayı çözüme götürebiliriz.
Fuel-oil
konusuna gelince, Petrol İşleri Genel Müdürlüğü ve Dış Ticaret Müsteşarlığı
tarafından tahsis edilen 1 450 000 ton fuel-oilin 1 milyon tonu bölgedeki
taşeron firmalara dağıtılmıştır; 450 000 ton fuel-oil ise TPIC’e tahsis
edilmiştir. TPIC, bu fuel-oilin dağıtımını yapması gerekirken, hangi amaçla,
kimlerin baskısıyla elinde tutuyor... Geçen yıl ithal edilen bu fuel-oilin ton
başına fon değer ve vergileri 58 000 000 Türk Lirasıdır. Bu direkt,
devletimizin kasasına giren paradır. Oysaki, TPIC, bu 450 000 tonu elinde
tutarak trilyonları bulan bu paraların devletin kasasına girmesine engel
olmaktadır. IMF’ye avuç açtığımız, aylardır ekonomik krizin pençesinden
kurtulmaya çalıştığımız, 1 kuruşa ihtiyacımızın olduğu bugünlerde, bu paraya,
acaba, ülkemizin ihtiyacı yok mudur?
Hampetrolle
ilgili diğer bir konu da, TPIC tarafından satın alınan hampetrolün dolum
tesislerinden, TÜPRAŞ VE BOTAŞ terminallerine, karayoluyla, tankerlerle
nakledilmektedir. Bu nakil işlemi için hazırlanan şartname, bilinçli olarak,
bölge halkının gücünü aşacak şekilde düzenlenmiştir. Oysaki, sadece belli bir
kesimin faydalanmasını sağlamak yerine, koşulların normal bir seviyeye
çekilerek, herkesin istifade etmesi gereği ortaya çıkmaktadır.
Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri; sonuç olarak, bölgede, şu anda durum,
güneydoğunun kaderinde büyük rol oynayan, Silopi, Habur ve Şırnak menfaat
üçgeninde son derece metotlu bir menfaat oluşumunun olmasıdır.
Amacım,
bu kadar çarpık, bu kadar gerçeklerden uzak, yöre halkını mağdur eden ve
temelde devleti milyar dolarlar seviyesinde zarara uğratan durumun ortaya
konmasını sağlamaktır.
Halkımızın
devletinden beklentisi; sınır ticaretinin geliştirilmesi, Habur’un devamlı
halka açık tutulması, gerek vatandaşın gerekse devletin yarar sağladığı bir
sisteme oturtularak bölge, ülke olarak kalkınmasıdır. Bu kadar samimî duygular
içinde olan hemşerilerimizin maruz kaldığı menfî uygulamaların engellenmesi,
başta devletimizin olmak üzere, herkesin yararına olacaktır.
Konuşmama
son verirken, Sayın Başbakanımızın hafta sonu Şırnak’ta verdiği 2. sınır kapısı
sözünün, bölgede yıllardır, bir türlü açılamayan ve sayılarını unuttuğumuz
kalkınma paketlerine benzememesini temenni ediyor;Yüce Heyetinize saygılar
sunuyorum.(DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN –Teşekkür ederim Sayın Değer.
Yerinizden, buyurun Sayın Tuğmaner.
MUSTAFA KEMAL TUĞMANER (Mardin)- Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri; 3 Haziran 2001 tarihinde Sayın Başbakanımızla
yaptığımız Mardin ve Şırnak gezisi, Habur Kapısı açısından çok verimli
geçmiştir. Habur Sınır Kapısı, hakikaten, Güneydoğu Anadolu Bölgesinin can
damarıdır, kalbidir. Sayın Başbakanımızın sayesinde, 50 000 tona düşürülen
mutat depoyla getirilen akaryakıt, 75 000 tona çıkartılma sözü alınmıştır.
Bugün Bakanlar Kurulu toplanmış olsaydı, bu karar alınacaktı; inşallah, çarşamba
günü bu karar alınacaktır.
Sayın milletvekilimin, fueloil ve
hampetrolün TPIC tarafından iyi yönetilmediği konusundaki görüşler, ilgili
valiler tarafından Sayın Başbakanımıza iletilmiştir. Sayın Başbakanımız da, bu
konuda Ankara’da bir toplantı yapılması gerektiğini iletmiştir.
Hepinize teşekkür ediyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.
Efendim, gündeme geçiyoruz.
Sayın milletvekilleri “Sunuşlar” çok
uzun olduğu için, Kâtip Üyenin oturarak okuması hususunu oylarınıza sunuyorum :
Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Başkanlığın Genel Kurula Sunuşları
vardır.
Cumhurbaşkanlığının bir tezkeresi
vardır, okutuyorum:
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına
31
Mayıs 2001
İlgi: Başbakanlığın, 31 Mayıs 2001
tarihli ve B.02.0.PPG.0.12-300-02/8710 sayılı yazısı
İstifa eden ve istifası kabul edilen
Yüksel Yalova’dan boşalan Devlet Bakanlığına, yeni bir atama yapılıncaya kadar
Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler’in vekâlet etmesi, Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının 113 üncü maddesi uyarınca uygun görülmüştür.
Bilgilerinize sunarım.
