BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 15.00

5 Haziran 2001 Salı

        BAŞKAN: Başkanvekili Mustafa Murat SÖKMENOĞLU

             KÂTİP ÜYELER: Yahya AKMAN (Şanlıurfa), Melda BAYER (Ankara)

        -----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 112 nci Birleşimini açıyorum.

Toplantı yetersayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce, üç arkadaşıma gündemdışı söz vereceğim.

Gündemdışı ilk söz, Kıbrıs konusunda söz isteyen, Aksaray Milletvekili Kürşat Eser’e aittir. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Eser, süreniz 5 dakika.

KÜRŞAT ESER (Aksaray) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemiz ve dünya kamuoyunun gündemini sıkça işgal eden Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Türkiye’nin Avrupa Birliğine adaylığı ve oldukça ileri bir aşamaya gelen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Avrupa Birliği katılma müzakereleri dikkate alındığında önümüzdeki dönemin büyük bir mücadeleye sahne olacağını tahmin etmek güç değildir. Bu kapsamda ilk olarak birtakım hukukî değerlendirme yapmak yerinde olacaktır.

Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin 3 Temmuz 1990 tarihinde Avrupa Birliğine tek taraflı olarak yapmış olduğu tam üyelik müracaatı ve Avrupa Birliği organlarının bu müracaatı kabul ederek ileri aşamalara götürmesi, 1960 Kıbrıs Cumhuriyetini kuran antlaşmalara ve uluslararası hukuka aykırıdır.

1960 düzenlemeleri Kıbrıs’ta uluslararası hukuk bakımından üçüncü tarafların da saygı göstermek durumunda oldukları objektif bir statü oluşturmuştur. Bu statüyü hayata geçiren ortaklaşa iradenin tarafları; üç garantör ülke (Türkiye, Yunanistan, İngiltere) ve birer uluslararası hukuk kişisi olarak kabul edilen Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarıdır.

Söz konusu antlaşmaların temelinde yatan anlayış, Kıbrıs Türk ve Rum halklarının eşitliğidir. Siyasî eşitlik çerçevesinde, Rum tarafı ne ölçüde egemenlik haklarına sahipse, Kıbrıs Türk tarafı da aynı ölçüde egemenlik haklarına sahiptir.

Kıbrıs Türk ve Rum halkları ile Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin taraf olduğu 1959-1960 antlaşmaları ve bu antlaşmalara dayanan Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası, kısıtlı yetkiye sahip bu ülkenin, garantör ülkelerin her ikisinin de dahil olmadığı uluslararası yapılanmalara katılamayacağını öngörmekte ve Rumların Yunanistan’a katılma hayalini engellemektedir.

Kıbrıs Cumhuriyetinin, Avrupa Birliğine üye olmak açısından hukukî ehliyeti dahi bulunmamaktadır. 1960 Anayasası ve anayasal düzenin bir parçasını teşkil eden kurucu antlaşmalar, Kıbrıs Cumhuriyetinin AB’ye üye olmasına engel teşkil etmektedir. Buna ek olarak, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak adlandırılmaya devam edilen Rum yönetiminin meşru bir anayasası da bulunmamaktadır. Bu durumda, Güney Kıbrıs Rum yönetiminin, Kopenhag siyasî kriterlerine uygun bir aday olmadığı açıktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yukarıda bahsettiklerime ek olarak, Birleşmiş Milletler Barış Gücünün konuşlandırıldığı ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin iyi niyet misyonu çerçevesinde çözüme yönelik çabaların devam ettirildiği Ada’da bu olağanüstü koşulların varlığı gözardı edilerek, Ada’da yaşayanların tek temsilcisi olarak Güney Kıbrıs Rum yönetiminin tanınması ve Kıbrıs Türkleri ile Türkiye hakkında sıkça aleyhte kararlar alınması, kalıcı çözüm bulma sürecine zarar vermekte ve taraflar arasındaki ilişkileri keskinleştirmektedir.

Dış dünyanın Rum-Yunan tarafının uygulamaya koyduğu ambargoya uyması, çözüme varmayı geciktiren bir başka yanlıştır. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin ve Avrupa Birliği organlarının, bir yandan, Güney Kıbrıs Rum yönetimini tek taraflı olarak üye almaya çalışırken, diğer yandan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine ambargo uygulaması açık bir çelişkidir.

Rum tarafının üyelik başvurusunun amacı, Birleşmiş Milletlerin belirlediği siyasî eşitlik ve iki kesimlilik gibi parametreleri ortadan kaldırmaktır. Kıbrıs Rumları, arkalarına Avrupa Birliği üyesi Yunanistan’ın desteğini de alarak, bu siyasî hedefe odaklanmış bulunmaktadırlar. Bu nedenle, Ada’da bulunabilecek ve tarafların eşitliğine dayanacak bir çözümün kendi amaçlarına hizmet etmeyeceğini açıkça görmektedirler.

Sonuç olarak, Güney Kıbrıs Rum yönetimi, tüm enerjisini uluslararası kamuoyunu etkileme ve üyeliği önündeki engelleri kaldırma amacı üzerinde yoğunlaştırmıştır. Bu son derece hassas ve karmaşık sorun, Avrupa Birliği gündemine ithal edilecek, Türkiye ile Avrupa Birliği karşı karşıya getirilecek ve Doğu Akdenizdeki hassas dengeler kendi lehlerine bozulacaktır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Eser.

KÜRŞAT ESER (Devamla) - Diğer taraftan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Güney Kıbrıs Rum yönetiminin 3 Mart 1995 tarihinde Türkiye’ye karşı yapmış olduğu başvuruyu, 10 Mayıs 2001 tarihinde Türkiye’nin aleyhine karara bağlamış bulunmaktadır. Söz konusu karar, daha önce Türkiye’ye karşı açılan davalarda alınan kararların tekrarı niteliğindedir. Türkiye, Kıbrıs gerçeklerine aykırı, yasal dayanaktan yoksun ve haksız nitelikteki bu karara muhatap olmaktan son derce üzüntü duymaktadır. Türkiye bakımından uygulanma kabiliyeti bulunmayan söz konusu karar, Kıbrıs Adasında yıllardır yaşanan olağanüstü durumu gözardı etmekte, Rum tarafının haklarını korumak adına, Ada’da yaşayan Türklerin geçmişteki ve günümüzdeki mağduriyetlerini hesaba katmamaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, konuşmamın başında da belirttiğim gibi, oldukça zorlu bir döneme giriyoruz. Artık, iç hesaplaşmaları bırakıp bir araya gelmeli ve uluslararası alanda haklarımızı savunacak yeni stratejiler geliştirmeliyiz; devlet geleneği ve siyasî zekâ bakımından atalarına layık Türk ulusundan beklenen de budur.

Kıbrıs sorununda savunduğumuz hukukî ve siyasî tezlerin, uluslararası arenada meydana gelen en son gelişmelerin bilinmesi gerekmektedir. Bu amaçla, eşbaşkanı bulunduğum Türkiye-Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu bünyesinde görev alan tüm arkadaşlarımın mutabakatıyla, konu hakkındaki en son gelişmeleri, siyasî açılımları ve beklentileri ilk elden öğrenmek amacıyla, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş’ı Meclisimize davet etmiş bulunuyoruz. Kendisi, yarın, Meclisimizi ziyaret edecek, konu hakkında bilgilenmek isteyen tüm milletvekillerimizin hazır bulunacağı bir toplantıda Kıbrıs sorununu anlatacak ve daha sonra da, Gazi Üniversitesinde bir konferansa katılacaklardır.

Tam anlamıyla partilerüstü bir niteliğe bürünen Kıbrıs sorunu hakkında bilgilenmek isteyen tüm arkadaşlarımızı bu etkinliğe katılmaya ve destek vermeye davet ediyoruz.

NEVZAT YALÇINTAŞ (İstanbul) – Saat kaçta?..

KÜRŞAT ESER (Devamla) – Sayın Cumhurbaşkanımız, yarın, saat 10.30’da eski Senato salonunda hitap edeceklerdir, saat 14.00’te de Gazi Üniversitesi konferans salonunda hitap edeceklerdir.

Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Saat 10.00’da da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Ömer İzgi’yi ziyaret edecekler efendim.

Gündemdışı ikinci söz, 5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle söz isteyen Batman Milletvekili Burhan İsen’e aittir.

Bugün önemli bir gün, çevre günü. Bütün çevrelerin temiz olması gerekiyor.

Buyurun Sayın İsen. (ANAP sıralarından alkışlar)

 

 

 

 

BURHAN İSEN (Batman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle gündemdışı söz almış bulunmaktayım; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Konuşmama başlamadan önce, yurdun dört bir yanından gelip, bugün Sıhhiye Meydanını dolduran meslektaşlarımın, eczacıların demokratik taleplerini destekliyor ve eczacıların sorunlarına Sağlık Bakanımızın duyarlı olacağına inanıyorum.

Değerli milletvekilleri, 18 inci Yüzyılın ortalarında çevreyle ilgili sorunların farkına varan ülkelerin, 20 nci Yüzyılın özellikle son çeyreğinde, yaşadığı çevreye ilişkin ürkütücü gerçeklerle karşı karşıya kaldıkları fark edilmiştir. 21 inci Yüzyılın ise, gelişmenin, kalkınmanın yanında, çevre sorunlarını da beraberinde getirdiği bir gerçektir. Bu gerçekler, sonuçları, boyutları: Dünyanın ısınmasına yol açan sera etkisi, toprak erozyonu, çölleşme, su kaynaklarının kirlenmesi ve yağmur ormanları başta olmak üzere, ormansızlaşma öncelikli sorunlardır. Bunun yanında, sera etkisi yaratan gazların atmosfere bırakılması, ozon tabakasındaki incelme, insanlığı ve diğer yaşam türlerini ciddî biçimde tehdit etmektedir. Her geçen gün, büyük miktarda bitki, hayvan ve diğer yaşam türlerinin çeşidi yok olmakta, insan hayatı için gerekli olan temel dengeler değişmektedir. Bu sorunlar, sınırları aşan nitelikte ve boyuttadır. Artık, hiçbir ülkenin gücü, bu sorunları tek başına çözmeye yetmemektedir.

İşte, bu sebeplerin ortadan kaldırılması için, çevreyle ilgili uluslararası politikaların dönüm noktası olarak kabul edilen 5 Haziran 1972 tarihinde gerçekleşen Stockholm Konferansıyla, 113 ülkenin, çevre konusunda yaygın bir politika izlenmesi ve çevre sorunlarına evrensel düzeyde sahip çıkılması zorunluluğunu imza altına almaları, dünyamız için son derece önemlidir.

Bu konferans sonucunda yayımlanan deklarasyonla 5 Haziranın Dünya Çevre Günü olarak ilan edilmesiyle, ülkemizde ve dünyada çevre korumacılığının, bilinçli katılımın sağlanması amacıyla önemli mesafeler kaydedilmiştir.

Ülkemizde, çevre bilincinin Anayasamızın 56 ncı maddesiyle oluşturulması ve bunun Çevre Bakanlığımız ile desteklenmesi yanında, sivil toplum kuruluşlarının ve toplumun her kesiminin çevre bilincinin yerleşmesi açısından son derece umut verici gelişmelerdir.

1992 yılında Rio’da gerçekleşen ve Türkiye’nin de aralarında bulunduğu Rio Bildirgesindeki ülkeler, devletlerin, toplumların ve bireylerin bu yöndeki çabalarını çok boyutlu, dinamik, demokratik yaklaşımlarla gerçekleştirmelerini öngörmektedir. Rio Bildirgesini imzalayan ülkemizde, bu çerçevede, uluslararası sorumluluklarını yerine getirme çabalarını artırmış ve ulusal çevre stratejisi ile eylem planını tamamlayarak uygulamaya koymuştur.

Değerli milletvekilleri, ekonomik sürdürülebilirlik kavramı üzerinde özellikle durmak istiyorum. Bu kavram, yaşamın sürdürülebilirliği ile doğru orantılıdır. Dünya nüfusunun giderek artmasıyla da yakın irtibatı bulunmaktadır. Sürdürebilirlik tabiattan bize verebileceğinden daha fazlasını talep etmemek anlamına gelmektedir. Kalkınmanın, yaşadığımız çevrenin tahribatına yol açmaması gerektiği bilinci, işte bu bakımdan önemlidir. Bu bağlamda, üzerimize düşen görev, çevreyle barışık teknolojileri üretimin her alanına yaymaktır. Bunu başarabiliriz. Devletler, üreticiler, tüketiciler ve sivil toplum kuruluşları arasında ortak bir işbirliği anlayışı oluşmasını sağlayabilirsek, sadece çevreyi korumakla kalmayacağız, insanın yaşam kalitesinin yükseltilmesine de katkıda bulunmuş olacağız. Bu husus, bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için büyük önem taşımaktadır. Tabiatıyla çevrenin korunması, çevre bilincinin eğitimi ve yaygınlaştırılması, bu konuda gerekli hukukî altyapının tamamlanması ve çağdaş bir yaptırım mekanizmasının kurulabilmesi açısından devlete ve Parlamentomuza büyük görevler düşmektedir. Ancak, bir kere daha tekrarlamak istiyorum ki, çağdaş devlet, sürdürülebilir kalkınma, refah ve zenginleşme sürecinde düzenleyici bir rol oynayarak, kendi asli unsurlarını teşkil eden eğitim, Sağlık, çevre gibi temel konularla, yeni bir güçle dönmek durumundadır. Devletin ekonomi ve ticaretten tümüyle çekilerek, küçülmesi denilen olay da aslında budur. Esasen, Türkiye’de bu konuda gereken uzlaşı da mevcuttur. Devletin yeniden yapılanma süreci, diğer bir deyişle, devlet reformu, bu açıdan da, süratle yerine getirilmesi gereken bir husustur.

Değerli milletvekilleri, 21 inci Yüzyıla insanlığın ve dünyanın bekası için yeni bir sorumluluk anlayışıyla hazırlanmamız gerekmektedir. Amacımız, ekolojik açıdan sağlıklı ve ekonomik sürdürülebilirliği olan yeni yaşam alanları yaratmak olmalıdır. Aksi takdirde, bu dünyada yaşayacak olan gelecek nesillerin yaşamlarını da tehdit altına almış oluruz. Daha temiz, daha yeşil bir dünyada yaşamak, gelecek nesillerin en doğal hakkıdır. Onların haklarını gözetmek de bizlerin sorumluluğundadır. Bu sorumluluğumuzu mutlaka yerine getirmek zorundayız.

Dünya Çevre Gününün kutlanmasına ilişkin etkinliklerin, insanlığın bu yöndeki çabalarının güçlendirilmesine ışık tutacağı temennisiyle, Yüce Heyetinize saygılar sunuyorum. (ANAP, FP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Şimdi, önemli bir konu... Gündemdışı üçüncü söz, Habur Sınır Kapısı konusunda söz isteyen Şırnak Milletvekili Mehmet Sait Değer’e aittir. (DYP, FP ve ANAP sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Değer.

 

 

M. SAİT DEĞER (Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Güneydoğu Anadolu Bölgemiz ve Türkiye ekonomisini yakından ilgilendiren Habur Sınır Kapısıyla ilgili gündemdışı söz almış bulunmaktayım; Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlarım.

Değerli milletvekilleri, bölge halkı yıllardır yaşadıkları olumsuzluklar karşısındaki tek çıkış noktalarının, Habur Sınır Kapısının birkaç kişinin tekeline girmesinin mücadelesini veriyor.

Aslında, bütün bu olumsuzluklar, bazı ilgilerce gündemi saptırılarak, esas sorunların yerinde saymasına yol açıyor. Sayın Başbakana, son Şırnak gezisinde, kendisine tüm halk tarafından eğitim konusu, sağlık sorunları ile anayasal çerçevedeki vatandaşlık konuları dile getirilirken, biraz önce bahsettiğim konular dile bile getirilmemiştir.

Bu mücadeleyi, onlarla birlikte, birbuçuk yıldan beri tüm bakanlarımıza, eski cumhurbaşkanımıza ve parti başkanlarına bizzat hazırladığım raporlarla, ikili görüşmelerimle, halkın mağduriyetini, halkın devletimizin menfaatlarının daima yanında olduğunu anlatarak, bir noktaya getirmeye çalıştım.