Ahmet Necdet Sezer
Cumhurbaşkanı
BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanlığının bir tezkeresi vardır, okutuyorum:
5
Haziran 2001
Türkiye
Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna
Avrupa Kıtası Habitat Global
Parlamenterler Bölgesel Konsey Başkanı Peter Götz’ün vaki davetine icabetle,
5-8 Haziran 2001 tarihlerinde Amerika’nın New York kentinde düzenlenecek
“Birleşmiş Milletler Genel Kurulu İstanbul +5 Özel Oturumu”na İstanbul
Milletvekili Türkiye Büyük Millet Meclisi Çevre Komisyonu Başkanı Ediz Hun
Başkanlığında bir parlamenter heyet ile icabet edilmesi hususu Türkiye Büyük
Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkındaki 3620 sayılı Kanunun
6 ncı maddesi uyarınca Genel Kurulun 24.5.2001 tarih ve 108 sayılı Birleşiminde
kabul edilmiştir.
Anılan Kanunun 2 nci maddesi uyarınca
siyasî parti gruplarınca bildirilen isimler Genel Kurulun bilgilerine sunulur.
Ömer
İzgi
Türkiye
Büyük Millet Meclisi
Başkanı
Adı Soyadı Seçim
İli
Ediz Hun (İstanbul)
Sedat Çevik (Ankara)
BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.
Demokratik Sol Parti Grup Başkanlığının
bir tezkeresi vardır, okutuyorum:
25.5.2001
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
İlgi: Kan. Kar. Md. 15 Mayıs 2001 tarih
ve 10 260 sayılı yazısı
İlgi yazı ile istenen, Kamu İktisadi
Teşebbüsleri Komisyonu üyelerimizden Adana Milletvekilimiz Arif Sezer’in
üyeliği geri çekilmiştir.
Gereğini saygıyla arz ederim.
Aydın
Tümen
Ankara
Grup
Başkanvekili
BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.
Fazilet Partisi Grup Başkanlığının bir
tezkeresi vardır, okutuyorum:
16.5.2001
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
İlgi: Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanlığı Genel Sekreterliği Kan. Kar. Md’lüğünün 15 Mayıs 2001 tarih ve
A.01.0.GNS.0, 10.00.02-10 259 sayılı yazısı
Değişen oranlar nedeniyle Plan ve Bütçe
Komisyonu üyeliğinden, Grubumuzdan Kütahya Milletvekili Ahmet Derin’in
ayrılması uygun görülmüştür.
Gereğini saygılarımla arz ederim.
Bülent
Arınç
FP
Grup Başkanvekili
BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.
Bir Meclis araştırması önergesi vardır,
okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Osmaniye’nin turizm potansiyelinin
değerlendirilmesi ve Osmaniye turizminin sorunlarının tespit edilmesi ve
sorunların çözüm yollarının araştırılması için Anayasanın 98 nci ve Meclis
İçtüzüğünün 104 ve 105 inci maddeleri gereğince bir Meclis araştırması
açılmasını arz ederiz.
1.- Şükrü Ünal (Osmaniye)
2.- Avni Doğan (Kahramanmaraş)
3.- Musa Uzunkaya (Samsun)
4.- M. Ergün Dağcıoğlu (Tokat)
5.- Mustafa Geçer (Hatay)
6.- İrfan Gündüz (İstanbul)
7.- Abdullah Veli Seyda (Şırnak)
8.- Bekir Sobacı (Tokat)
9.- Osman Pepe (Kocaeli)
10.- Veysel Candan (Konya)
11.- Süleyman Arif Emre (İstanbul)
12.- Ahmet Cemil Tunç (Elazığ)
13.-Lütfü Esengün (Erzurum)
14.-Suat Pamukçu (Bayburt)
15.-Yakup Budak (Adana)
16.-Nurettin Aktaş (Gaziantep)
17.-Ahmet Sünnetçioğlu (Bursa)
18.-M. Zeki Çelik (Ankara)
19.-Remzi Çetin (Konya)
20.-Tevhit Karakaya (Erzincan)
Gerekçe:
Osmaniye İli, ekonomik yapısı
itibariyle tarıma dayalı bir görünüm arz etmektedir. Son yıllarda uygulanan
ekonomik politikalar, Osmaniye tarımını gerilettiği gibi, tarıma dayalı sanayi
ve ticareti de olumsuz etkilemiştir. Bu durum karşısında Osmaniye’de yaratılan
katma değer de azalmıştır. Osmaniye’nin gayri safî millî hâsılası, Türkiye
ortalamasının çok altına gerilemiştir.
Konumu itibariyle Çukurova gibi
Türkiye’nin en verimli arazisi üzerine kurulmuş, Ortadoğu’ya bağlanan kara ve
demiryolları üzerinde bulunan, denizyolu bağlantısı düşünülürse İskenderun ve
Mersin limanlarına yakın olan Osmaniye’nin ekonomik yaşam seviyesinin Türkiye
ortalamasının altında olması düşündürücüdür.
Olumsuz ekonomik şartların tarım,
ticaret ve sanayi sektörlerine darbe indirmesi; alternatif sektörlerin
ekonomiye kazandırılmasını gerekli kılmaktadır.
Osmaniye ve Türkiye ekonomisine katkı
sağlayacak sektörlerin başında da turizm gelmektedir. Bugün, Osmaniye birçok
yönden Batı Anadolu Bölgelerinde mevcut turizm potansiyeline sahiptir. Buna
rağmen, mevcut potansiyel bugüne kadar değerlendirilememiş, Osmaniye ve
Türkiye, turizmin kazandıracağı ve getireceği gelişmelerden mahrum kalmıştır.