1999 yılı verilerine göre, kişi başına düşen gayrisâfi yurtiçi hâsılasında 902 dolar ile Şırnak tüm iller arasında sondan üçüncü sırada. Halen 1 100 öğretmen açığı, 877 sağlık personeli açığı olan ilimizde durum böyleyken bile, devletine güven duyan halkımız, yaşadığımız deprem felaketinden tutun da, millet olarak dayanışmaya, birliğe ihtiyaç duyduğumuz her konuda, her yerde elinden gelen gayreti göstermiştir.

Değerli milletvekilleri, ilk defa, güneydoğunun ekonomisine katkıda bulunmak ve bölge halkının yararlanmasını sağlamak amacıyla, 500 litre petrol taşıma fırsatı verilmiştir.

Daha sonra, varını yoğunu satarak, bu yolda, kamyon ve TIR alıp, sadece her şeyini kaybetmiş bir vatandaş grubunun, dilleri ne şekilde olursa olsun... Yani bu konumdaki dillerinden bahsediyorum, ben sizin huzurunuzda sizi bilgilendirmek gayesiyle sergilemek istiyorum...

Hepimizin bildiği gibi, bölgede ne tarım kaldı ne hayvancılık kaldı; bu dilden bahsediyorum. Bu durumda elbette Habur Sınır Kapısı âdeta ilimizin

dört tekerlekli fabrikası haline geldi. Sınır ticareti, bölgede, halkın, çiftçinin, oto tamircisinden lokantalara, dinlenme tesislerine kadar esnafın, kısaca, bütün vatandaşın tek ekmek parası haline gelmiştir.

Bölgede yapılan sınır ticaretinin, milletimize, ülkemize, ekonomiye, sosyal gelişmeye, terörün önlenmesine, istihdama, eğitime, sağlığa olan katkılarını saymaya, anlatmaya ne yazık ki vaktim müsait değil.

Bütün bu gelişmelerin karşısında, Millî Güvenlik Kurulunun tavsiyeleri üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla yeni düzenlemeler getirildi. Tabiî, bu düzenlemelerin temelinde gerek bölgenin ve gerekse iktidar partilerinin üst düzeylerinin katkısı küçümsenemez. En önemlisi, yıllardır Türk Silahlı Kuvvetlerimizin doğu ve güneydoğuda verdiği her türlü hizmet ve olumlu katkıları inkâr edilemez. Huzurlarınızda, burada görev yapan gerek bürokrasi ve gerekse Türk Silahlı Kuvvetleri personeline ayrı ayrı şükranlarımı sunmak istiyorum.

Alınan karara göre, Habur Sınır Kapısından mutat depo kapsamında motorin getirilmesine karar verilerek, bu akaryakıt dolum tesislerinin işletilmesi, sözde TPAO’nun yan kuruluşu olan TPIC’e verilmiştir.

TPIC, TPAO’nun yurtdışı işlerini yürütmek üzere ve uluslararası faaliyet göstermek amacıyla 3 milyon Amerikan Doları sermayesiyle İngiltere’de Jersey Adalarında kurulmuş bir reprezantör şirkettir. TPIC, faaliyet konusu olmamasına rağmen, bölgede motorin alım satımını ne amaçla yapıyor; üstelik, gerek kapasite açısından gerekse teknolojik olarak rafineri statüsünde değildir. Ülkemizde rafineri statüsünde TÜPRAŞ gibi kurumlar varken neden TPIC’e verilmiştir?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

M.SAİT DEĞER (Devamla) – TPIC’in bölgedeki depolama tesislerinin yetersizliği, 47 500 kamyon ve TIR sahibini çileli bir duruma getirmiştir; çünkü, TPIC devreye girmeden önce, Habur Sınır Kapısından Kuzey Irak’a günlük 1 200 araç seviyesinde araç çıkış yaparken ve bir araç iki ayda bir sefer yaparken ve bir araç iki ayda bir sefer yapmaktayken, şimdi ise, günlük araç sayısı 250 civarında olup, bir araç, ancak dört ayda bir sefer yapmaktadır.

Ayrıca, TPIC, bölgede, istediği gibi fiyatlandırma yapmakta; bu motorin alım satımında en büyük kârı TPIC ve bir elin parmaklarını geçmeyen dağıtım şirketleri almaktadır. TPIC’in trilyonları bulan bu kârının ne kadarı devletimizin kasasına giriyor? Bunların, mutlaka açıklanması gerekmektedir.

TPIC’in, hukuksal olarak, KDV’yi almak, almamak veya fiyat belirlemek yetkisi yoktur. Dikkatinizi çekiyorum; TPIC bir İngiliz firmasıdır. Bu şekilde kurulmuş şirketin, bu yetkileri kullanması hukuksal değildir. Dünya hukukunda bile buna yer verilemez.

Bu  47 500 eski araçla yapılan ticarette, her şey yolunda gitse bile maddî finansman 50 trilyonu geçmemektedir. Oysa ki, Habur Sınır Kapısından, köşe yazarlarımıza göre 3 milyar dolar, dünya basınına göre 3-3,5 milyar dolar ve bizim edindiğimiz bilgiye göre 2 milyar dolar devletimizin kaybı vardır. Bu paraları, kim alıyor ne şekilde alıyor ve en önemlisi, alınmasına nasıl müsaade ediliyor? Bütün bunlar, biraz evvel bahsettiğim 47 500 araç sahibinin sırtına yüklenmekte; cezası bunlara çektirilmektedir.

47 500 araç, sadece bölge arabası olmayıp, tüm Türkiye’den gelen arabalardır. Bu da gösteriyor ki, olay, sadece Güneydoğu olayı değil, Türkiye olayıdır. Bazı bahaneler ileri sürülerek bu gerçeklerden kaçmak mümkün değildir.

Habur Sınır Kapısındaki bugünkü oluşum, şüphesiz ki, Türkiye’nin geleceğini menfi yoldan etkileyecektir. Bu oluşum, bazı siyasiler ve bölgedeki her şeyi kişisel egoizminin altında gören kişilerce meydana getirilmiştir. Bu perdeyi aralayacak olan, siz değerli milletvekilleri, Türkiye aydınları ve medya kuruluşlarıdır. Bizler, el ele vererek, devletin istihbarat ve teftiş kurullarını harekete geçirerek, olayı çözüme götürebiliriz.

Fuel-oil konusuna gelince, Petrol İşleri Genel Müdürlüğü ve Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından tahsis edilen 1 450 000 ton fuel-oilin 1 milyon tonu bölgedeki taşeron firmalara dağıtılmıştır; 450 000 ton fuel-oil ise TPIC’e tahsis edilmiştir. TPIC, bu fuel-oilin dağıtımını yapması gerekirken, hangi amaçla, kimlerin baskısıyla elinde tutuyor... Geçen yıl ithal edilen bu fuel-oilin ton başına fon değer ve vergileri 58 000 000 Türk Lirasıdır. Bu direkt, devletimizin kasasına giren paradır. Oysaki, TPIC, bu 450 000 tonu elinde tutarak trilyonları bulan bu paraların devletin kasasına girmesine engel olmaktadır. IMF’ye avuç açtığımız, aylardır ekonomik krizin pençesinden kurtulmaya çalıştığımız, 1 kuruşa ihtiyacımızın olduğu bugünlerde, bu paraya, acaba, ülkemizin ihtiyacı yok mudur?

Hampetrolle ilgili diğer bir konu da, TPIC tarafından satın alınan hampetrolün dolum tesislerinden, TÜPRAŞ VE BOTAŞ terminallerine, karayoluyla, tankerlerle nakledilmektedir. Bu nakil işlemi için hazırlanan şartname, bilinçli olarak, bölge halkının gücünü aşacak şekilde düzenlenmiştir. Oysaki, sadece belli bir kesimin faydalanmasını sağlamak yerine, koşulların normal bir seviyeye çekilerek, herkesin istifade etmesi gereği ortaya çıkmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sonuç olarak, bölgede, şu anda durum, güneydoğunun kaderinde büyük rol oynayan, Silopi, Habur ve Şırnak menfaat üçgeninde son derece metotlu bir menfaat oluşumunun olmasıdır.

Amacım, bu kadar çarpık, bu kadar gerçeklerden uzak, yöre halkını mağdur eden ve temelde devleti milyar dolarlar seviyesinde zarara uğratan durumun ortaya konmasını sağlamaktır.

Halkımızın devletinden beklentisi; sınır ticaretinin geliştirilmesi, Habur’un devamlı halka açık tutulması, gerek vatandaşın gerekse devletin yarar sağladığı bir sisteme oturtularak bölge, ülke olarak kalkınmasıdır. Bu kadar samimî duygular içinde olan hemşerilerimizin maruz kaldığı menfî uygulamaların engellenmesi, başta devletimizin olmak üzere, herkesin yararına olacaktır.

Konuşmama son verirken, Sayın Başbakanımızın hafta sonu Şırnak’ta verdiği 2. sınır kapısı sözünün, bölgede yıllardır, bir türlü açılamayan ve sayılarını unuttuğumuz kalkınma paketlerine benzememesini temenni ediyor;Yüce Heyetinize saygılar sunuyorum.(DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN –Teşekkür ederim Sayın Değer.

Yerinizden, buyurun Sayın Tuğmaner.

MUSTAFA KEMAL TUĞMANER (Mardin)- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 3 Haziran 2001 tarihinde Sayın Başbakanımızla yaptığımız Mardin ve Şırnak gezisi, Habur Kapısı açısından çok verimli geçmiştir. Habur Sınır Kapısı, hakikaten, Güneydoğu Anadolu Bölgesinin can damarıdır, kalbidir. Sayın Başbakanımızın sayesinde, 50 000 tona düşürülen mutat depoyla getirilen akaryakıt, 75 000 tona çıkartılma sözü alınmıştır. Bugün Bakanlar Kurulu toplanmış olsaydı, bu karar alınacaktı; inşallah, çarşamba günü bu karar alınacaktır.

Sayın milletvekilimin, fueloil ve hampetrolün TPIC tarafından iyi yönetilmediği konusundaki görüşler, ilgili valiler tarafından Sayın Başbakanımıza iletilmiştir. Sayın Başbakanımız da, bu konuda Ankara’da bir toplantı yapılması gerektiğini iletmiştir.

Hepinize teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Efendim, gündeme geçiyoruz.

Sayın milletvekilleri “Sunuşlar” çok uzun olduğu için, Kâtip Üyenin oturarak okuması hususunu oylarınıza sunuyorum : Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Başkanlığın Genel Kurula Sunuşları vardır.

Cumhurbaşkanlığının bir tezkeresi vardır, okutuyorum:

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

31 Mayıs 2001

İlgi: Başbakanlığın, 31 Mayıs 2001 tarihli ve B.02.0.PPG.0.12-300-02/8710 sayılı yazısı

İstifa eden ve istifası kabul edilen Yüksel Yalova’dan boşalan Devlet Bakanlığına, yeni bir atama yapılıncaya kadar Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler’in vekâlet etmesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 113 üncü maddesi uyarınca uygun görülmüştür.

Bilgilerinize sunarım.

       Ahmet Necdet Sezer

       Cumhurbaşkanı

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi vardır, okutuyorum:

 

 

 

5 Haziran 2001

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

 

Avrupa Kıtası Habitat Global Parlamenterler Bölgesel Konsey Başkanı Peter Götz’ün vaki davetine icabetle, 5-8 Haziran 2001 tarihlerinde Amerika’nın New York kentinde düzenlenecek “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu İstanbul +5 Özel Oturumu”na İstanbul Milletvekili Türkiye Büyük Millet Meclisi Çevre Komisyonu Başkanı Ediz Hun Başkanlığında bir parlamenter heyet ile icabet edilmesi hususu Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkındaki 3620 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi uyarınca Genel Kurulun 24.5.2001 tarih ve 108 sayılı Birleşiminde kabul edilmiştir.

Anılan Kanunun 2 nci maddesi uyarınca siyasî parti gruplarınca bildirilen isimler Genel Kurulun bilgilerine sunulur.

 

Ömer İzgi

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanı

Adı Soyadı     Seçim İli

Ediz Hun    (İstanbul)

Sedat Çevik      (Ankara)

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Demokratik Sol Parti Grup Başkanlığının bir tezkeresi vardır, okutuyorum:

 

 

25.5.2001

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi: Kan. Kar. Md. 15 Mayıs 2001 tarih ve 10 260 sayılı yazısı

İlgi yazı ile istenen, Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonu üyelerimizden Adana Milletvekilimiz Arif Sezer’in üyeliği geri çekilmiştir.

Gereğini saygıyla arz ederim.

      

Aydın Tümen

Ankara

Grup Başkanvekili

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Fazilet Partisi Grup Başkanlığının bir tezkeresi vardır, okutuyorum:

 

 

 

16.5.2001

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi: Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı Genel Sekreterliği Kan. Kar. Md’lüğünün 15 Mayıs 2001 tarih ve A.01.0.GNS.0, 10.00.02-10 259 sayılı yazısı

Değişen oranlar nedeniyle Plan ve Bütçe Komisyonu üyeliğinden, Grubumuzdan Kütahya Milletvekili Ahmet Derin’in ayrılması uygun görülmüştür.

Gereğini saygılarımla arz ederim.

Bülent Arınç

   FP Grup Başkanvekili

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Bir Meclis araştırması önergesi vardır, okutuyorum:

 

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Osmaniye’nin turizm potansiyelinin değerlendirilmesi ve Osmaniye turizminin sorunlarının tespit edilmesi ve sorunların çözüm yollarının araştırılması için Anayasanın 98 nci ve Meclis İçtüzüğünün 104 ve 105 inci maddeleri gereğince bir Meclis araştırması açılmasını arz ederiz.

1.- Şükrü Ünal                  (Osmaniye)

2.- Avni Doğan                  (Kahramanmaraş)

3.- Musa Uzunkaya                  (Samsun)

4.- M. Ergün Dağcıoğlu                  (Tokat)

5.- Mustafa Geçer                  (Hatay)

6.- İrfan Gündüz                  (İstanbul)

7.- Abdullah Veli Seyda                  (Şırnak)

8.- Bekir Sobacı                  (Tokat)

9.- Osman Pepe                                    (Kocaeli)

10.- Veysel Candan                                    (Konya)

11.- Süleyman Arif Emre                  (İstanbul)

12.- Ahmet Cemil Tunç                  (Elazığ)

13.-Lütfü Esengün                                    (Erzurum)

14.-Suat Pamukçu                                    (Bayburt)

15.-Yakup Budak                                    (Adana)

16.-Nurettin Aktaş                                    (Gaziantep)

17.-Ahmet Sünnetçioğlu                  (Bursa)

18.-M. Zeki Çelik                                    (Ankara)

19.-Remzi Çetin                                    (Konya)

20.-Tevhit Karakaya                  (Erzincan)

Gerekçe:

Osmaniye İli, ekonomik yapısı itibariyle tarıma dayalı bir görünüm arz etmektedir. Son yıllarda uygulanan ekonomik politikalar, Osmaniye tarımını gerilettiği gibi, tarıma dayalı sanayi ve ticareti de olumsuz etkilemiştir. Bu durum karşısında Osmaniye’de yaratılan katma değer de azalmıştır. Osmaniye’nin gayri safî millî hâsılası, Türkiye ortalamasının çok altına gerilemiştir.

Konumu itibariyle Çukurova gibi Türkiye’nin en verimli arazisi üzerine kurulmuş, Ortadoğu’ya bağlanan kara ve demiryolları üzerinde bulunan, denizyolu bağlantısı düşünülürse İskenderun ve Mersin limanlarına yakın olan Osmaniye’nin ekonomik yaşam seviyesinin Türkiye ortalamasının altında olması düşündürücüdür.

Olumsuz ekonomik şartların tarım, ticaret ve sanayi sektörlerine darbe indirmesi; alternatif sektörlerin ekonomiye kazandırılmasını gerekli kılmaktadır.

Osmaniye ve Türkiye ekonomisine katkı sağlayacak sektörlerin başında da turizm gelmektedir. Bugün, Osmaniye birçok yönden Batı Anadolu Bölgelerinde mevcut turizm potansiyeline sahiptir. Buna rağmen, mevcut potansiyel bugüne kadar değerlendirilememiş, Osmaniye ve Türkiye, turizmin kazandıracağı ve getireceği gelişmelerden mahrum kalmıştır. Yaşanan son ekonomik kriz, Türkiye’nin her yanındaki esnaf, çiftçi, sanayici ve tüccarı bitirme noktasına getirmiştir. Bilindiği gibi, son kriz öncesi Türkiye’nin dış ticaret açığı rekor seviyesine çıkmıştır. Devalüasyon nedeniyle bu yıl içinde dış ticaret dengesinin pozitife yöneleceği beklenmektedir. Dış ticaret dengesini olumlu etkileyecek sektörlerden olan turizm sektörünün canlanması ve gelen turist sayısının çoğalması ile birlikte Türkiye ekonomisinde bir canlanma olacağı belirtilmektedir.

Doğrusu, Türkiye’nin belirli bölgelerine turizm yatırımı yapılmakta, diğer bölgeler (Osmaniye gibi) ihmal edilerek veya bunlara önem verilmeyerek bu bölgelerin turizm kapasitesinden yararlanılmamaktadır. Gerçekte belirli bölgelerin de turizm kapasitesinin sınırı olup, belirli kapasitelerden fazla gelecek turistlere yeni yerleri, bölgeleri tanıtmak ve bu bölgeleri turizme kazandırmak ve kalıcı turistik yerler yapmak kaçınılmaz olmaktadır.

Osmaniye’nin yeterince turizm potansiyeli bulunmaktadır ve bu konumdan şimdiye kadar gereği gibi istifade edilmemiştir. Osmaniye’ye gelen yerli ve yabancı turist sayısı, Türkiye ortalamasının çok altındadır.

1-   Arslantaş Açık Hava Müzesi,

2-   Tarihî Karatepe kilimleri ve kilim tezgahları,

3-   Tarihî kaleler,

4-   Arslantaş Baraj Gölü, Kalecik Baraj Gölü (su sporları turizmi),

5-   Haruniye Kaplıcaları,

6-   Açık hava tiyatrosu,

7-   Yayla turizmi (Osmaniye’nin yüzölçümünün yüzde 45’i ormanlık), (Zorkun, Olukbaşı, Almanpınarı, Yarpuz vesaire 19 yayla),

8-   Çona Çayı ve Karaçay vadileri,

9-   Diğer doğal güzellikler ve festivaller,

Osmaniye’nin turizm sektörünü önplana çıkaran yerler arasında bulunmaktadır.

Turistik yerlerin, Osmaniye’nin turizm yönünün tanıtımında yetersizlikler ve güçlükler bulunmaktadır. Turistik yerlere ulaşım güç koşullarda yapılmaktadır. Turistik yerlerin tanınmasında ve gelişiminde önemli unsur olan sosyal ve dinlenme tesisleri bulunmamaktadır. Bu noktalarda Bakanlığın harekete geçmesi gerekmektedir. Ödenek yetersizliğinden dolayı, il müdürlüğünün çabaları yetersiz kalmaktadır. Özellikle, önemli turizm merkezlerinden olan Haruniye Kaplıcalarının düzenlenmesi ve arazisi genişletilmelidir. Yaylacılığın, turizm kapsamına alınmasıyla birlikte, il turizmine bir canlılık getireceği muhakkaktır.

Osmaniye’nin turizm potansiyeli bugüne kadar değerlendirilmemiş, hem bölge hem de Türkiye ekonomisi için büyük kayıp olmuştur. Turizmin canlanmasının önündeki engel teşkil eden sorunların belirlenmesi ve gerekli tedbirlerin alınması için bir Meclis araştırması açılması faydalı olacaktır.

Yüce Meclisin takdirine sunarız.

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önerge gündemdeki yerini alacak, Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki öngörüşme, sırası geldiğinde yapılacaktır.

Kanun teklifinin geri alınmasına dair bir önerge vardır; okutuyorum:

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

1.5.2001 tarihinde vermiş olduğum 07-01/151 sıra sayılı Orman Kanununda Değişiklik Yapılması  Hakkında Kanun teklifimi geri alıyorum.

Saygılarımla.

           Işılay Saygın

           İzmir

BAŞKAN – Adalet Komisyonunda bulunan kanun teklifi geri verilmiştir efendim.

Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisi Gruplarının, İçtüzüğün 19 uncu maddesine göre verilmiş müşterek önerileri vardır.

Önce, tümünü okutup işleme alacağım, sonra ayrı ayrı okutup oylarınıza sunacağım efendim.

 

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun 5 Mayıs 2001 Salı günü (bugün) yaptığı toplantıda, Siyasî Parti Grupları arasında oybirliği sağlanamadığından, Gruplarımızın ekteki müşterek önerilerinin, Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ve teklif ederiz

Saygılarımızla.

        Emrehan Halıcı   İsmail Köse   Beyhan Aslan

DSP Grup Başkanvekili MHP Grup Başkanvekili ANAP Grup Başkanvekili

Öneriler:

1- Gündemin Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler Kısmının 19 uncu sırasında yer alan 579 sıra sayılı kanun tasarısının, bu kısmın 10 uncu sırasına, 217 nci sırasında yer alan 608 sıra sayılı kanun tasarısının 11 inci sırasına alınması önerilmiştir.

2- Genel Kurulun 5 Haziran 2001 Salı günü 15.00-19.00; 20.00-24.00; 6 Haziran 2001 Çarşamba ve 7 Haziran 2001 Perşembe günleri 14.00-20.00 saatleri arasında çalışması; 5 Haziran 2001 Salı ve 6 Haziran 2001 Çarşamba günleri sözlü soruların görüşülmemesi, 5 Haziran 2001 Salı günü (10/12) ve (10/124) esas numaralı Meclis araştırması önergelerinin görüşmelerinin tamamlanmasından sonra kanun tasarı ve tekliflerinin görüşülmesi, 6 Haziran 2001 Çarşamba günü gündemin 10 uncu sırasına kadar olan tasarı ve tekliflerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışma süresinin uzatılması önerilmiştir.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, aleyhinde söz istiyorum.

BAŞKAN – Efendim, sizden evvel, aleyhinde Sayın Bülent Arınç söz istediler.

Sayın Arınç, buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum, çalışmalarımızın hayırlı olmasını diliyorum.

Hükümet ortağı partiler, müştereken bir öneri getirdiler, Danışma Kurulunda beraberlik sağlanamadı. Bu öneriye niçin karşı olduğumuzu birkaç cümleyle ifade etmek istiyorum.

Takip ederken belki dikkatlerden kaçmıştır, bu önerinin özünde şu var: Bugün 15.00-19.00, 20.00-24.00 saatleri arasında çalışacağız. Bugün iki Meclis araştırması önergesi görüşülecek. Bunlardan biris,i Emekli Sandığıyla ilgili bir Meclis araştırması önergesiydi, yarım kaldı, o bitirilecek. Bir diğeri de, bir değerli arkadaşımızın ve arkadaşlarının verdikleri Bitlis-Ahlat’la ilgili bir araştırma önergesidir, o da bugün görüşülecek. Takiben, geçtiğimiz haftalardan bugüne devam eden Radyo Televizyon Üst Kuruluyla ilgili tasarının görüşülmesine devam edilecek. Yarın 14.00’te başlayacak çalışmalar, RTÜK tasarısının bitimine kadar, saat konulmaksızın devam edecek. perşembe günü de Kamu Görevlileri Sendikaları Kanun Tasarısının görüşülmesine başlanacak.

Değerli arkadaşlarım, Millî Savunma Komisyonundan gelen iki tasarıya öncelik verilmektedir. Bunlardan birisi, Türk Silahlı Kuvvetlerinde İstihdam Edilecek Sözleşmeli Subay ve Astsubaylar Hakkında Kanun Tasarısı 10 uncu sıraya, Askerlik Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı da 11 inci sıraya alınmaktadır. Bu kanun tasarılarına öncelik verilmesine rağmen, bu hafta görüşülmeyeceği ve perşembe günü, daha arka sıralarda yer alan Kamu Görevlileri Sendikaları Kanun Tasarısına başlanacağı da, hükümet ortağı partilerin grup başkanvekilleri tarafından ifade edilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, böyle bir düzenlemeye şu açıdan karşıyız: Bildiğiniz gibi, öneri kabul edildiği takdirde, RTÜK’le ilgili tasarının görüşülmesinde üçüncü haftaya başlanacaktır; yani, RTÜK tasarısı, Meclisimizin gündemini üç haftadan beri meşgul etmektedir. Bu tasarının niçin bu dönemde getirildiği, hiçbir acil ve gerekli sebep olmadan görüşülmeye başlandığı, maddeler ve önergeler üzerindeki konuşmalar sırasında defalarca ifade edilmiştir, Genel Kurulunda bilgileri dahilindedir. İnat ve ısrarla, bu hafta da, RTÜK mutlaka bitirilecektir, düşüncesiyle, yarın, çalışma saatleri, bu tasarının bitimine kadar uzatılmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, zaman zaman karar ve toplantı yetersayıları, hükümet ortağı partilerin milletvekilleriyle birlikte, sağlanamamakta ve çalışma süresi yarıda kalmaktadır. İştahsız, isteksiz, gerçekte karşı çıkan; ama, içeride oylamalar sırasında düşüncesinin aksine oy kullanmak mecburiyetinde olduğunu ifade eden pek çok milletvekili arkadaşımız, bu tasarının geri çekilmesini beklemekte; ancak, liderler, bu tasarının mutlaka çıkması konusunda kendi gruplarına, doğrudan veya dolaylı baskı yapmaktadır.

İçinde yaşadığımız krizin ve bu krizden çıkış sebeplerinin hiçbirisi, bu tasarının içerisinde mevcut değildir; güncel değildir, önemli değildir, makul değildir, haklı değildir ve sadece, bu tasarıyı getiren hükümet ortağı partilerin sayın genel başkanlarından –belki hepsini de itham etmek doğru değil- bazılarının arzu ettiği bir tasarıdır. Bu tasarıya, RTÜK’ün kendisi karşıdır, milletvekillerimizin büyük çoğunluğu karşıdır, bakanlar karşıdır, kamuoyundan büyük bir tepki vardır, ulusal kanallar, yerel televizyon kanalları, radyolar tepkilidirler, basın çalışanları tepkilidirler; böylece bir sansür yasasının getirildiği ve bunun özerkliği ortadan kaldıran bir yapılanmaya doğru gittiği, alabildiğine ağır cezalarla basının gerçekte yok sayılmaya çalışıldığı bir tasarıyla karşı karşıyayız. Fazilet Partisi adına, bunun görüşülmesine hiçbir şart altında evet demiyoruz. O yüzden, prensip olarak, böylesine zorlama ve dayatmayı bünyesinde bulunduran ve onbeş günden beri takip ettiğimiz şekilde, Genel Kurulun da gerçekte reddettiği bir tasarının geri çekilmemiş olmasını bir talihsizlik olarak kabul ediyoruz.

Değerli arkadaşlarım, ikinci ifade edeceğim konu, Millî Savunmayla ilgili iki kanun tasarısının ön sıralara alınmış olmasıdır. Sayın Millî Savunma Bakanı, geçtiğimiz haftalarda grupları ziyaret ederek, bu konuda bilgi sunmuşlardır; kendilerine müteşekkirim. Ancak, bu kanun tasarıları, şu veya bu sebeple, bu hafta görüşülmeyecektir. Bunun yerine, henüz komisyonlardan gelen, öncelik sırası alan Kamu Görevlileri Sendikaları Kanun Tasarısı görüşülecektir.

Basılı gündeme baktığımız zaman, acilen görüşülmesi gereken başka kanun tasarıları da dikkatimizi çekiyor.

Bakınız, yarım kalan bir tasarı var. Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri İzleme Kurulları Kanunu Tasarısı. Bildiğim kadarıyla, 4 üncü maddesinde görüşmeler yarım kaldı; onbeş günden beri, RTÜK sebebiyle de tekrar başlanamıyor.

Şimdi, halk arasında “bu ne perhiz, bu ne lahana turşunu” denen sözü hatırlamak mümkündür; çünkü, bildiğiniz gibi, bu yarıda kalan tasarı, bir üçlü tasarılar demetinin parçasıydı. Önce, Terörle Mücadele Kanununun bir maddesi değiştirildi; arkadan, infaz hâkimliği kurulmasıyla ilgili kanun geldi. Cezaevleri ve izleme kurullarının teşekkülü de aynı bütünlük içerisinde düşünülmüştü. Dolayısıyla, Türkiye’nin gündeminde acil olarak görülen cezaevleri meselesinin çözümü, eğer, bu kanunun çıkmasına ve yasal düzenleme yapılmasına bağlıysa, bu, RTÜK’ten de önemlidir başka şeylerden de önemlidir. Niçin, Adalet Bakanı, kendi tasarısına sahip çıkmıyor, bunu görüşmüyor? Her gün, cezaevlerinde şu kadar insan öldü diye kamuoyunda büyük tepkiler varken ve bir taraftan da tartışmalara, yurt dışından gelen birtakım parlamenterler ve birtakım kurum ve kuruluşlar katılıyorken, Türkiye’nin bu konuda ihmalde ve hatta kasıtta bulunduğu ileri sürülüyorken, bir yasal düzenlemenin geciktirilmesi ve onun önüne başka tasarıların getirilmiş olmasını fevkalade yanlış buluyorum.

Basılı gündemin ikinci maddesinde -uzundur, sadece başını okuyacağım: “Emekli Sandığı Kanunu ve Nakdî Tazminat Aylık Bağlanması...” diye devam ediyor- haftalardır konuşulmayan, üzerinde durulmayan bir tasarı daha var. Bu da şehitlerin, gazilerin dul ve yetimleriyle maaşlarının düzenlenmesi konusudur. Bildiğiniz gibi, geçtiğimiz ağustos, eylül aylarında, kararnameyle düzenlenmişti; ama, önce Yetki Kanununun, daha sonra buna bağlı olarak çıkarılan kararnamelerin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi üzerine, gruplar süratle bir araya geldiler, bu düzenlemenin yapılması gereği üzerinde durdular; ancak, görüyoruz ki -içerisinde bizim grup başkanvekili arkadaşlarımızla birlikte diğer grup başkanvekillerinin imzası vardır, ama- bugün, şehitlerimizin, dul ve yetimlerin, gerçekten hayat standartları içerisinde maaşlarını artırabilecek olan bu tasarının görüşülmesine maalesef başlanamamaktadır.

Hayvanları Koruma Kanunu Tasarısı, Çiftçi Mallarının Korunması Hakkında Kanun Tasarısı, Karayolu Taşıma Kanunu Tasarısı da gündemde yer almakla birlikte, maalesef, bunlar da henüz görüşülmeye başlanamamıştır.

Değerli arkadaşlarım, gündemde yerini alan ve haftalar öncesinden acil olduğu üzerinde arkadaşlarımızın ikaz edildiği ve görüşmesinin yapılıp yasalaşması üzerinde de mutabık kaldığımız pek çok tasarının görüşülmesine başlanamıyor; ama, maalesef, RTÜK görüşülmeye devam ediliyor ve bunda ısrar ediliyor. Kamuoyunun dikkatini hükümetin bu yanlışı üzerine çekmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, gündemin 13 üncü sırasında yer alan ve bugünkü düzenlemeyle 15 inci sıraya düşecek olan Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu Tasarısının görüşülmesine gelince, bu, önemli bir tasarıdır ve memurlar bunu bekliyorlar. Bu Parlamentoda da, yıllardan beri bu tasarının çıkarılması konusunda adımlar atılmıştır; hatta, görüşmeler sırasında da geri çekilmiştir. Bunun sorumlusu, ne geçmişte ne bugün, bizim temsil ettiğimiz siyasî partiler olmadı.

Biz, kamu görevlilerinin kanun tasarısının; yani, sendikalaşmaları konusundaki kanun tasarısının yeterli biçimde düzenlenmesini istiyoruz; yani, toplusözleşmeden başlayarak, sendikaları bir dernek hüviyetinden kurtaracak, gerçekten bir sosyal sınıf olarak çalışan memurların ve sözleşmelilerin haklarını görüp gözetecek bir kanun olarak çıkmasını istiyoruz; yani, yıllar sonra bu önümüze geldiyse, en mükemmel şekliyle çıkmasını temin etmek, bizim Parlamento olarak görevimizdir.