Yaşanan son ekonomik kriz, Türkiye’nin her yanındaki esnaf, çiftçi, sanayici ve
tüccarı bitirme noktasına getirmiştir. Bilindiği gibi, son kriz öncesi Türkiye’nin
dış ticaret açığı rekor seviyesine çıkmıştır. Devalüasyon nedeniyle bu yıl
içinde dış ticaret dengesinin pozitife yöneleceği beklenmektedir. Dış ticaret
dengesini olumlu etkileyecek sektörlerden olan turizm sektörünün canlanması ve
gelen turist sayısının çoğalması ile birlikte Türkiye ekonomisinde bir canlanma
olacağı belirtilmektedir.
Doğrusu, Türkiye’nin belirli
bölgelerine turizm yatırımı yapılmakta, diğer bölgeler (Osmaniye gibi) ihmal
edilerek veya bunlara önem verilmeyerek bu bölgelerin turizm kapasitesinden
yararlanılmamaktadır. Gerçekte belirli bölgelerin de turizm kapasitesinin
sınırı olup, belirli kapasitelerden fazla gelecek turistlere yeni yerleri,
bölgeleri tanıtmak ve bu bölgeleri turizme kazandırmak ve kalıcı turistik
yerler yapmak kaçınılmaz olmaktadır.
Osmaniye’nin yeterince turizm
potansiyeli bulunmaktadır ve bu konumdan şimdiye kadar gereği gibi istifade
edilmemiştir. Osmaniye’ye gelen yerli ve yabancı turist sayısı, Türkiye
ortalamasının çok altındadır.
1-
Arslantaş
Açık Hava Müzesi,
2-
Tarihî
Karatepe kilimleri ve kilim tezgahları,
3-
Tarihî
kaleler,
4-
Arslantaş
Baraj Gölü, Kalecik Baraj Gölü (su sporları turizmi),
5-
Haruniye
Kaplıcaları,
6-
Açık
hava tiyatrosu,
7-
Yayla
turizmi (Osmaniye’nin yüzölçümünün yüzde 45’i ormanlık), (Zorkun, Olukbaşı,
Almanpınarı, Yarpuz vesaire 19 yayla),
8-
Çona
Çayı ve Karaçay vadileri,
9-
Diğer
doğal güzellikler ve festivaller,
Osmaniye’nin turizm sektörünü önplana
çıkaran yerler arasında bulunmaktadır.
Turistik yerlerin, Osmaniye’nin turizm
yönünün tanıtımında yetersizlikler ve güçlükler bulunmaktadır. Turistik yerlere
ulaşım güç koşullarda yapılmaktadır. Turistik yerlerin tanınmasında ve
gelişiminde önemli unsur olan sosyal ve dinlenme tesisleri bulunmamaktadır. Bu
noktalarda Bakanlığın harekete geçmesi gerekmektedir. Ödenek yetersizliğinden
dolayı, il müdürlüğünün çabaları yetersiz kalmaktadır. Özellikle, önemli turizm
merkezlerinden olan Haruniye Kaplıcalarının düzenlenmesi ve arazisi
genişletilmelidir. Yaylacılığın, turizm kapsamına alınmasıyla birlikte, il
turizmine bir canlılık getireceği muhakkaktır.
Osmaniye’nin turizm potansiyeli bugüne
kadar değerlendirilmemiş, hem bölge hem de Türkiye ekonomisi için büyük kayıp
olmuştur. Turizmin canlanmasının önündeki engel teşkil eden sorunların
belirlenmesi ve gerekli tedbirlerin alınması için bir Meclis araştırması
açılması faydalı olacaktır.
Yüce Meclisin takdirine sunarız.
BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.
Önerge gündemdeki yerini alacak, Meclis
araştırması açılıp açılmaması konusundaki öngörüşme, sırası geldiğinde yapılacaktır.
Kanun teklifinin geri alınmasına dair
bir önerge vardır; okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
1.5.2001 tarihinde vermiş olduğum
07-01/151 sıra sayılı Orman Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun teklifimi geri alıyorum.
Saygılarımla.
Işılay
Saygın
İzmir
BAŞKAN – Adalet Komisyonunda bulunan
kanun teklifi geri verilmiştir efendim.
Demokratik Sol Parti, Milliyetçi
Hareket Partisi ve Anavatan Partisi Gruplarının, İçtüzüğün 19 uncu maddesine
göre verilmiş müşterek önerileri vardır.
Önce, tümünü okutup işleme alacağım,
sonra ayrı ayrı okutup oylarınıza sunacağım efendim.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Danışma Kurulunun 5 Mayıs 2001 Salı
günü (bugün) yaptığı toplantıda, Siyasî Parti Grupları arasında oybirliği
sağlanamadığından, Gruplarımızın ekteki müşterek önerilerinin, Genel Kurulun
onayına sunulmasını arz ve teklif ederiz
Saygılarımızla.
Emrehan Halıcı İsmail Köse Beyhan
Aslan
DSP Grup Başkanvekili MHP Grup Başkanvekili ANAP Grup Başkanvekili
Öneriler:
1- Gündemin
Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler Kısmının 19 uncu
sırasında yer alan 579 sıra sayılı kanun tasarısının, bu kısmın 10 uncu
sırasına, 217 nci sırasında yer alan 608 sıra sayılı kanun tasarısının 11 inci
sırasına alınması önerilmiştir.