Bildiğiniz gibi...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

BÜLENT ARINÇ (Devamla) - ... öncelikle Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonunda görüşüldü, bir düzenleme yapıldı; daha sonra Plan ve Bütçe Komisyonuna gitti, birtakım etkilerle, bu tasarı, maalesef, o komisyondan gelen şeklinden farklı olara düzenlendi.

Bu konunun tarafları olan sendikalar var; hiç birisini, diğerinden farklı bir konuma oturtamayız; hepsi, memurları, çalışanları temsil ediyorlar ve ileriye sürdükleri çok haklı, çok gerekçeli sebepler var. Şu anda, bu sendikalardan sadece birisinin takip ettiği ve bu şekilde çıkmasını arzu ettiği bir tasarıya, yine aynı taraftaki iki sendika, haklı gerekçelerle karşı çıkmaktadır. Dolayısıyla, çalışma barışının kurulabilmesi, sosyal taraflarla birlikte Parlamentonun, bu tasarıyı, yeterince ele almasına bağlıdır.

Bu konuda uzlaşma çalışmaları devam ederken, yangından mal kaçırırcasına, bunu, Perşembe günü görüşmeye başlamak veya bitirilmesi için görüşmeye devam etmek, bizce doğru ve haklı sayılamaz. Kanun, bu şekliyle çıkarsa, eksik olarak çıkacaktır, yanlış olarak çıkacaktır; ne tarafları tatmin edecek ne de Parlamento, memurların, sendikalaşmasında önemli bir kazanım oldu diye sevinebilecektir.

Dolayısıyla -bugün Danışma Kurulunda da arkadaşlarımdan ricamız oldu- bu konuda, sendikalar arasında ve Parlamentodaki partiler arasında bir mutabakat sağlayabiliriz, bunun için zamana ihtiyacımız var. Bu çalışmalar bitirildikten sonra, eğer bir uzlaşma söz konusu olacaksa, bunu bir temel kanun olarak görüşmek de mümkün veya aynı şekilde, süratle görüşülmesine başlamak ve bitirmek de mümkün. Ancak, bu düşünce ve ifadelerimize, maalesef, diğer hükümet ortağı partilerin yanaşmadığını gördük. Dolayısıyla, bu şekilde ele alınmasına da, biraz evvel arz ettiğim gerekçelerle, karşı çıktığımızı ifade ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin gündeminde kriz var, krizin derinleşmesi var. Bu konuda alınan ve yeterince tartışılmayan kararlar maalesef yetersiz ve açıklıkla bilinmiyor ve geçtiğimiz günlerde, bir Sayın Bakanın sözleri bahane edilerek yeniden borsaların düştüğü, maalesef, faizlerin arttığı ve doların yükseldiği ifade edildi. Sadece birkaç söz ve davranışla bile yerinden oynayan dengelerin bugün iyice tespit edilemediği ve bu konuda yeterince bir çalışma yapılmadığı ortaya çıkıyor.

BAŞKAN – Sayın Arınç, toparlar mısınız efendim?

BÜLENT ARINÇ (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkanım.

Dolayısıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi önemli yapısal ve kurumsal çalışmaları süratle yerine getirmek ve bu yangını söndürebilmek amacıyla, aylarca öncesinden, acil kanunlar veya krizi çözebilecek düzenlemelere odaklanmıştı. Üç haftadan beri, Türkiye Büyük Millet Meclisi RTÜK’e kilitlenmiştir. Görülüyor ki, bundan sonra da, üzerinde uzlaşma olmayan, mesela, kamu görevlileri sendikasına kilitlenecektir; temmuza da şu anda çok az bir zaman kalmıştır.

Hükümet ortağı partilerin insafla ve vicdanla hareket etmelerini, makul düşünmelerini ve Parlamentomuzun, verimli çalışmalar yaparak ülkemizi bu sıkıntılardan kurtarmasını diliyor, hepinize saygılar sunuyorum. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Aleyhte ikinci söz, Sayın Turhan Güven’de; buyurun Sayın Güven. (DYP sıralarından alkışlar)

 

TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Doğru Yol Partisi Grubu adına, hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Bir süreden beri ağızlardan düşmeyen bir laf: Tasarruf, tasarruf, tasarruf... Peki, tasarruf deyince, nereden başlamak lazım acaba; nasıl örnek vereceksiniz millete? Evvela, hükümetten tasarruf etmeyle başlamak lazım; çünkü, bakınız, şu gündem, kâğıt tasarrufu olsa 17-18 sayfa; ama, hükümet hiçbir şeyi dikkate almadığı için 58 sayfa... Demek, evvela, kâğıttan tasarruf yapmak istiyorsanız, şu denetim günlerini gündeme getirin. 600-700 küsur soru var burada; evvela bunların bir cevabını hükümet verir, otuz kırk sayfadan tasarruf edersiniz, kâğıt tasarrufu olur. Devletin parası da bu kâğıtla birlikte çarçur edilmemiş olur. Tasarruf mu diyorsunuz; işte, şurada genel görüşme ve Meclis araştırmaları var. Bakınız, kaç sayfa; bunlara lütfedip de bir cevap vermek varsa veya şurada görüştürmek varsa, gelin, şunları görüştürelim; bunları gündemden kaldıralım. Meclis, aslî görevi olan denetimini icra etsin, ifa etsin burada. O zaman, tasarrufu da millete biz göstermiş olalım. Bunları yapmıyorsunuz. Denetimi yok ettiniz. Her hafta pazartesi günü saat 13.00’te, eğer, işiniz aceleyse saat 11.00’de Danışma Kurulunu toplantıya çağıracaksınız, o haftanın gündemini her hafta değiştireceksiniz. Bunun ciddiyetle uzaktan yakından bir ilgisi var mı değerli milletvekilleri?! Cumhuriyet tarihinde, her hafta Danışma Kurulu toplanıp da, böyle, durmadan gündem değiştirilmesi hiç görülmedi; ama, bir inat var. Sizin de tasvip etmediğiniz, onaylamadığınız bir kanun tasarısı tam onbeş gündür bu Mecliste. İçinizden buna ret vermek geliyorsa onu yapın... Onu yapın... Bazılarının Türkiye’de yapmak istediklerini değil, milletin istediklerini yapın.

Değerli milletvekilleri, siz, kendi elinizle hür iradenizi yürütmenin emrine vermeye imkân yaratmayın. Hani, kuvvetler ayrılığı prensibi nerede kaldı? Meclisi fason kanun üretir hale getirmeye kimsenin hakkı yok değerli milletvekilleri. Birileri istiyor diye kanun çıkarılmaz; gerektiği için ve millete yararı olacağı inancıyla kanunlar getirilir. Siz, ama, uzun süreden beri, kendi iradenizi ve kendi oylarınızı daha değişik yönde kullanma durumunda kalıyorsunuz. Hükümet, evvela getirdi, çıkardı; “yanlış” dedi, bir daha getirdi; mesela, Bankalar Kanununda olduğu gibi. Derken Türkiye’ye bir Derviş geldi. Bu defa, dikkat edin, Büyük Millet Meclisinin kanunlarını değil, Derviş’in kanunlarını çıkardık. bakanlarınız bile “Derviş kanunu” diye isimlendiriyor onları. Hiç kimse “bu Meclisin, Türkiye Cumhuriyetinin, Meclisin çıkardığı kanun” demiyor artık. Siz, niye kendi iradenizi başka şekilde yansıtmaya çalışıyorsunuz.

Şu üstkurullar olayı. Kurul, kurul, kurul... Meclis, niye kendi iradesini, kendi hakkını, kendi yetkisini ve kendi görevini başkasına devrediyor?! Değerli milletvekilleri, yapmayın! İşte, RTÜK Kanunu bunlardan birisi. Bu Mecliste iktidar her zaman olur, bir ülkede de iktidar her zaman olur; ama, orada muhalefet yoksa, orada demokrasi yoktur. RTÜK Kanunu hazırlanırken iktidarıyla, muhalefetiyle demokrasinin örneği verilerek bir kanun çıkarılmış ve 9 üyenin belirli bir bölümü hükümete, bir bölümü muhalefete tahsis edilmiştir. Siz, bundan vazgeçeceksiniz ve ısrarla vazgeçmek niyetindesiniz. Bu kanunun uygunluğunu, uygulanabilirliğini içinize sindiremediğiniz halde veya bütün bir kamuoyu için değil de sadece birkaç kişi için olduğunu bile bile bu kanuna oy vermek, bu Meclise yakışmayan bir olaydır diye düşünüyorum.

Değerli milletvekilleri, bu nedenle, bu kadar önemli konular varken, hapsen tazyik kararları köylünün kapısını çalmışken, ellerine kelepçe vurulduğu iddiaları ve gerçekleri varken, Ziraat Bankasına olan borçlarını ödeyemedikleri bir gerçek içindeyken, Halk Bankasına olan esnaf borçları ödenmezken, çıkardığınız 300’lerden sonra, tekrar normal hale değil de, 65’lere getirince kendinize övünme payı ayırırken, bunlar dururken, bunlar için kanun çıkarmak varken, bunların, Türk vatandaşının mevcut durumunu daha iyileştirmek gerekirken, bunları bir tarafa bırakacaksınız; ama, ısrarla bazı kanunları çıkaracaksınız. Şimdi, bakınız -biraz evvel Sayın Arınç da ifade buyurdular- Millî Savunma Bakanı arkadaşımız, çok centilmen, nazik bir insan. En azından, bu Meclisten geçirmek istediği kanun tasarılarını getirip anlatma ihtiyacını hissediyor, nezaketini gösteriyor. Bunu birkaç defa da yaptı; geldi, bize, altı tane kanun tasarısının, önemini binaen geçmesinin uygun olacağını ifade etti. Kendisine de onay verdik, biri hariç ve bunu da açıkyüreklilikle söyledik, o da açıkyüreklilikle kabul etti; ama, bugün Danışma Kurulu toplantıya çağırıldı; millî savunmayla ilgili iki tane kanun tasarısını 10 ve 11 inci sıraya alıyoruz; güzel; ama, arkadan diyoruz ki, biz bunları görüşmeyeceğiz. Geçen hafta Danışma Kurulunda bizim getirdiğimiz kanun tasarısının perşembe günü görüşülebileceğini ifade buyuruyorlar arkadaşlarımız. Peki, o zaman, niye bunları getiriyorsunuz, göstermelik olsun diye mi?! Eğer, bunların, kamuda çalışan memur sendikalarıyla ilgili tasarının önceden görüşülmesini istiyorsanız, biz, hatta, şu RTÜK ile ilgili tasarıyı da keselim, onu görüşelim dedik. Onu kabul edin...  Gelin, onu kabul edin.

İBRAHİM YAŞAR DEDELEK (Eskişehir) – Sayın Güven, merak etmeyin, tatile kadar hepsi çıkacak.

TURHAN GÜVEN (Devamla) – Ben merak etmiyorum, merakım sizler için; çünkü, ilerde bana merak etme diye soru soramayacak halde olacaksınız.

Değerli arkadaşlarım, bakın, olay şu: İki yıldan beri bekliyor bu kanun tasarısı. Temel kanun mu; temel kanun. Kabul ediyoruz; çünkü, milyonlarca memuru ve onun çevresini ilgilendiren bir kanun tasarısı mı; tamam, getirin; ama, önüne iki tane tasarı koyacaksınız, hiçbir gerekçe göstermeyeceksiniz ve diyeceksiniz ki, o gün Millî Savunma Bakanının başka işi varmış da, biz, bunu yine koyalım. Bu, sadece gündemi doldurmadır. Yapmayın... Yapmayın... Asıl maksadınızı söyleyin. Gece saat 24.00’de kadar çalışma, bitinceye kadar çalışma...

Değerli arkadaşlarım, eğer sizler de güvenmiyorsanız, inanmıyorsanız... Zaten gelmiyorsunuz, en disipline edilmiş parti görüntüsü veren partili arkadaşlarımız bile, salona artık itibar etmiyorlar, iltifat etmiyorlar, onlar bile artık gelmiyorlar ve bir oylamada yüreğini ortaya koyabilen 13-14 basın mensubu arkadaşlarımız çıkıyor -oradan gelen  milletvekili arkadaşlarımız var- onlar yüreklerinden gelen şeyi ve görevlerini yapıyorlar.

Yine, biliyorsunuz, basında, bugüne kadar 4 000 yaklaşan genç, fikir adamı niteliğini haiz pırıl pırıl insanların görevlerine son verildi. Niye; bu ekonomik sıkıntı... Daha dün bir yerden 11-12 arkadaşımız görevinden çıkarıldı, işinden çıkarıldı. Gelin, bunlara çare arayalım. Aş ve iş vermek, Anayasaya göre devletin görevidir. Devletin temsilcisi hükümet mi; hükümet bunlarla meşgul olmalıdır. Hükümet birileri için kanun çıkarma yerine, birilerinin peşine takılma yerine, gelin, bu kanunları çıkarmak için gayret göstersin; canı gönülden biz de destek verelim; çünkü, bu memlekette, her “Türk vatandaşıyım” diyebilen insanın, yüreğinde sızı bırakmamak lazım. Aş ve iş istiyorsa, onlara aş ve iş bulma mecburiyetindesiniz; ama, siz, başka konularla ilgilenirseniz, yani, ehemmi mühime tercih olayını gündeme getirirseniz, ne olacağını ilerideki günler gösterir; çünkü, bu, yürümüyor. Bu iş, böyle, yürümüyor... Bunu, böyle kabul etseniz de, etmeseniz de yürümüyor. Bir kere daha, bu devleti, bu milleti bir yere toslatmaya, hiç kimsenin hakkı yoktur. İleriki günlerde, gelecek günlerde, “ben, efendim, ne yaptımsa, karşımdaki insanlar dinlemedi, bu nedenle ayrıldım da, siyasî hayata geçiyorum” diyebilecek olan insanların yanında, “ne yapalım kardeşim, bundan da bir şeyler ummuştuk da, bütün görevlerimizi buna tevdi etmiştik de, bu da beceremedi” demek hakkına ve lüksüne sahip değilsiniz. Onun için, gelin, tedbirleri şimdiden alalım.

Hepimiz bu memleketin çocuğuyuz. Bu memleketin çocuğu olmak gibi bir itibarlı noktada, hepimize düşen de bir itibarlı görev vardır; doğruları araştırmak, doğruları bulmak.

Hepinize saygılar sunuyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Öneriler üzerinde lehte söz talebi var mı efendim? Yok.

YAKUP BUDAK (Adana) – Karar yetersayısının aranılmasını istiyoruz efendim.

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Sayın Başkan, karar yetersayısının aranılmasını istiyorum.

BAŞKAN – Önerileri tek tek okutup, oylarınıza sunacağım:

Öneriler:

1- Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının 19 uncu sırasında yer alan 579 sıra sayılı kanun tasarısının, bu kısmın 10 uncu sırasına, 217 nci sırasında yer alan 608 sıra sayılı kanun tasarısının 11 inci sırasına alınması önerilmiştir.

BAŞKAN – Kabul edenler... Kabul etmeyenler...

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Sayın Başkan, üç kişi karar yetersayı istedi...

BAŞKAN – Biliyorum efendim...

Karar yetersayısı olmadığından, birleşime 10 dakika ara veriyorum.

       Kapanma Saati: 16.07

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 16.25

        BAŞKAN: Başkanvekili Mustafa Murat SÖKMENOĞLU

             KÂTİP ÜYELER: Yahya AKMAN (Şanlıurfa), Melda BAYER (Ankara)

        -----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 112 nci Birleşimin İkinci Oturumunu açıyorum.

 

 

 

BAŞKAN – Bir önceki oturumda, Grup önerisinin 1 incisinin oylanmasında karar yetersayısı bulunamamıştı. Şimdi, 1 inci öneriyi tekrar oylarınıza sunup, karar yetersayısı arayacağım: Öneriyi kabul edenler... Kabul etmeyenler... Öneri kabul edilmiştir.