2- Genel
Kurulun 5 Haziran 2001 Salı günü 15.00-19.00; 20.00-24.00; 6 Haziran 2001
Çarşamba ve 7 Haziran 2001 Perşembe günleri 14.00-20.00 saatleri arasında
çalışması; 5 Haziran 2001 Salı ve 6 Haziran 2001 Çarşamba günleri sözlü
soruların görüşülmemesi, 5 Haziran 2001 Salı günü (10/12) ve (10/124) esas
numaralı Meclis araştırması önergelerinin görüşmelerinin tamamlanmasından sonra
kanun tasarı ve tekliflerinin görüşülmesi, 6 Haziran 2001 Çarşamba günü
gündemin 10 uncu sırasına kadar olan tasarı ve tekliflerin görüşmelerinin
tamamlanmasına kadar çalışma süresinin uzatılması önerilmiştir.
TURHAN
GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, aleyhinde söz istiyorum.
BAŞKAN –
Efendim, sizden evvel, aleyhinde Sayın Bülent Arınç söz istediler.
Sayın
Arınç, buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)
BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkan,
değerli arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum, çalışmalarımızın hayırlı
olmasını diliyorum.
Hükümet ortağı partiler, müştereken bir
öneri getirdiler, Danışma Kurulunda beraberlik sağlanamadı. Bu öneriye niçin
karşı olduğumuzu birkaç cümleyle ifade etmek istiyorum.
Takip ederken belki dikkatlerden
kaçmıştır, bu önerinin özünde şu var: Bugün 15.00-19.00, 20.00-24.00 saatleri
arasında çalışacağız. Bugün iki Meclis araştırması önergesi görüşülecek.
Bunlardan biris,i Emekli Sandığıyla ilgili bir Meclis araştırması önergesiydi,
yarım kaldı, o bitirilecek. Bir diğeri de, bir değerli arkadaşımızın ve
arkadaşlarının verdikleri Bitlis-Ahlat’la ilgili bir araştırma önergesidir, o
da bugün görüşülecek. Takiben, geçtiğimiz haftalardan bugüne devam eden Radyo
Televizyon Üst Kuruluyla ilgili tasarının görüşülmesine devam edilecek. Yarın
14.00’te başlayacak çalışmalar, RTÜK tasarısının bitimine kadar, saat
konulmaksızın devam edecek. perşembe günü de Kamu Görevlileri Sendikaları Kanun
Tasarısının görüşülmesine başlanacak.
Değerli arkadaşlarım, Millî Savunma
Komisyonundan gelen iki tasarıya öncelik verilmektedir. Bunlardan birisi, Türk
Silahlı Kuvvetlerinde İstihdam Edilecek Sözleşmeli Subay ve Astsubaylar
Hakkında Kanun Tasarısı 10 uncu sıraya, Askerlik Kanununda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı da 11 inci sıraya alınmaktadır. Bu kanun
tasarılarına öncelik verilmesine rağmen, bu hafta görüşülmeyeceği ve perşembe
günü, daha arka sıralarda yer alan Kamu Görevlileri Sendikaları Kanun
Tasarısına başlanacağı da, hükümet ortağı partilerin grup başkanvekilleri
tarafından ifade edilmiştir.
Değerli arkadaşlarım, böyle bir
düzenlemeye şu açıdan karşıyız: Bildiğiniz gibi, öneri kabul edildiği takdirde,
RTÜK’le ilgili tasarının görüşülmesinde üçüncü haftaya başlanacaktır; yani,
RTÜK tasarısı, Meclisimizin gündemini üç haftadan beri meşgul etmektedir. Bu
tasarının niçin bu dönemde getirildiği, hiçbir acil ve gerekli sebep olmadan
görüşülmeye başlandığı, maddeler ve önergeler üzerindeki konuşmalar sırasında
defalarca ifade edilmiştir, Genel Kurulunda bilgileri dahilindedir. İnat ve
ısrarla, bu hafta da, RTÜK mutlaka bitirilecektir, düşüncesiyle, yarın, çalışma
saatleri, bu tasarının bitimine kadar uzatılmaktadır.
Değerli arkadaşlarım, zaman zaman karar
ve toplantı yetersayıları, hükümet ortağı partilerin milletvekilleriyle
birlikte, sağlanamamakta ve çalışma süresi yarıda kalmaktadır. İştahsız,
isteksiz, gerçekte karşı çıkan; ama, içeride oylamalar sırasında düşüncesinin
aksine oy kullanmak mecburiyetinde olduğunu ifade eden pek çok milletvekili
arkadaşımız, bu tasarının geri çekilmesini beklemekte; ancak, liderler, bu
tasarının mutlaka çıkması konusunda kendi gruplarına, doğrudan veya dolaylı
baskı yapmaktadır.
İçinde yaşadığımız krizin ve bu krizden
çıkış sebeplerinin hiçbirisi, bu tasarının içerisinde mevcut değildir; güncel
değildir, önemli değildir, makul değildir, haklı değildir ve sadece, bu
tasarıyı getiren hükümet ortağı partilerin sayın genel başkanlarından –belki
hepsini de itham etmek doğru değil- bazılarının arzu ettiği bir tasarıdır. Bu
tasarıya, RTÜK’ün kendisi karşıdır, milletvekillerimizin büyük çoğunluğu
karşıdır, bakanlar karşıdır, kamuoyundan büyük bir tepki vardır, ulusal
kanallar, yerel televizyon kanalları, radyolar tepkilidirler, basın çalışanları
tepkilidirler; böylece bir sansür yasasının getirildiği ve bunun özerkliği
ortadan kaldıran bir yapılanmaya doğru gittiği, alabildiğine ağır cezalarla
basının gerçekte yok sayılmaya çalışıldığı bir tasarıyla karşı karşıyayız.