2 nci öneriyi okutuyorum:

2- Genel Kurulun 5 Haziran 2001 Salı günü 15.00-19.00; 20.00-24.00; 6 Haziran 2001 Çarşamba ve 7 Haziran 2001 Perşembe günleri 14.00-20.00 saatleri arasında çalışması; 5 Haziran 2001 Salı ve 6 Haziran 2001 Çarşamba günleri sözlü soruların görüşülmemesi, 5 Haziran 2001 Salı günü (10/12) ve (10/124) esas numaralı Meclis araştırması önergelerinin görüşmelerinin tamamlanmasından sonra kanun tasarı ve tekliflerinin görüşülmesi, 6 Haziran 2001 Çarşamba günü gündemin 10 uncu sırasına kadar olan tasarı ve tekliflerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışma süresinin uzatılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Öneriyi oylarınıza sunuyorum efendim: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Öneri kabul edilmiştir.

İçtüzüğün 37 nci maddesine göre verilmiş, 3 adet doğrudan gündeme alma önergesi vardır; ayrı ayrı okutup, işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım:

İlk önergeyi okutuyorum:

 

 

1.- Sıvas Milletvekili Musa Demirci’nin, Tarımsal Alt Yapı ve Sulama Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Teklifinin (2/351), İçtüzüğün 37 nci maddesine göre doğrudan Gündeme alınmasına ilişkin önergesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

(2/351) esas nolu Tarımsal Alt Yapı ve Sulama Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Teklifim havale edildiği komisyonlarda 45 günlük süre geçmiş olmasına rağmen görüşülmemiştir.

İçtüzüğün 37 nci maddesine göre doğrudan gündeme alınabilmesi için gereğinin yapılmasını saygılarımla arz ederim.

                                                             Musa Demirci

                                                                  Sıvas

BAŞKAN – Önerge üzerinde, Sayın Musa Demirci; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

MUSA DEMİRCİ (Sıvas) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Tarımsal Alt Yapı ve Sulama Genel Müdürlüğünün yeniden kurulması için hazırladığımız kanun teklifi, ilgili komisyonlarda zamanında görüşülmediği için, İçtüzüğün 37 nci maddesine göre doğrudan gündeme alınması için huzurlarınıza getirdim.

Huzurlarınıza getirdiğim kanun teklifi, Toprak Kanunu Teklifidir. Bu bakımdan, bütün insanlarımızı, halkımızı yakından ilgilendiren bir tekliftir. Milletimiz, toprağı “toprak vatandır, toprak anadır ve toprak canlıdır” şekliyle mütalaa etmektedir, tarif etmektedir. Bazı ilim adamları toprağı şöyle tarif ediyorlar: Toprak, kayaların ve organik maddelerin parçalanması sonucu oluşan, oluşması yüzyıllar süren, biyolojik ve genetik kaynaklarla bitkilere yaşama, beslenme ve gelişme ortamı oluşturan, hayatın düzenli sürmesini sağlayan, yok edilebilir, bozulabilir canlı bir kaynaktır.

Değerli milletvekilleri, canımızdan aziz bildiğimiz topraklarımızın yeniden üretilmesi, yeniden kazandırılması imkânsızdır. Bu bakımdan, muhafaza edilmelidir ve mutlaka, bir kanunla korunmalıdır. Ancak, asırlardan beri, topraklarımız, yanlış kullanım sonucunda, erozyonlarla elden çıkmaktadır; diğer bir deyimle, maalesef, topraklarımız, gözümüzün önünde, ayağımızın altından kaymaktadır.

Değerli milletvekilleri, yılda 500 milyon ton toprak erozyon ve buna benzer yollarla kaybolmakta ve ülke topraklarını, ülkeyi terk etmektedir. Bu bakımdan, hiçbir arkadaşımızın buna seyirci kalması mümkün değildir. Topraklarımızı korumak, geliştirmek ve verimli kılmak için, mutlaka, yasal düzenlemeye gidilmesi zarureti vardır.

Değerli milletvekilleri, toprağın suyla münasebetlerini bir örnekle açıklamak istiyorum. Bildiğiniz gibi, GAP, proje olarak milletimizin gururudur ve milletimizin her ferdi, GAP’la iftihar etmektedir. Atatürk Barajı bitti; 26 kilometre uzunluğunda, çift olarak iki tünel hizmete açıldı; Harran Ovası suya kavuştu. Bu mutluluğu, millet olarak hepimiz yaşadık. Asırların susuz ve kavrulmuş toprakları suya kavuştu; ama, gelin, görün ki, suyun iyi kullanılmaması neticesinde, toprakta drenajın yapılmaması ve arazide tesviyenin olmaması yüzünden, maalesef, 3 000 dekar arazi, bugün, çoraklaşmış ve 3 000 dekar arazi elden çıkmıştır. Dikkatinizi şuraya çekmek istiyorum: Dün, susuzluk nasıl bir felaketse; bugün, suyun yanlış kullanılmasından, iyi kullanılmamasından dolayı büyük bir felaketle karşı karşıyayız. Bu bakımdan, mutlaka, toprak yasasının çıkması lazım ve toprak muhafaza tedbirlerinin alınması gerekir.

Topraklarımızın, mutlaka, yalnızca Harran Ovasında değil, Anadolu’nun her zemininde muhafaza edilmesi gerekir. Anadolu’nun her zemini, hem rüzgâr erozyonuna hem de sel ve buna benzer erozyonlara açıktır. Gün olmuyor ki, ülkemizde bazı sel felaketlerini hep beraber yaşıyoruz ve üzülüyoruz. Öyleyse, millet olarak buna seyirce kalamayız, milletvekilleri olarak buna seyirci kalamayız. Mutlaka, tedbirler alınmalıdır, toprak muhafaza tedbirleri alınmalıdır.

Bakınız, 1959 yılında, Toprak Su Kanunu çıkmış. Hakikaten, o kanunla beraber, ülkemizde çok önemli toprak muhafaza tedbirleri alınmış; ama, hangi sebeplerden bilinmez, 1984 yılında, Toprak Su Kanunu lağvedildi. O günden bugüne, ülkemizde, böyle, gözle görülür, elle tutulur bir toprak muhafaza tedbiri alınamadı. Bu bakımdan, yeniden bu teşkilatın kurulması lazım; yeniden topraklarımıza sahip çıkılması gerekir diyorum...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MUSA DEMİRCİ (Devamla) – Sayın Başkanım...

...ve mutlaka, bu kanun teklifinin gündeme alınması, kanunlaşması da önemli değil, kanunlaşmasının yanında, ülkemizde, topraklarımızın korunması bakımından millî seferberliğin ilan edilmesi lazım. Bugün, Tarım Bakanlığının bir hazırlığı var, biliyorum; toprak su teşkilatını şu anda bünyesinde barındıran Köy Hizmetlerinin bir hazırlığı var ve en önemlisi de, TEMA Vakfının bu konuda hazırlamış olduğu kanun taslakları var. Bunlar birleştirilmek suretiyle, mutlaka topraklarımızın korunması gerekir diyorum.

Teklife desteklerinizi bekliyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sağ olun efendim. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Eskişehir Milletvekili Sayın Necati Albay; buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

 

 

 

 

 

 

 

 

NECATİ ALBAY (Eskişehir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sıvas Milletvekilimiz Sayın Musa Demirci’nin tarımsal alt yapı ve sulama genel müdürlüğü teşkilat ve görevleri hakkında kanun teklifinin İçtüzüğümüzün 37 nci maddesine göre doğrudan gündeme alınmasına ilişkin önergesi üzerinde söz almış bulunuyorum; sizleri saygıyla selamlıyorum.

Su ve toprak ayrılmaz bir ikilidir; hayat bunların varlığıyla olasıdır. Eğer, su ve toprak kontrol edilebilir, belirli bir rejime bağlanabilirse, insanlık bundan elbette büyük hizmetler alacaktır, yararlanacaktır.

Değerli milletvekilleri, ülke toprakları gerçekten kutsaldır, ihmal edilmemesi lazımdır. Ülke kaynaklarımızı, alabildiğince, kullanılabilir son noktaya kadar doğru bir şekilde kullanmak zorundayız. Yurdumuzun nüfusu her yıl artmaktadır. Artık, bu çağda topraklarımız genişlemeyeceğine göre, mevcut kaynaklarımıza sahip çıkmak zorundayız.

Değerli arkadaşlarım, yurdumuzda, elbette ihtiyaçtan doğan ve 1960’lı yıllardan itibaren, toprak su teşkilatı adı altında bir kuruluşumuz vardı. Bu teşkilat, tarla içi hizmetlerin verilmesinde köylümüze çok büyük hizmetleri dokunmuştur. Küçük çapta sulamaların yapılması, tarla içi hizmetlerinin developmanı ve köylümüze toprak ve suyun bilinçli bir şekilde, azamî derecede nasıl yararlanacağını öğreten ve bu konuda çok başarılı olmuş bir kuruluşumuzdu. Maalesef, 1984 senesinde bu kuruluş kapatıldı. Bu kuruluşumuz “Köyişleri Bakanlığı” adı altında dört genel müdürlükten oluşuyordu. Köyişleri Bakanlığının bünyesinde Toprak Su Teşkilatı, YSE Teşkilatı, Toprak İskân ve Kooperatifler Genel Müdürlüğü vardı. Biz, bu bakanlığı kapatarak, bugün “Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü” adı altında sadece tek genel müdürlüğe sığıştırdık; ancak, hizmet verilemez noktaya gelindi. Bu kuruluşumuz, maalesef, siyasîlerin elinde, zamanla istihdam merkezi haline de dönüştü. Bunu hepimiz yakından biliyoruz.

Türkiye topraklarının bu şekilde sahipsiz kalması, sularımızın kontrol edilememesi, elbette, ülkemiz insanlarının yararına değildir. Zaman zaman, yurdumuzda pek çok sel felaketi yaşıyoruz ve bunlarla, biz insanlar üzülüyoruz. Burada eksik olan şu var... Akarsularımızı kontrol altına almak, topraklarımızın erozyonla denizlere taşınmasını önlemek, elbette, bizim birinci görevimizdir.

Anadolu, bugün, çıplak kalmıştır. Mevcut su toplama havzalarımız bakımsız ve ilgisizdir. Eğer, su toplama havzalarında, biz, gerekli altyapı çalışmalarını yaparsak, hem su kaynaklarına kavuşacağız hem de toprak erozyonunun önüne geçilmiş olacak.

Değerli Milletvekili Arkadaşımız Musa Demirci’nin getirmiş olduğu bu teklif yerindedir; bu teklifi elbirliğiyle desteklememiz gerekir.

Yurdumuzun sulanabilir arazi potansiyeli 8 milyon hektardır; ancak, biz, bunun, bugüne kadar yüzde 45-50’sini sulayabilmişiz. Potansiyelimiz vardır. Bu asır da, su çağı olacaktır. Dolayısıyla, mevcut sularımızı, mevcut havzalarımızı ıslah ederek, bunu, Türk yurttaşlarının, hatta komşularımızın yararına sunmamız kolaydır, zor değildir. Bu konuda elbirliği yaparak, Türkiye’nin kaynaklarının daha rasyonel kullanılmasını temin etmek hepimizin borcudur.

Değerli arkadaşlarım, konuyu gündeme getirdiği için sayın milletvekilimize teşekkür ediyorum ve bu teklifin gündeme alınması için lehte oy vereceğimi belirtiyor, sizleri saygıyla selamlıyorum efendim. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Buyurun Sayın Gönül.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) – Sayın Başkanım, teşekkür ediyorum.

Değerli milletvekilleri, Muhterem Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Gerçekten, değerli iki milletvekili arkadaşımız, kanun teklifi üzerinde fevkalade önemli şeyler söylediler. Ülkemizin geleceğini yakından ilgilendiren, toprak varlığımızın korunması ve muhafazası açısından fevkalade önem taşıyan bir kanun teklifinin gündeme alınması için İçtüzük 37’ye göre bir talep vuku bulmuştur. Hakikaten, bugün, ülkemizde sahip olduğumuz toprak varlığı her gün, özellikle erozyon nedeniyle azalmakta ve milyonlarca metreküp toprak varlığımız yok olup gitmektedir. Mesele, sadece erozyonla toprak kaybı meselesi değil, aynı zamanda, yanlış sulamadan dolayı da topraklarımızın verimsiz hale gelmesi, çoraklaşması, yine, bir ölçüde toprak varlığımızın kaybıdır. Türk tarımının, Türk Milletinin ve vatanımızın geleceği açısından fevkalade önemli bir özelliğe sahip olan bu yasa teklifini yerinde görüyoruz ve özellikle de, bu konuda etkin çalışmalarda bulunan TEMA Vakfı yöneticilerine buradan teşekkür etmeyi bir borç biliyoruz.

Biz, Doğru Yol Partisi olarak, toprak varlığımızın korunmasına yönelik bu yasa teklifinin arkasındayız, destekliyoruz ve gündeme alınması konusunda olumlu oy vereceğimizi Muhterem Heyetinize arz ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Buyurun. Sayın Aksu.

MİHRALİ AKSU (Erzincan) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sıvas Milletvekili Sayın Musa Demirci’nin, Tarımsal Alt Yapı ve Sulama Genel Müdürlüğü Teşkilâtının kurulmasıyla ilgili vermiş olduğu kanun teklifini yerinde görüyor ve destekliyoruz; çünkü, toprak ve su, tarımın çok önemli iki unsuru olup, gerek toprak konusunda ve gerekse su konusunda günümüze kadar gerekli yasal düzenlemeler yapılmadığı için, toprağın muhafazası konusunda ciddî bir sıkıntı yaşadığımız bilinmektedir. Her yıl, erozyonla, Kıbrıs kadar bir toprağı kaybettiğimiz bilinmektedir.

Yine, suyun planlı kullanımı noktasında yasal bir düzenleme olmadığı için, günümüzde stratejik ürün olarak tarif edilen suda da ciddî sıkıntılar yaşanmaktadır. Bu iki önemli unsurun yasal düzenlemesi olmadığı için, farklı teşkilâtlar bünyesinde yapılanmanın bir sonucu olarak, Türkiye her yıl ciddî sıkıntılar yaşamaktadır. Böyle bir genel müdürlüğün kurulmasıyla, toprağın, suyun planlı ve programlı bir şekilde kullanımı ve aynı teşkilât bünyesinde yer alması bizim için önemlidir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığının da, bu konuda müspet çalışmaları olduğunu biliyorum.

Bu genel müdürlüğün kurulmasının sadece gündeme alınması yeterli değil, bugün, grupların burada uzlaştığı mantıkla, Meclisin gündemine getirilip yasallaştırılmasını da arzu ediyor, başta Sayın Başkanımı ve Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmiştir efendim.

İkinci önergeyi okutuyorum:  

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

28.6.1999 tarihinde TBMM Başkanlığına sunmuş olduğum, Ankara İlinde Batıkent Adıyla Bir İlçe Kurulmasına Dair Kanun Teklifim, havale edildiği komisyonlarda bugüne kadar görüşülemediğinden, İçtüzüğün 37 nci maddesine göre doğrudan gündeme alınması hususunda gereğini arz ederim.

Saygılarımla 16.3.2001

Saffet Arıkan Bedük

            Ankara

BAŞKAN – Sayın Bedük, buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Ankara İlinde Batıkent Adıyla Bir İlçe Kurulmasına Dair Kanun Teklifimin, İçtüzüğün 37 nci maddesine göre doğrudan gündeme alınması hususunda vermiş olduğum önergem üzerinde söz almış bulunuyorum; sözlerime başlamadan önce söz veren Sayın Başkanımıza ve siz değerli heyete saygılarımı sunuyorum.

Değerli milletvekilleri, yine sözlerime başlamadan önce, bugün 5 Haziran Dünya Çevre Günü; temiz ve verimli bir toprak, temiz bir su, temiz bir hava, yeşil bir Türkiye’nin temel unsurlarını ihtiva etmektedir. Dolayısıyla, geleceğimizin teminatı olan yavrularımız için yeşil bir Türkiye olduğu kadar, verimli, bereketli toprakları gündeme getirmek ve onu işleyebilecek konuma getirmek üzere de gerekli altyapıyı hazırlamak hepimizin boynunun borcudur. Temenni ediyorum ki, daha nice 5 Haziranları kutlamakla birlikte, çevre sorunlarını, erozyonu, kirliliği, her türlü kirliliği ortadan kaldıran bir Türkiye, çağdaş Türkiye’nin en önemli müjdecisi olacaktır.

Bu anlayış içerisinde, Ankaramızda, Mogan ve Eymir Göllerinin gerek kirliliği ve gerekse dolması ihtimaline binaen, Çevre Bakanlığımız tarafından, konunun önemle ele alınmasını, Mogan ve Eymir Göllerinin, artık, meselelerinin çözümlenmiş bir noktaya getirilmesini de ayrıca temenni ediyorum.

Değerli milletvekilleri, Ankara, çeşitli medeniyetlere merkez olmuş bir yerdir. Ankara’nın başkent olmakla birlikte, hem diplomasinin hem siyasetin hem de ticaretin merkezî konumunda olması düşünülmüştür ve tarih boyunca da ehemmiyetini her zaman korumaya devam etmiştir. Dünyadaki büyük başkentlerde olduğu gibi, Ankara’da da yapısal gelişmelere paralel olarak mahallî idarelerin önemi artmaktadır. Bu artışın nedeni, bu idarelerin, mahallî hizmetlerin daha iyi götürülmesinde ve demokratik kültürün gelişmesinde oynadığı önemli roldür. Ankara, cumhuriyetin kuruluşunun temel taşıdır, cumhuriyet kimliğiyle özdeştir; ancak, cumhuriyetin kurulduğu günlerden bugüne kadar Başkent, beklenenin ve planlananın çok üstünde gelişme göstermiş ve yeni yerleşim alanları ve peykkentler oluşmuştur. Gelişen ve genişleyen Ankaramızın sayılı, imarlı, planlı, programlı ve altyapısı tamamlanmış yerleşim birimlerinden önemlisi kuşkusuz Batıkent’tir.

Batıkent, 10 milyon dönüm arazi üzerine, yüzde 50’si konut, geri kalan yüzde 50’si ise konutdışı olarak kullanılmak üzere 50 000 konut ve 250 000 nüfus olarak planlanmış ve 1979 tarihinde de dünyada yapılan        -özellikle- yarışmada en önemli ve gerçekten fevkalade üzerinde durulması gereken bir proje olarak kabul edilmiş ve ödüllendirilmiştir.

Batıkent’in hemen bitişiğinde olan Yuvaköy’ünde de 130 060 nüfusun yerleşim alanı olacak 30 515 konutun inşası da devam etmektedir.

Yine, ayrıca, Batıkent hudutları içerisinde 35 000 kişiye istihdam sağlayan OSTİM Organize Sanayi Bölgesi bulunmaktadır.

Toplam 370 500 vatandaşın yerleşik olarak yaşadığı Batıkent bölgesi bugün halen muhtarlık aracılığıyla yönetilmektedir. İdarî olarak Yenimahalle İlçesi sınırlarına dahil olan Batıkent’te oturan bir vatandaşımız, herhangi bir iş takibi için Yenimahalle’ye birkaç araç değiştirmek suretiyle gitmek mecburiyetindedir. Oysa, modern idarî anlayışta, hem anlayış bakımından hem de idarî taksimat ve mekanizmalar bakımından kamu hizmetlerinin daha süratli, daha verimli ve daha etkili bir şekilde vatandaşın hizmetine sunulması esastır, asıldır ve mutlak surette yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Bu görevi sadece genel idare değil, yerel yönetimlerle de bir bütünlük içerisinde yerine getirmek mecburiyeti vardır.

Rasyonel hizmet üretimi her şeyden önce iyi teşkilatlanmaya bağlıdır. Bugün, artık, metropol olmuş Ankaramızın idarî taksimatı maalesef yetersiz konuma gelmiştir; ama, Batıkent’te bir taraftan sosyal konutlar yapılmakla birlikte, bir taraftan da buranın ilçe olabileceği ihtimaline dayalı olarak, hemen hemen, spor, kültür, ekonomik, sosyal ve devletin tüm kurumlarını içerisine alacak şekilde hem alanlar ayrılmış hem de binaların tamamı bitmiştir. Hizmet binalarının tamamının tamamlanmış olduğu bir noktadan sonra, devlete fazla yük getirmeyeceği gerekçesiyle, Batıkent’in ilçe olması hususundaki kanun teklifimin olumlu karşılanacağı ümidini taşımaktayım.

Değerli milletvekilleri, artık, yapılması gereken şey, Batıkent’i Yenimahalle’den ayırmak, müstakil bir ilçe haline getirmek...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen tamamlayın Sayın Bedük.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – ...ve vatandaşların ayağına hizmeti götürebilecek, modern, çağdaş, gelişmiş teknoloji ve bilimsel bakımdan da gelişmiş toplumlarda olduğu gibi, vatandaşı daha iyi şartlarda barındırmak, ikâmet ettirmek, rahatına kavuşturmak, huzur ve güvenliğini temin etmek bakımından fevkalade önem arz etmektedir.

Bu anlayış içerisinde, Batıkent’te bir ilçe kurulması hususundaki kanun teklifimin olumlu karşılanacağı ümidiyle Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum, teşekkür ediyorum. (DYP, FP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Sayın Zeki Çelik, buyurun efendim.

MEHMET ZEKİ ÇELİK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Bedük’ün, Batıkent’in ilçe olmasıyla ilgili olarak vermiş olduğu kanun teklifinin doğrudan gündeme alınması konusundaki önergeyi –daha önce biz de böyle bir kanun teklifi vermiştik- Fazilet Partisi olarak biz de destekliyoruz.

Ancak, hükümetin uygulamalarıyla; yani, bugünkü birtakım ekonomik tedbirlerle bu işin olamayacağı veya gecikebileceği gözüküyor. Onun için, en azından, yeni hazırlanan Mahallî İdareler Yasa Tasarısında, hiç olmazsa, ilçe olmadan belediye olma imkânı tanıma gibi bir husus eğer gündeme getirilirse, belki çok daha faydalı olacaktır.

Biz de katılıyoruz. Hayırlı olmasını diliyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Sayın Mehmet Arslan, buyurun efendim.

MEHMET ASLAN (Ankara) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Benim de -Milliyetçi Hareket Partisi olarak- Batıkent’in ilçe olmasıyla ilgili bir kanun teklifim var. Biz de bu görüşü destekliyoruz, sayın milletvekilime de bu teklifinden dolayı teşekkür ediyoruz.

Yenimahalle kurulduğunda çok ufak bir ilçeydi; ama, yıllar sonra, Yenimahalle, Batıkent’in oluşmasıyla, OSTİM’in oluşmasıyla, Çayyolu’nun, Ümitköy’ün oluşmasıyla, gerçekten, Türkiye’deki çoğu şehrimizden daha büyük bir ilçe konumuna gelmiş. Bu durumda, hizmetin götürülmesinde büyük aksaklıklar oluşmakta. Bu aksaklığın giderilmesi için, Batıkent’in ilçe olarak kurulmasının, müstakil bir ilçe olmasının, Yuvaköyü’nün hatta civardaki diğer köyleri de Batıkent’le birleştirerek, Batıkent adında bir ilçenin oluşmasının, hizmetin  devamlılığı, sürekliliği açısından ve hizmetin daha iyi gitmesi açısından, burada yaşayan insanlarımıza Ankaramızın metropol bir ilçesi olarak daha kaliteli hizmet verilmesi yönünden faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Biz, bu önergeyi destekliyoruz; sayın milletvekilime de teşekkür ediyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN- Teşekkür ederim efendim.

Sayın Dedelek; buyurun efendim.

İBRAHİM YAŞAR DEDELEK (Eskişehir)- Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; Sayın Saffet Arıkan Bedük Bey’in vermiş olduğu önergeye, öncelikle, partim adına destek verdiğimizi ifade ederek sözlerime başlıyorum.

Ankaramızın son yıllarda genişlemesi ve büyük bir potansiyele sahip olması sonucu bölünmesi bir zaruret haline gelmiştir. Batıkent de, geçmişte, planlı, programlı bir proje çerçevesinde gelişmesini tamamlayan; ancak, bu hızlı gelişmede, mahalle olarak gelişmesini tamamlayan büyük bir mahalledir. Bu geniş yerleşim yerinin mahalle niteliğinden çıkarılıp, ilçe kurulması halinde, daha planlı, programlı ve sağlıklı bir altyapıya kavuşmasıyla güzel bir ilçe vücuda gelecektir.

Ben, kendi içerisinde gelişmesiyle birlikte, burada, spor, kültür, ekonomisinin gelişeceği gibi, var olan sanayisinin de buraya yeni bir güç kazandıracağı inancındayım. İdarî gelişim, sanayide gelişim ve hizmet sektörünün burada gelişmesi, istikbale dayalı buranın da büyümesine ve sağlıklı bir ilçe olmasına neden olacaktır.

Ben, bu duygular içerisinde, değerli milletvekilimin vermiş olduğu önergeye partim adına destek verdiğimizi bir sefer daha ifade ediyorum ve hepinize saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN- Teşekkür ediyorum efendim.

Sayın Melda Bayer de, Ankara Milletvekili olarak, Demokratik Sol Parti olarak desteklediklerini ifade ediyorlar; Sayın Başkan da öyle; fakat, Sayın Bayer’e kâtip üye olarak söz veremiyorum. Kendileri adına ben, hislerine tercüman oldum efendim.

RIZA ULUCAK (Ankara)- Bendeniz de, bu çok yerinde teklifi desteklediğimi arz ediyorum.

BAŞKAN- Peki, efendim; teşekkür ediyorum.

Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Sayın Ankara milletvekilleri, bu kanun teklifi 500 üncü sırada kalmasın, mademki iktidar partileri de destekliyor, bir an evvel getirin, çıkaralım; yani, lafta kalmasın.

Üçüncü önergeyi okutuyorum:

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

2/593 esas nolu kanun teklifimin, 45 günde görüşülmediği için, İçtüzüğün 37 nci maddesi gereği doğrudan gündeme alınmasını saygılarımla arz ederim.

       Reşat Doğru

       Tokat

BAŞKAN – Önerge sahibi olarak, Tokat Milletvekili Sayın Reşat Doğru, buyurun efendim.

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Tokat İlinde Hasanşeyh adıyla bir ilçe kurulmasına dair 2/593 esas nolu kanun teklifim hakkında, İçtüzüğün 37 nci maddesine göre, söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Ben de, 5 Haziran Dünya Çevre Günü münasebetiyle bugünü kutluyorum. 20 nci Yüzyılda sanayi toplumunun süratle geliştiği toplumda ülkemize ve çevreye gerekli önem verilmemiştir. Hakikaten, 21 inci Yüzyıla geldiğimiz şu dönemde, insan ve çevre unsurunun en önemli özellik olduğu bu toplumda da, artık, çevreye gerekli önem ve değer verilmesi gerekir diye düşünüyorum.

Değerli milletvekilleri, Tokat İlimiz, gelişmesiyle şöyle bir bakıldığı zaman, geri kalmış illerin başında gelmektedir. Orta Karadeniz Bölgesinde, İç Anadolu’nun son kısımlarında bulunan bu İlimizde son yıllarda büyük oranda göç başlamış ve devamlı göç nedeniyle de birçok beldesi boş kalmıştır. Hatta, 1998 yılında çıkarılan kalkınmada öncelikli iİllere yapılan teşviklerle ilgili 4325 sayılı Kanundan faydalanmamış olması dolayısıyla da çok büyük oranda kan kaybetmiş olan illerimizin başında gelmektedir. İşte, Tokat İlinin Reşadiye İlçesinin Hasanşeyh beldesi de bu bölgelerden bir tanesidir. Bu bölge, Reşadiye’nin en büyük beldelerinden birisidir. Son sayımlardaki nüfusuyla da, aşağı yukarı, 9 000’i geçen bir beldemizdir.

Hasanşeyhimiz, çok eski tarihlerde, Selçuklular zamanında kurulan beldelerden bir tanesidir; son zamanlarda da, büyük atılımlar içindedir. Tarihî güzelliklerinin yanında, kendi fizikî ve tabiat güzellikleri de vardır. Bu bölgemizden de çok değerli insanlar -Tokat’ta olduğu gibi- yetişmiştir.

Bu bölgemiz, Reşadiye İlçemize yaklaşık 23 kilometre mesafede, 1 335 rakımlı çok yüksek bir bölgededir. Tokat şehir merkezine uzaklığı ise 123 kilometre civarındadır. Bu bölgemiz, yine, 6 Haziran 1972 tarihinde belediye olmuş en eski beldelerimizden bir tanesidir.

Hasanşeyh’in, etrafındaki köy ve beldelere eşit mesafelerde olması, burayı, belli bir noktada, merkez durumuna getirmiştir. Bu merkeziyet, etrafta yaşayan ve tabiî şartlarla boğuşan yöre halkını yeni bir idarî yapıda bütünleşmeleri gerektiği sonucuna da götürmüştür. Bütün altyapı çalışmaları; yol, elektrik, su gibi ihtiyaçları tamamen giderilmiştir. Son zamanlardaki atılımlarıyla beraber de, Hasanşeyh, aşağı yukarı, fizikî konumunu tamamen tamamlamış olan bölgelerin başında gelmektedir. Hasanşeyhimizde, özellikle, tekrar “geriye göç” dediğimiz tablo olmaya başlamıştır. İnsanlar, artık, tekrar, Hasanşeyh’e birçok bölgeden göç etmeye başlamışlar ve buraya yerleşmeye başlamışlardır. Yöre halkıyla yapmış olduğumuz görüşmelerde, bu bölgede farklı bir tablonun olması noktasında herkes hep beraber hemfikirdir.

Bu bölgede her yıl büyük şenlikler yapılmaktadır. Bu bölgemizin, birçok şehirlerimizde -Ankara, İstanbul, İzmir olsun- birçok bölgelerde, özellikle Hasanşeyhlilerin, kurmuş oldukları dernekler vardır. Bu dernekler, yapmış oldukları festivallerde Hasanşeyh’le ilgili ciddî çalışmalar olmasını ve buranın da ilçe olmasını beklediklerini ifade etmektedirler. Yöre milletvekilleri olarak da bizlere bu isteklerini ve dileklerini her platformda anlatmaları dolayısıyla da, biz de, bu bölgenin konularını Türkiye Büyük Millet Meclisine taşıma ihtiyacı hissettik ve bu yönde de kanun teklifi hazırladık.

Değerli milletvekilleri, özellikle bu bölgemizde, kışın da birçok problemler yaşanmaktadır. Yüksek bir bölge olması münasebetiyle, kış, bu bölgelerde çok ağır geçmekte ve özellikle de merkezlere çok uzak olması münasebetiyle, bir de, ormanlık bir arazide bulunması dolayısıyla, kışın geçiş tamamen zorlaşmakta, hatta bazı zamanlarda, hastanelere bile ulaşmakta çok büyük zorluklarla karşılaşılmaktadır. Hatta, bazı zamanlarda, bu bölgedeki insanlarımızın bu ciddî sağlık problemlerinin bile ölümle neticelendiği görülmektedir.

Ondan dolayı da, bu bölge insanlarının, artık, fizikî noktalarda belirli bir mesafeye gelinmiş olunması münasebetiyle, hep beraber, Yüce Meclisimizden istekleri, bu bölgenin ilçe yapılması noktasındadır. Ben, Yüce Meclisimizin bu konuya duyarlı olacağı kanaatindeyim; çünkü, bu bölgedeki insanlar, artık, Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi, tarım kentlerinin kurulmaya çalışıldığı, köy kentlerinin kurulmaya çalışıldığı bir ortamda, tamamen, kendi bölgelerine doğru, geriye doğru büyük bir göçle karşı karşıyadırlar. Yani, insanlar, artık, birçok yerden, Ankara’dan, İstanbul’dan, Türkiye’nin birçok varoş yerlerinden –sadece emekliliğin dışında değil- aileleriyle beraber, oraya gidip tekrar yerleşmeye başlamışlardır. Dolayısıyla, buradaki insanlarımıza, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu noktadaki desteğinin, inanıyorum ki, bir örnek teşkil edeceği kanaatindeyim.

Ondan dolayı, bu değerli hemşerilerimizin seslerine kulak verileceği kanaatiyle, Yüce Meclisimizi saygıyla, hürmetle selamlıyorum.