Fazilet Partisi adına, bunun görüşülmesine hiçbir şart altında evet demiyoruz.
O yüzden, prensip olarak, böylesine zorlama ve dayatmayı bünyesinde bulunduran
ve onbeş günden beri takip ettiğimiz şekilde, Genel Kurulun da gerçekte
reddettiği bir tasarının geri çekilmemiş olmasını bir talihsizlik olarak kabul
ediyoruz.
Değerli arkadaşlarım, ikinci ifade
edeceğim konu, Millî Savunmayla ilgili iki kanun tasarısının ön sıralara
alınmış olmasıdır. Sayın Millî Savunma Bakanı, geçtiğimiz haftalarda grupları
ziyaret ederek, bu konuda bilgi sunmuşlardır; kendilerine müteşekkirim. Ancak,
bu kanun tasarıları, şu veya bu sebeple, bu hafta görüşülmeyecektir. Bunun
yerine, henüz komisyonlardan gelen, öncelik sırası alan Kamu Görevlileri
Sendikaları Kanun Tasarısı görüşülecektir.
Basılı gündeme baktığımız zaman, acilen
görüşülmesi gereken başka kanun tasarıları da dikkatimizi çekiyor.
Bakınız, yarım kalan bir tasarı var.
Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri İzleme Kurulları Kanunu Tasarısı. Bildiğim
kadarıyla, 4 üncü maddesinde görüşmeler yarım kaldı; onbeş günden beri, RTÜK
sebebiyle de tekrar başlanamıyor.
Şimdi, halk arasında “bu ne perhiz, bu
ne lahana turşunu” denen sözü hatırlamak mümkündür; çünkü, bildiğiniz gibi, bu
yarıda kalan tasarı, bir üçlü tasarılar demetinin parçasıydı. Önce, Terörle
Mücadele Kanununun bir maddesi değiştirildi; arkadan, infaz hâkimliği
kurulmasıyla ilgili kanun geldi. Cezaevleri ve izleme kurullarının teşekkülü de
aynı bütünlük içerisinde düşünülmüştü. Dolayısıyla, Türkiye’nin gündeminde acil
olarak görülen cezaevleri meselesinin çözümü, eğer, bu kanunun çıkmasına ve
yasal düzenleme yapılmasına bağlıysa, bu, RTÜK’ten de önemlidir başka şeylerden
de önemlidir. Niçin, Adalet Bakanı, kendi tasarısına sahip çıkmıyor, bunu
görüşmüyor? Her gün, cezaevlerinde şu kadar insan öldü diye kamuoyunda büyük
tepkiler varken ve bir taraftan da tartışmalara, yurt dışından gelen birtakım
parlamenterler ve birtakım kurum ve kuruluşlar katılıyorken, Türkiye’nin bu
konuda ihmalde ve hatta kasıtta bulunduğu ileri sürülüyorken, bir yasal
düzenlemenin geciktirilmesi ve onun önüne başka tasarıların getirilmiş olmasını
fevkalade yanlış buluyorum.
Basılı gündemin ikinci maddesinde
-uzundur, sadece başını okuyacağım: “Emekli Sandığı Kanunu ve Nakdî Tazminat
Aylık Bağlanması...” diye devam ediyor- haftalardır konuşulmayan, üzerinde
durulmayan bir tasarı daha var. Bu da şehitlerin, gazilerin dul ve yetimleriyle
maaşlarının düzenlenmesi konusudur. Bildiğiniz gibi, geçtiğimiz ağustos, eylül
aylarında, kararnameyle düzenlenmişti; ama, önce Yetki Kanununun, daha sonra
buna bağlı olarak çıkarılan kararnamelerin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal
edilmesi üzerine, gruplar süratle bir araya geldiler, bu düzenlemenin yapılması
gereği üzerinde durdular; ancak, görüyoruz ki -içerisinde bizim grup
başkanvekili arkadaşlarımızla birlikte diğer grup başkanvekillerinin imzası
vardır, ama- bugün, şehitlerimizin, dul ve yetimlerin, gerçekten hayat
standartları içerisinde maaşlarını artırabilecek olan bu tasarının
görüşülmesine maalesef başlanamamaktadır.
Hayvanları Koruma Kanunu Tasarısı,
Çiftçi Mallarının Korunması Hakkında Kanun Tasarısı, Karayolu Taşıma Kanunu
Tasarısı da gündemde yer almakla birlikte, maalesef, bunlar da henüz
görüşülmeye başlanamamıştır.
Değerli arkadaşlarım, gündemde yerini
alan ve haftalar öncesinden acil olduğu üzerinde arkadaşlarımızın ikaz edildiği
ve görüşmesinin yapılıp yasalaşması üzerinde de mutabık kaldığımız pek çok
tasarının görüşülmesine başlanamıyor; ama, maalesef, RTÜK görüşülmeye devam
ediliyor ve bunda ısrar ediliyor. Kamuoyunun dikkatini hükümetin bu yanlışı
üzerine çekmek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, gündemin 13 üncü
sırasında yer alan ve bugünkü düzenlemeyle 15 inci sıraya düşecek olan Kamu
Görevlileri Sendikaları Kanunu Tasarısının görüşülmesine gelince, bu, önemli
bir tasarıdır ve memurlar bunu bekliyorlar. Bu Parlamentoda da, yıllardan beri
bu tasarının çıkarılması konusunda adımlar atılmıştır; hatta, görüşmeler
sırasında da geri çekilmiştir. Bunun sorumlusu, ne geçmişte ne bugün, bizim
temsil ettiğimiz siyasî partiler olmadı.