Sağ olun efendim. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Sayın Bakanım, buyurun; pusulamı da okuyun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ALİ ŞEVKİ EREK (Tokat) – Değerli Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; Sayın Başkanımızın, söz istemime, kürsüye davet ederek verdiği lütufkâr imkândan dolayı, huzurlarınızda şükranlarımı sunuyorum.

Değerli arkadaşım, milletvekili arkadaşım ve hemşerimin, Reşadiye İlçemizin Hasanşeyh Kasabası hakkındaki teklifini, o yörenin bir çocuğu olarak ve Doğru Yol Partisi Grubu olarak aynen desteklediğimizi, her şeyden önce, peşinen, yüce takdire arz etmek isterim.

Değerli arkadaşlarım, 1999 seçimlerinden evvel, sadece Hasanşey Kasabamız değil, Tokatımızın gerçekten ilçe olmaya layık -daha evvel ilçe olup da, 1950’den evvel bucak yapılan- Çamlıbel Kasabası, Yazıcık Kasabası, Karayaka Kasabası, Bereketli Kasabası ve Bozçalı Kasabaları hakkında, hem 1999’dan evvel verdiğim; ama, 1999 seçimlerinde kadük olan, 1999 seçimlerinden sonra da yenilediğim tasarılar da, İçişleri Komisyonunda, maalesef, beklemektedir.

Değerli arkadaşlarımın gündeme getirmesini, aynen, doğru bir hareket olarak telakki ettiğimi belirterek, bu 5 kasabamızın ilçe olması konusunda İçişleri Komisyonunda bekleyen teklifimi niye buraya getirmediğime de, bir nebze, temas etmek istiyorum. Temenni ederiz ki, bu teklifler, Türkiye Büyük Millet Meclisimizin gündeminde göstermelik kalmasın. Maalesef, hem iktidar partisine mensup milletvekili arkadaşlarımızın hem de hakkıyla, muhalefet partisine mensup milletvekili arkadaşlarımızın bu doğrultuda verdikleri teklifler, 500’ü aşkın sıra içinde, göstermelik olmaktan ileri gidememektedir. Birkısım arkadaşlar, çiftçinin içinde bulunduğu korkunç bunalım dolayısıyla borçların ertelenmesi doğrultusunda teklifler getirdiler. Bu teklifleri getirenlerin içinde iktidar partisi milletvekili arkadaşlarımız da vardı. Esnaflar konusunda da aynı teklifi iktidar partisi milletvekili arkadaşlarımız getirdiler. Muhalefet olarak, bu teklifleri, bütünüyle destekledik; aynen, şimdi, iktidar partisi milletvekili arkadaşımızın teklifini desteklediğimiz gibi. Önümüzdeki Danışma Kurulunda, iktidar ve muhalefetin üzerinde oybirliği halinde karara vardıkları bu teklifi hemen ve hemen gündeme getirelim ve bunları elbirliğiyle çıkaralım. Hiçbir konuda, muhalefetin peşin oyunun, Türkiye Büyük Millet Meclisi zabıtlarına bu derece açık ve net ifade edildiği görülmemiştir.

Tabiî, bize şu soru da sorulabilir: Türkiye Cumhuriyeti, bugün bir sırat köprüsünden geçiyor, maddî ve manevî olarak korkunç büyük bir bunalımın içinden geçiyor; bu, doğru mudur değil midir diye de müzakere edilebilir. Ancak, hemen ifade edelim ki, aynen Tokat’ta Zile’nin, Turhal’ın, Niksar’ın ve Erbaa’nın, 50 000-60 000 nüfuslu, nüfusu 100 000’i geçen ilçeler olması itibariyle vilayet talepleri varken, Türkiye’de, şu anda 120’ye yakın ilçemizin il olma talebi varken, 250’ye yakın nahiyemizin, beldemizin ilçe olma talebi varken, Yüce Meclisin, en azından, bu dönemde bu meseleyi külliyen ele alıp, muhalefet ve iktidarın birlikte varacakları bir kararla, halkımızın bu beklentisine cevap vermesi de fevkalade isabetli olur düşüncesindeyim.

Bu duygular altında, değerli arkadaşımızın teklifini, benim İçişleri Komisyonunda bekleyen tekliflerimin de bir an evvel gündeme getirilmesi dileğiyle, Doğru Yol Partisi ve şahsım adına destekliyor, Değerli Başkanımı, bu fırsatı verdiği için, Yüce Meclisi de, lütfedip dinlediği için, sevgilerimle, saygılarımla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Erek.

Sayın Dağcıoğlu, siz, mecburen yerinizden konuşacaksınız. Kürsüden ancak 2 milletvekiline söz verebiliyorum.

Sayın Uzunkaya, siz, ne münasebetle söz isteyeceksiniz; Samsun milletvekili olarak mı, yoksa, Anayasanın 80 inci maddesine göre mi?

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Samsun milletvekili olarak da ve Anayasanın 80 inci maddesine göre de efendim.

BAŞKAN – Evvela, Sayın Dağcıoğlu’na söz vereyim; buyurun.

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Efendim, Musa Bey, aynı zamanda Tokat milletvekili de sayılır; çünkü, lise tahsilini Tokat’ta tamamladığı için...

BAŞKAN – Ben de, Anayasanın 80 inci maddesine göre, seçilen milletvekili, sadece yörenin değil, Türkiye’nin milletvekili olduğu için diye hatırlatma yaptım; ama, Sayın Dağcıoğlu, siz, Tokat Milletvekili olarak buyurun efendim.

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Sayın Başkan, değerli üyeler; hakikaten, bugün, çok güzel bir anı hep birlikte yaşıyoruz; çünkü...

BAŞKAN – Aman, Allah nazardan saklasın!

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Amin, amin! Sağ olun.

... Tokat Milletvekilimiz Reşat Doğru Beyin vermiş olduğu teklif, çok önemli bir teklif olarak Meclis gündemindedir. Ali Şevki Erek Beyin de desteklemesini ve ifadelerinin altını çiziyorum; inşallah, hep birlikte, bu bölgemizde yapılması gereken çalışmaları ortak bir hizmet platformu halinde toplarsak, zannediyorum ki, Tokat’ın birçok problemini bir celsede çözmüş oluruz.

Şimdi, Reşadiye İlçemiz, bizim Tokatımızın nadide köşelerinden birisidir. Ancak, o bölge o kadar kurak topraklara sahip, o kadar kıraç topraklara sahiptir ki, o bölgede yaşayan insanlarımıza, hiçbir iş yapmasa bile, o bölgede hâlâ yaşamaya devam ettiği için, yöre topraklarını, orada, hâlâ, en ücra köşesine kadar temsil eden, koruyan insanların yaşadığı yerler olduğu için, madalyaya layık insanlar olarak her konuşmamda ifade ederim. Burada da, Mecliste de aynı ifademi tekrarlamak istiyorum. Neden derseniz, topraklar çalışmaya ve işlemeye müsait olmadığı için, mütemadiyen göç veren bir bölgenin insanlarından, Ankara’ya, İstanbul’a, İzmir’e ve yurt dışına çok büyük göç veren bir ilçenin insanlarından bahsediyoruz. Şimdi, bu insanlar oralardan göç ediyorlar; ama, Allah’a şükür, Reşadiyeli olduklarını unutmuyorlar. Reşadiyeliler, Ankara’da ve özellikle de İstanbul’da, çok önemli toplantılarla, çok önemli birlikteliklerle Reşadiye’yi her an hissediyorlar ve yardımına koşuyorlar.

Bunu şunun için söyledim: Memleketinin bu kadar kıraç toprakları olmasına rağmen, hâlâ, toprağına bağlı, ata yurduna, anayurduna bağlı bu insanların, memleket sevgisiyle gönlü yanan bu insanların, mutlaka, moral değerlerinin yükseltilmesi, bu çalışmalarının motive edilmesi gerekir kanaatimi ifade etmek istiyorum.

Bakın, ismi bahsedilen Hasanşeyh. Buralar, Hasanşeyhler, Nebişeyhler, İbrahimşeyhler, hep “şeyh” ismi, takısı alan bir bölgenin, bir coğrafyanın beldeleridir. Bu, şu demektir: Alperenler, Orta Asya’dan Anadolu’ya doğru gelerek, her birisi bir köşeye yerleşen, o Bizans topraklarını kutsal vatan toprağı haline getiren, çok eskilerden bugüne kadar, tahammül ederek, direnerek ve o zor tabiat şartlarıyla mücadele ederek bugüne kadar gelen bu insanlar, hâlâ, orayı terk etmemiş; ama, bu kadar hamiyetli insanlar, milletinden, devletinden yardım alabilmiş mi diye baktığımızda, maalesef, aynı kanaati paylaşmak mümkün değildir.

İşte, bu pencereden olayı değerlendirerek, ilçe yapılması gereken yerlerimizi ilçe yaparak; ancak, sadece ilçe ve belde veya şehir yapmakla kalmayıp, o bölgelere sosyal, ekonomik ve sanayie dönük yardımların ve yatırımların da yapılmasını teşvik etmek suretiyle, birbirini tamamlayan çalışmalar organizasyonuyla, ben, bu işin hayırlı bir çalışma olarak sonuçlanacağına inanıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorsunuz herhalde.

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Bu manada, teklif veren milletvekilimizin teklifini destekliyor ve bir an evvel hayırlı bir sonuç üretmek için yanında olduğumuzu ifade etmek istiyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim.

Sayın Uzunkaya, buyurun efendim.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; ben de, teklife, Fazilet Partisi Samsun Milletvekili; ama, az önce Ergün Beyin de söylediği gibi, ortaöğrenimini Tokat’ta geçirmiş, oranın suyunu içmiş, ekmeğini yemiş, havasını teneffüs etmiş bir fert olarak da destek verdiğimi ifade ediyorum.

ALİ ŞEVKİ EREK (Tokat) – Ne mutlu... Ne mutlu...

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Ancak, burada bir şeyi söylemek istiyorum: Daha önce, burada, zaman zaman, hemen her hafta, bir ilçe kurulması, milletvekili arkadaşlarımız tarafından teklif ediliyor. Hani, meşhur bir söz var -darbımeseldir- Araplar için derler ki: “Araplar, ittifak etmemekte ittifak ettiler.” Yani, hep ihtilaf üzerinde ittifak ettiler. Sanki, olmayacak şeylerde ittifak ediyoruz Parlamento olarak. Bu önergeleri veren arkadaşlarım da çok iyi biliyorlar ki, bu ilçeler kurulamayacak. Açık söylüyorum; milleti umuda, umut gemisine bindirmeye hakkımızın olmadığını düşünüyorum. Burada samimiyetle sadakat imtihanındayız, muhalefetiyle, iktidarıyla “evet” diyoruz. “Evet” diyorsak, buyurun; önce Mahallî İdareler Reform Yasası denilen yasayı getirelim, kriterleri koyalım, milleti boşuna avundurmayalım; yani, hep seçim yatırımı. Açık söylüyorum; yanlış yapıyoruz, şu dönemde bu önerge verilecek, iktidardan geldi, ben teşekkür ediyorum Değerli Doğru kardeşimize; ancak, bir şeyi görmek lazım; o zaman getirsinler bunu, hükümet tasarısı olarak getirilsin, bunlar bir liste halinde getirilsin, iktidar da, muhalefet de ittifak edip etmediğini burada test etmiş olalım...

BAŞKAN – Biraz sabır işi bu biliyorsunuz. Sabreden derviş muradına ermiş.Biz de ereceğiz inşallah.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Değerli Başkan, sabır da; ama, bakın şimdi, biz, birkısım insanların sabrını ve umutlarını istismar ediyoruz; ama, umuyor ve temenni ediyorum ki, inşallah iktidar ve muhalefetiyle, keşke biraz sonra görüşeceğimiz yasada da böyle ittifak edebilecek bir zemin oluşturulsaydı; ama, bu biraz olmayacak şeyde ittifak gibi gözüküyor, filhakika biz burada muhalefet olarak da, Fazilet Partisi milletvekilleri olarak da...

BAŞKAN – Daha yasaya gelmedik, iki tane araştırmamız var, hiç aklınıza getirmeyin, bakalım Cenabı Allah ne getirecek.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – İnşallah, Cenabı Hak hayırlısını nasip etsin diyorum, teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Ben teşekkür ediyorum efendim.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Teşekkür ediyorum, nihayet.

Efendim, alınan karar gereğince sözlü soruları görüşmüyoruz ve gündemin “Genel Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Öngörüşmeler” kısmına geçiyoruz.

Genel Kurulun 29.5.2001 tarihli 109 uncu Birleşiminde alının karar gereğince, bu kısmın 99 uncu sırasında yer alan, Bitlis Milletvekili İbrahim Halil Oral ve 67 arkadaşının, Bitlis-Ahlat İlçesinin tarihî, kültürel ve turistik değerlerinin araştırılarak ekonomik ve sosyal yönden kalkınması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergenin öngörüşmelerine başlıyoruz.

 

 

1.- Bitlis Milletvekili İbrahim Halil Oral ve 67 arkadaşının, Bitlis-Ahlat İlçesinin tarihi, kültürel ve turistik değerlerinin araştırılarak ekonomik ve sosyal yönden kalkınması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi. (10/124)

 

BAŞKAN – Hükümet?..

TURHAN GÜVEN (İçel)- Yok.

BAŞKAN- Burada efendim, telaşlanmayın. Burada efendim, ben biliyorum.

Buyurun efendim... Teşrif ederseniz...

TURHAN GÜVEN (İçel)- Sayın Başkan, böyle sümmettedarik iş olmaz.

BAŞKAN- Niye efendim?..

MUSTAFA GÜL (Elazığ)- Otur yahu! Sen de her şeye itiraz ediyorsun.

TURHAN GÜVEN (İçel)- “Geçerken uğradım...” gibi bir şey oluyor efendim.

BAŞKAN- Hayır efendim; Recep Bey, en devamlı Bakanımız. İstirham ederim. Hiç “geçerken uğradım” demez.

Efendim, İçtüzüğümüze göre, Meclis araştırması açılıp açılmaması hususunda, sırasıyla, hükümete, siyasî parti gruplarına ve önergedeki birinci imza sahibine ve onun göstereceği bir diğer imza sahibine söz verilecektir.

Konuşma süreleri, hükümet ve gruplar için 20’şer dakika, önerge sahibi için 10 dakikadır.

Söz alan sayın üyelerin isimlerini okumadan evvel, hükümet konuşacak mı efendim?..

Usulen öyle; ama, konuşmayacaksanız...

DEVLET BAKANI RECEP ÖNAL (Bursa)- Konuşacağım efendim.

HÜSAMETTİN KORKUTATA (Bingöl)- Konuşmaya gerek yok.

BAŞKAN- Gereği var, niye yok Sayın Korkutata!

Buyurun Sayın Bakan.

DEVLET BAKANI RECEP ÖNAL (Bursa)- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Bitlis Milletvekili Sayın İbrahim Halil Oral ve 67 arkadaşının, Bitlis-Ahlat ilçesinin tarihî, kültürel ve turistik değerlerinin araştırılarak, ekonomik ve sosyal yönden kalkınması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesiyle ilgili olarak hükümetimiz adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.

Bitlis, geçmişi Milattan Önce 2000’li yıllara dayanan bir yerleşim merkezidir. İl sınırları içinde Urartu, Pers, Makedonya Krallığı, Roma, Bizans dönemlerine ait izlere rastlanmaktadır. Halife Hazreti Ömer zamanında (Milattan Sonra 641 yılları) İslamiyetle tanışmıştır. Emevîler,

Abbasiler ve Mervanîlerin yönetiminde kalmıştır. Selçuklu ve Eyyubî Türkleriyle birlikte bölgeye gelen Müslüman Türklerden önce, bölge, Türk iskânını Anadolu’da İslamiyetle tanışan prototürklerle birlikte, Sultan Alparslan’dan beşbuçuk asır önce görmüştür.

Bitlis, Müslüman Türklerin Anadolu’ya giriş tarihi olan 1071’den itibaren Osmanlı İmparatorluğunun bölgeye hâkim  oluşuna kadar geçen dönemde Safevî, Selçuklu, Eyyubî, Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Ahlatşahlar, Candaroğulları, Şerefhanbey gibi çeşitli Türk devlet ve beyliklerinin idaresinde kalmıştır.