Biz, kamu görevlilerinin kanun
tasarısının; yani, sendikalaşmaları konusundaki kanun tasarısının yeterli
biçimde düzenlenmesini istiyoruz; yani, toplusözleşmeden başlayarak, sendikaları
bir dernek hüviyetinden kurtaracak, gerçekten bir sosyal sınıf olarak çalışan
memurların ve sözleşmelilerin haklarını görüp gözetecek bir kanun olarak
çıkmasını istiyoruz; yani, yıllar sonra bu önümüze geldiyse, en mükemmel
şekliyle çıkmasını temin etmek, bizim Parlamento olarak görevimizdir.
Bildiğiniz gibi...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından
kapatıldı)
BAŞKAN – Buyurun.
BÜLENT ARINÇ (Devamla) - ... öncelikle
Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonunda görüşüldü, bir düzenleme
yapıldı; daha sonra Plan ve Bütçe Komisyonuna gitti, birtakım etkilerle, bu
tasarı, maalesef, o komisyondan gelen şeklinden farklı olara düzenlendi.
Bu konunun tarafları olan sendikalar
var; hiç birisini, diğerinden farklı bir konuma oturtamayız; hepsi, memurları,
çalışanları temsil ediyorlar ve ileriye sürdükleri çok haklı, çok gerekçeli
sebepler var. Şu anda, bu sendikalardan sadece birisinin takip ettiği ve bu
şekilde çıkmasını arzu ettiği bir tasarıya, yine aynı taraftaki iki sendika,
haklı gerekçelerle karşı çıkmaktadır. Dolayısıyla, çalışma barışının
kurulabilmesi, sosyal taraflarla birlikte Parlamentonun, bu tasarıyı, yeterince
ele almasına bağlıdır.
Bu konuda uzlaşma çalışmaları devam
ederken, yangından mal kaçırırcasına, bunu, Perşembe günü görüşmeye başlamak
veya bitirilmesi için görüşmeye devam etmek, bizce doğru ve haklı sayılamaz.
Kanun, bu şekliyle çıkarsa, eksik olarak çıkacaktır, yanlış olarak çıkacaktır;
ne tarafları tatmin edecek ne de Parlamento, memurların, sendikalaşmasında
önemli bir kazanım oldu diye sevinebilecektir.
Dolayısıyla -bugün Danışma Kurulunda da
arkadaşlarımdan ricamız oldu- bu konuda, sendikalar arasında ve Parlamentodaki
partiler arasında bir mutabakat sağlayabiliriz, bunun için zamana ihtiyacımız
var. Bu çalışmalar bitirildikten sonra, eğer bir uzlaşma söz konusu olacaksa,
bunu bir temel kanun olarak görüşmek de mümkün veya aynı şekilde, süratle
görüşülmesine başlamak ve bitirmek de mümkün. Ancak, bu düşünce ve
ifadelerimize, maalesef, diğer hükümet ortağı partilerin yanaşmadığını gördük.
Dolayısıyla, bu şekilde ele alınmasına da, biraz evvel arz ettiğim
gerekçelerle, karşı çıktığımızı ifade ediyorum.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin
gündeminde kriz var, krizin derinleşmesi var. Bu konuda alınan ve yeterince
tartışılmayan kararlar maalesef yetersiz ve açıklıkla bilinmiyor ve geçtiğimiz
günlerde, bir Sayın Bakanın sözleri bahane edilerek yeniden borsaların düştüğü,
maalesef, faizlerin arttığı ve doların yükseldiği ifade edildi. Sadece birkaç
söz ve davranışla bile yerinden oynayan dengelerin bugün iyice tespit
edilemediği ve bu konuda yeterince bir çalışma yapılmadığı ortaya çıkıyor.
BAŞKAN – Sayın Arınç, toparlar mısınız
efendim?
BÜLENT ARINÇ (Devamla) – Toparlıyorum
Sayın Başkanım.
Dolayısıyla, Türkiye Büyük Millet
Meclisi önemli yapısal ve kurumsal çalışmaları süratle yerine getirmek ve bu
yangını söndürebilmek amacıyla, aylarca öncesinden, acil kanunlar veya krizi
çözebilecek düzenlemelere odaklanmıştı. Üç haftadan beri, Türkiye Büyük Millet
Meclisi RTÜK’e kilitlenmiştir. Görülüyor ki, bundan sonra da, üzerinde uzlaşma
olmayan, mesela, kamu görevlileri sendikasına kilitlenecektir; temmuza da şu
anda çok az bir zaman kalmıştır.
Hükümet ortağı partilerin insafla ve
vicdanla hareket etmelerini, makul düşünmelerini ve Parlamentomuzun, verimli
çalışmalar yaparak ülkemizi bu sıkıntılardan kurtarmasını diliyor, hepinize
saygılar sunuyorum. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.
Aleyhte ikinci söz, Sayın Turhan
Güven’de; buyurun Sayın Güven. (DYP sıralarından alkışlar)
TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; Doğru Yol Partisi Grubu adına, hepinizi sevgi ve
saygıyla selamlıyorum.
Bir süreden beri ağızlardan düşmeyen
bir laf: Tasarruf, tasarruf, tasarruf... Peki, tasarruf deyince, nereden
başlamak lazım acaba; nasıl örnek vereceksiniz millete? Evvela, hükümetten
tasarruf etmeyle başlamak lazım; çünkü, bakınız, şu gündem, kâğıt tasarrufu
olsa 17-18 sayfa; ama, hükümet hiçbir şeyi dikkate almadığı için 58 sayfa...
Demek, evvela, kâğıttan tasarruf yapmak istiyorsanız, şu denetim günlerini
gündeme getirin. 600-700 küsur soru var burada; evvela bunların bir cevabını
hükümet verir, otuz kırk sayfadan tasarruf edersiniz, kâğıt tasarrufu olur.
Devletin parası da bu kâğıtla birlikte çarçur edilmemiş olur. Tasarruf mu
diyorsunuz; işte, şurada genel görüşme ve Meclis araştırmaları var. Bakınız,
kaç sayfa; bunlara lütfedip de bir cevap vermek varsa veya şurada görüştürmek
varsa, gelin, şunları görüştürelim; bunları gündemden kaldıralım. Meclis, aslî
görevi olan denetimini icra etsin, ifa etsin burada. O zaman, tasarrufu da
millete biz göstermiş olalım. Bunları yapmıyorsunuz. Denetimi yok ettiniz. Her
hafta pazartesi günü saat 13.00’te, eğer, işiniz aceleyse saat 11.00’de Danışma
Kurulunu toplantıya çağıracaksınız, o haftanın gündemini her hafta
değiştireceksiniz. Bunun ciddiyetle uzaktan yakından bir ilgisi var mı değerli
milletvekilleri?! Cumhuriyet tarihinde, her hafta Danışma Kurulu toplanıp da,
böyle, durmadan gündem değiştirilmesi hiç görülmedi; ama, bir inat var. Sizin
de tasvip etmediğiniz, onaylamadığınız bir kanun tasarısı tam onbeş gündür bu
Mecliste. İçinizden buna ret vermek geliyorsa onu yapın... Onu yapın...
Bazılarının Türkiye’de yapmak istediklerini değil, milletin istediklerini
yapın.
Değerli milletvekilleri, siz, kendi
elinizle hür iradenizi yürütmenin emrine vermeye imkân yaratmayın. Hani,
kuvvetler ayrılığı prensibi nerede kaldı? Meclisi fason kanun üretir hale
getirmeye kimsenin hakkı yok değerli milletvekilleri. Birileri istiyor diye
kanun çıkarılmaz; gerektiği için ve millete yararı olacağı inancıyla kanunlar
getirilir. Siz, ama, uzun süreden beri, kendi iradenizi ve kendi oylarınızı
daha değişik yönde kullanma durumunda kalıyorsunuz. Hükümet, evvela getirdi,
çıkardı; “yanlış” dedi, bir daha getirdi; mesela, Bankalar Kanununda olduğu
gibi. Derken Türkiye’ye bir Derviş geldi. Bu defa, dikkat edin, Büyük Millet
Meclisinin kanunlarını değil, Derviş’in kanunlarını çıkardık. bakanlarınız bile
“Derviş kanunu” diye isimlendiriyor onları. Hiç kimse “bu Meclisin, Türkiye
Cumhuriyetinin, Meclisin çıkardığı kanun” demiyor artık. Siz, niye kendi
iradenizi başka şekilde yansıtmaya çalışıyorsunuz.
Şu üstkurullar olayı. Kurul, kurul,
kurul... Meclis, niye kendi iradesini, kendi hakkını, kendi yetkisini ve kendi
görevini başkasına devrediyor?! Değerli milletvekilleri, yapmayın! İşte, RTÜK
Kanunu bunlardan birisi. Bu Mecliste iktidar her zaman olur, bir ülkede de
iktidar her zaman olur; ama, orada muhalefet yoksa, orada demokrasi yoktur.
RTÜK Kanunu hazırlanırken iktidarıyla, muhalefetiyle demokrasinin örneği
verilerek bir kanun çıkarılmış ve 9 üyenin belirli bir bölümü hükümete, bir
bölümü muhalefete tahsis edilmiştir. Siz, bundan vazgeçeceksiniz ve ısrarla
vazgeçmek niyetindesiniz. Bu kanunun uygunluğunu, uygulanabilirliğini içinize
sindiremediğiniz halde veya bütün bir kamuoyu için değil de sadece birkaç kişi
için olduğunu bile bile bu kanuna oy vermek, bu Meclise yakışmayan bir olaydır
diye düşünüyorum.
Değerli milletvekilleri, bu nedenle, bu
kadar önemli konular varken, hapsen tazyik kararları köylünün kapısını
çalmışken, ellerine kelepçe vurulduğu iddiaları ve gerçekleri varken, Ziraat
Bankasına olan borçlarını ödeyemedikleri bir gerçek içindeyken, Halk Bankasına
olan esnaf borçları ödenmezken, çıkardığınız 300’lerden sonra, tekrar normal
hale değil de, 65’lere getirince kendinize övünme payı ayırırken, bunlar
dururken, bunlar için kanun çıkarmak varken, bunların, Türk vatandaşının mevcut
durumunu daha iyileştirmek gerekirken, bunları bir tarafa bırakacaksınız; ama,
ısrarla bazı kanunları çıkaracaksınız. Şimdi, bakınız -biraz evvel Sayın Arınç
da ifade buyurdular- Millî Savunma Bakanı arkadaşımız, çok centilmen, nazik bir
insan. En azından, bu Meclisten geçirmek istediği kanun tasarılarını getirip
anlatma ihtiyacını hissediyor, nezaketini gösteriyor. Bunu birkaç defa da
yaptı; geldi, bize, altı tane kanun tasarısının, önemini binaen geçmesinin
uygun olacağını ifade etti. Kendisine de onay verdik, biri hariç ve bunu da
açıkyüreklilikle söyledik, o da açıkyüreklilikle kabul etti; ama, bugün Danışma
Kurulu toplantıya çağırıldı; millî savunmayla ilgili iki tane kanun tasarısını
10 ve 11 inci sıraya alıyoruz; güzel; ama, arkadan diyoruz ki, biz bunları
görüşmeyeceğiz. Geçen hafta Danışma Kurulunda bizim getirdiğimiz kanun
tasarısının perşembe günü görüşülebileceğini ifade buyuruyorlar arkadaşlarımız.
Peki, o zaman, niye bunları getiriyorsunuz, göstermelik olsun diye mi?! Eğer,
bunların, kamuda çalışan memur sendikalarıyla ilgili tasarının önceden
görüşülmesini istiyorsanız, biz, hatta, şu RTÜK ile ilgili tasarıyı da keselim,
onu görüşelim dedik. Onu kabul edin...
Gelin, onu kabul edin.
İBRAHİM YAŞAR DEDELEK (Eskişehir) –
Sayın Güven, merak etmeyin, tatile kadar hepsi çıkacak.
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Ben merak
etmiyorum, merakım sizler için; çünkü, ilerde bana merak etme diye soru
soramayacak halde olacaksınız.
Değerli arkadaşlarım, bakın, olay şu:
İki yıldan beri bekliyor bu kanun tasarısı. Temel kanun mu; temel kanun. Kabul
ediyoruz; çünkü, milyonlarca memuru ve onun çevresini ilgilendiren bir kanun
tasarısı mı; tamam, getirin; ama, önüne iki tane tasarı koyacaksınız, hiçbir
gerekçe göstermeyeceksiniz ve diyeceksiniz ki, o gün Millî Savunma Bakanının
başka işi varmış da, biz, bunu yine koyalım. Bu, sadece gündemi doldurmadır.
Yapmayın... Yapmayın... Asıl maksadınızı söyleyin. Gece saat 24.00’de kadar
çalışma, bitinceye kadar çalışma...
Değerli arkadaşlarım, eğer sizler de
güvenmiyorsanız, inanmıyorsanız... Zaten gelmiyorsunuz, en disipline edilmiş
parti görüntüsü veren partili arkadaşlarımız bile, salona artık itibar
etmiyorlar, iltifat etmiyorlar, onlar bile artık gelmiyorlar ve bir oylamada
yüreğini ortaya koyabilen 13-14 basın mensubu arkadaşlarımız çıkıyor -oradan
gelen milletvekili arkadaşlarımız var-
onlar yüreklerinden gelen şeyi ve görevlerini yapıyorlar.
Yine, biliyorsunuz, basında, bugüne
kadar 4 000 yaklaşan genç, fikir adamı niteliğini haiz pırıl pırıl insanların
görevlerine son verildi. Niye; bu ekonomik sıkıntı... Daha dün bir yerden 11-12
arkadaşımız görevinden çıkarıldı, işinden çıkarıldı. Gelin, bunlara çare
arayalım. Aş ve iş vermek, Anayasaya göre devletin görevidir. Devletin
temsilcisi hükümet mi; hükümet bunlarla meşgul olmalıdır. Hükümet birileri için
kanun çıkarma yerine, birilerinin peşine takılma yerine, gelin, bu kanunları
çıkarmak için gayret göstersin; canı gönülden biz de destek verelim; çünkü, bu
memlekette, her “Türk vatandaşıyım” diyebilen insanın, yüreğinde sızı
bırakmamak lazım. Aş ve iş istiyorsa, onlara aş ve iş bulma mecburiyetindesiniz;
ama, siz, başka konularla ilgilenirseniz, yani, ehemmi mühime tercih olayını
gündeme getirirseniz, ne olacağını ilerideki günler gösterir; çünkü, bu,
yürümüyor. Bu iş, böyle, yürümüyor... Bunu, böyle kabul etseniz de, etmeseniz
de yürümüyor. Bir kere daha, bu devleti, bu milleti bir yere toslatmaya, hiç
kimsenin hakkı yoktur. İleriki günlerde, gelecek günlerde, “ben, efendim, ne
yaptımsa, karşımdaki insanlar dinlemedi, bu nedenle ayrıldım da, siyasî hayata
geçiyorum” diyebilecek olan insanların yanında, “ne yapalım kardeşim, bundan da
bir şeyler ummuştuk da, bütün görevlerimizi buna tevdi etmiştik de, bu da
beceremedi” demek hakkına ve lüksüne sahip değilsiniz. Onun için, gelin,
tedbirleri şimdiden alalım.
Hepimiz bu memleketin çocuğuyuz. Bu
memleketin çocuğu olmak gibi bir itibarlı noktada, hepimize düşen de bir
itibarlı görev vardır; doğruları araştırmak, doğruları bulmak.
Hepinize saygılar sunuyorum. (DYP
sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Öneriler üzerinde lehte söz
talebi var mı efendim? Yok.
YAKUP BUDAK (Adana) – Karar
yetersayısının aranılmasını istiyoruz efendim.
MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Sayın
Başkan, karar yetersayısının aranılmasını istiyorum.
BAŞKAN – Önerileri tek tek okutup,
oylarınıza sunacağım:
Öneriler:
1- Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komis