Bitlis, 17, 18 ve 19 uncu Yüzyıllarda bölgenin kültür ve sanat merkezi olmuştur. Dönemin medrese, cami, külliye, han ve hamam gibi yapıları, bugün, ilin geçmişteki o parlak döneminin kanıtı olarak dimdik ayakta durmaktadır. Bunlardan il merkezinde büyük bir alanı kaplayan Bitlis Kalesi, Anadolu Türk mimarisinin en eski örneklerinden Ulu Camii, Osmanlı döneminde yapılmış olmasına rağmen Selçuklu mimarî özelliklerini taşıyan Şerefiye Camii, taç kapısı ve süslemeleriyle dikkati çeken İhlasiye ve Hatibiye Medreseleri, Anadolu’nun en büyük kervansarayı olan Eleman(Rahva) Hanı, Ahlat Selçuklu Mezarlığı ve mezartaşları, ünlü kişiler için yaptırılan türbe ve kümbetler, kaleler, köprüler, Urartu dönemine ışık tutan Adilcevaz Kef Kalesi ve Urartu kayamezarları, sanat tarihi ve Türk kültürü bakımından başlıca önemli eserlerdir.

Ahlat’ta bulunan 6 adet mezarlık, Selçuklu taş işçiliğinin en güzel örneklerinin sergilendiği bir açıkhava müzesi görünümündedir. Buradaki mezartaşları, Ahlat’ın, bir döneminde parlak bilim, sanat, kültür merkezlerinden biri olduğunun kanıtıdır. Ahlat mezarları çatma lahitler, şahidesiz, yani, mezarın ayak ve başucunda dikilen taş levhaları bulunmayan prizma sandukalar ve şahideli mezarlar biçimindedir. 12 inci ve 14 üncü yüzyıllar arasında yapılmış olan bu mezar taşlarında, döneminde usta sanatçıların imzaları bulunmaktadır.

Taşların yüzeyleri kûfî, nesih ve rumî yazılarla, geometrik bitkisel malzemelerle yıldız, kandil ve ejder motifleriyle kaplanmıştır.

Bir milletin varlığını sürdürmesi, onun benliği olan kültürünün devamıyla mümkündür.

Türk mezar taşları da millî kültürümüzün nesiller boyu devam edegelmiş belgeleridir. Onlar, halkımızın duygu ve düşüncelerinin, sanat zevkinin yansımalarıdır. Mezar taşları, sadece bir milletin yayıldığı ülkelerdeki kültür birliğini göstermekle kalmaz, aynı zamanda, o milletin menşeini de ortaya koyar. Onlar, şehirlerin tapu senedidir.

Mezar taşları tarihî olmaları nedeniyle de birer belge özelliği taşımaktadırlar. Kısaca, mezar taşları, yapıldıkları çevrenin ve devrin inançlarının, âdetlerinin, sanat geleneklerinin, tabiî, iktisadî ve sosyal şartlarının ortak ürünüdür. Bu bakımdan, sanat tarihimiz için olduğu kadar, kültür tarihimiz için de büyük önem taşımaktadırlar.

Anadolu’yu fetheden Türkler, burada, bir taraftan eski mezar geleneklerini sürdürürken, bir taraftan da tabiî ve doğal faktörlerin etkisinde bazı yerel örnekler meydana getirmişlerdir.

Türkiye’nin, hatta bütün İslam âleminin en büyük tarihî mezarlıkları Ahlat’tadır. Buradaki mezar taşları, hem ölçü hem de içerik bakımından bir anıt karakterindedir. Ayrıca, bunlar üzerinde sanatkâr imzalarının bulunması, bu eserlere ayrı bir önem kazandırmaktadır.

Mezar taşları üzerindeki bilgiler, Ahlat’ın, pek çok kadı, ilim adamı ve sanatkâr yetiştirmiş bir bilim ve kültür merkezi olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Beldeye “Kubbet-ül-İslam” denmesi de, bu özelliğinden kaynaklanıyor olmalıdır.

Meydanlık Kabristanında, 12 nci Yüzyıl başından 15 inci Yüzyıla kadar tarihlenen çeşitli tiplerde yaklaşık 1 000 kadar mezar taşı bulunmaktadır. Bu taşların üzerinde yer alan kûfî ve sülüs hatlar, kıvrık dal, rumî ve palmetlerden oluşan bitkisel bezemeler, kandil motifleri, yıldız ağları, en eski örneklerini Çin’de bulduğumuz ejder motifleri, dönemin gelişmiş yüksek sanat örneklerini oluşturmaktadır.

Bitlis ve Ahlat’ın Türk tarihi için taşıdığı önemin bilincinde olarak, Kültür Bakanlığımız Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğünce 1-12 Ağustos 1999 tarihleri arasında ilçe merkezi ve 3 köyünde (Oltuyazı, Güzelsu ve Uludere) el sanatları; Ahlat taşından yapılan mimari (ev, çeşme, cami ve benzeri) yapıyla ilgili ve mimariye bağlı gelenekler derlenmiş, halen faaliyette olan taş ocakları incelenmiştir.

Dokuma örnekleri tespit edilerek, üretim şekilleri, kullanılan hammadde, renklendirme, kullanım alanları, motifler ve benzeri; yörede terzilik yapan, giyen ve konuyu bilen kaynak kişilerle çalışılmış, bulunabilen örnekler çekilip, kalıpları çıkarılmıştır.

Ayrıca, baston yapımı, kullanılan ağaç çeşitleri, yapım teknikleri, süsleme ve benzeri Ahlat Selçuklu Mezarlığı, kümbetler, halk mezarlığı, geleneksel mimari örnekleri görüntülenmiştir.

Merkez ilçede halk edebiyatının çeşitli konuları ile bölgenin tarihçesi, ayrıca, evlenme, çeyiz, doğum ve ölüm gelenekleri konularında derlemeler yapılmıştır.

Merkezde halk mutfağı, halk hekimliği, halk takvimi ve meteorolojisi, halk bayraktarlığı, halk ekonomisi, kirvelik, kardeşlik, yani halk hukuku konularında 7-14 Ağustos 1999 tarihleri arasında Ahlat ve Adilcevaz İlçelerinde halk müziği konusunda derlemeler yapılmıştır.

Kına, askerlik, sevda ve ayrılık üzerine yakılmış yaklaşık 46 türkü derlenmiş ve notaya alınmıştır. Derlenen türküler TRT Türk halk müziği repertuarında bulunmaktadır.

Yerel sanatçıların dışında, aşıklık geleneğini yaşatan kişilerle de derleme yapılmıştır.

Araştırma sonucu 47 adet ses bandı, 600 kare slayt, 5 adet kadın-erkek kıyafet çizimi elde edilmiş ve HAGEM halk kültürü ihtisas arşivine kaydedilmiştir.

Yine, Kültür Bakanlığımız Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğünce periyodik olarak her yıl çeşitli illerde düzenlenen iğne oyası ve baston yarışmalarında, Bitlis ve Ahlat’a da yer verilmiştir. Yarışma sonucu ödül olan ve satın alınmaya değer bulunan malzemeler, HAGEM koleksiyonuna dahil edilerek, Genel Müdürlükçe düzenlenen yurtiçi ve yurtdışı geleneksel el sanatları sergilerinde teşhir edilmektedir.

Turizm Bakanlığımızca çeşitli kuruluşların görüş ve önerileri de alınarak yaptırılan inanç turizmi envanterinde, Ahlat kümbetleri ve mezarlığı da yer almaktadır.

Ayrıca, Turizm Bakanlığımızca 4 dilde hazırlatılan ve yurtdışına dağıtımı yapılan inanç turizmi rehber kitapçığında da Ahlat’a yer verilmiştir.

Ahlat’ta bulunan kümbetler ve mezarlığın çevre düzenleme projesi valilik tarafından hazırlatılmış olup, Turizm Bakanlığımız da, bu projenin uygulanması için, 1996-2001 yılları arasında ödenek aktarmıştır.

Ayrıca, 1991 yılında, Bitlis-Ahlat’ın Van Gölü kıyısının bir bölümü turizm merkezi olarak ilan edilmiştir. Yörenin turizm potansiyelinin ve öncelikli altyapı sorunlarının belirlenmesi amacıyla bir teknik heyet, haziran ayı içerisinde, mahallinde incelemeler yapmak üzere görevlendirilecektir.

Ahlat’ta, Turizm Bakanlığımızdan üç yıldızlı işletme belgeli bir tesis ile yatırım belgeli bir tesis bulunmaktadır.

Bitlis İline bağlı Ahlat İlçesinin, kültür mirasımız olan tarihî eserlerinin korunması, turistik değerlerinin geliştirilmesi ve ilçenin sosyal ve ekonomik yönden kalkındırılması amacıyla, gerekli çalışmalar, hükümetimizce hızlandırılarak sürdürülecektir.

Bu vesileyle, Bitlisli hemşehrilerime ve Yüce Meclise en içten saygılarımı sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Şimdi, Anavatan Partisi Grubu adına, Balıkesir Milletvekili Sayın Agâh Oktay Güner. (ANAP sıralarından alkışlar)

Buyurun efendim.

ANAP GRUBU ADINA AGÂH OKTAY GÜNER (Balıkesir) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Muhterem Heyetinizi, Anavatan Partisi Grubu ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum.

Sayın İbrahim Halil Oral arkadaşımızı gönülden kutluyorum; Türkiye’nin çok büyük bir yanlışını aralama imkânını ve burada konuşma imkânını bize verdikleri için.

Değerli arkadaşlarım, bu büyük yanlış, ülkemizde, hâla, kültürün ağırlığının, kalkınma ve kültür ilişkisinin ne olduğunun layık olduğu şekilde görülmemesinden kaynaklanıyor. İnsanına yabancılaşmış bir sistem, insanının kültür değerlerinden kopmuş bir sistem, Batıya açılırken, dünyaya açılırken, ne yazık ki, çok büyük kimlik sancıları meydana getiriyor. Aslında, günlerce oturup bu Mecliste konuşmamız gereken, hangi tarihlerde, bu millet, hangi işte başarılı oldu, o başarının sırrı neydi, bugünkü başarısızlığımızın sırrı ne...

Sayın Bakanımızın, büyük bir dikkatle, burada okudukları metni dinledim; kendilerine teşekkür ediyorum; ama, bu metinde de, hükümetin olaya bakışında da, kültürün kalkınmayla ilişkisi, bu kültüre değer vermezsek bizim ne olacağımız sancısını bulmak ve duymak mümkün değildir. Kültür, bir milleti yaratır, bir milletin yaşama üslubudur, bir milletin varlık sebebidir.

Dikkat buyurunuz, Balkanlarda Sırplar Bosna’yı topa tuttukları zaman, Sırp topçusunun ilk hedefi, Osmanlı yazma eserlerinin toplu olarak bulunduğu tarihî kütüphane oldu, orayı yerle bir ettiler. Bunu çok iyi görmek zorundayız. Neden fabrikaları, neden otelleri, neden evleri, neden okulları yıkmadılar da, Bosna’daki elyazmalarının bulunduğu kütüphaneyi yıktılar; çünkü, o elyazmalarının bulunduğu kütüphane, Balkanlardaki Müslüman Türkün, bizim kimliğimizin hafızasıydı, o hafızayı yok etmek amaçtı.

Bugün Anadolu’yu geziniz, sevgili Ahlat’a gidiniz, viranelerdir. Şair Zihni’nin ifadesiyle “Vardım ki, yurdumdan ayağ göçürmüş.”

Evet, binlerce tarihî eser yok olmakla karşı karşıyadır. Halbuki, Ahlat, bizim Anadolu’daki varlığımızın ilk mührüdür. Buraya geldiğimiz zaman, bütün kültür değerlerimiz, güzelliklerimiz, ilmimiz, irfanımız ve yüksek kültür değerlerimizle gelmişiz. Bir milletin kültürünün en önemli kurumu, en zirve kurumu mimaridir. Bu mimarinin en güzel örneklerini biz, Ahlat’ta görüyoruz ve Selçuklu mimarisinin rönesansı Bitlis’tedir, Ahlat’tadır. Değerli ilim adamlarımızın çeşitli eserlerle ortaya koydukları bu büyük gerçek, tarihî bir vakıadır.

Değerli arkadaşlarım, Anadolu’nun en çok tanınmaya, en çok bilinmeye ve bildiğimiz ölçüde bizi güçlendirmeye götürecek olan beldelerinin başında Ahlat geliyor. Bizim varlığımız, kültürümüzü kuşaktan kuşağa aktarmamızla mümkündür ve bir büyük edebiyat adamının ifadesiyle, Merhum Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Köke bağlı kalarak zaman içinde değişmeyi bilmek.” Elbette ki, rönesans, önce kendisini bilir ve sonra zamanın getirdiği değişiklikleri kendi bünyesi içinde ifade eder.

Türk kültürü, tarih şuuruyla, millî değerler sistemiyle bir bütündür ve Türk toplumuna hayat gücü veren, dinamizm veren, sıkıştığımız zaman kurtuluş ışığı gibi parlayan bu kültürdür. Memleketin içerisinde bulunduğu ağır ekonomik buhranı, ekonomiden sorumlu sayın bakan “Türk ailesinin iç yapısındaki direnişle aşacağız”diyor. İşte, bu, kültüre sarılmaktır; ama, siz, bu iç yapıyı güçlendirici bütün tedbirleri ihmal ederseniz, bunları kendi kaderine bırakırsanız, buna sarılmak istediğiniz zaman eliniz sadece boşlukta kalır.

Değerli arkadaşlarım, 1015 yıllarında Selçuklular Anadolu’yu fethe başladılar ve 1086 yılına kadar geçen yarım yüzyıl, Anadolu’yu elinde bulunduran Bizans ile Selçuklu Türk’ünün kavgasıydı. Bu mücadele, Türklerin, Anadolu’yu vatan kılmasıyla son buldu ve Türk kitleleri, Moğol baskısına, Moğol hunharlığına karşı, Anadolu’ya dalga dalga gelirken; Selçuklu sultanlarının temel sancısı, bunları, kendi kültür değerleriyle Anadolu’ya yerleştirmek oldu.

Hiç şüphesiz ki, savaşlarda beldeler yıkıldı, köyler yandı; ama, hızla, bir imar faaliyetine girildi.

Huzurunuzda üzülerek ifade ediyorum ki, bugüne kadar, Türk üniversitelerinden hiç birisi, Ahlat’ta, bir mimarlık fakültesi kurmayı düşünmemiştir ve biz, buradaki Türk kültürünün en önemli odağı olan millî kültür edebiyatı ve o edebiyatın maddede ifade zirvesi olan mimarlık sanatını, layık olduğu şekilde değerlendiremedik. Cami, kümbet, medrese, köprü, han, hamam, mezarlık ve binlerce eser yoğun olarak Ahlat’tayken, bunun kıymetini bilemedik.

Aziz arkadaşlarım, şimdi, bu birikimi idrak etmek, bu birikimin şuuruna varmak ve sonra bunu, gelecek nesillere intikal ettirebilmek... Bugün sahip çıkmamız gereken kültür mirasının bazıları, Ahlat’ta olduğu gibi, ihmalimizle, depremle yıkılırken, erirken, büyük baraj projeleriyle, GAP bölgesinde, baraj suları altında kalıyor; bu kültür mirası da kurtarılmayı bekliyor. Hiç şüphesiz ki, bunları, bütün kaynaklarımızı seferber ederek kurtarmalıyız.

Arkadaşım, içborcumuz şuna çıktı, dışborcumuz buna çıktı demek çare değildir; Mısır, Türkiye’den çok fakir bir memleket. Nil üzerindeki Assuan Barajı sebebiyle pek çok piramit sular altında kalacaktı, uluslararası yardım kuruluşlarından, vakıflardan sağlanan fonlarla, o, binlerce yıllık piramitleri nakletmeyi başardılar; ancak, bunu yaparken, bizim büyük bir eksiğimiz var. O da, her millî varlığının şuurunda olan ve millî haysiyeti olan ülkenin, uluslararası yardım alırken göstermesi gereken dikkat ve hassasiyet. Biz, bu dikkate, bu hassasiyete sahip miyiz lütfen bir soralım.

Bunun için, önce bir millî program lazım. Türkiye, ne yazık ki, tarihî eserleriyle ilgili millî bir programa sahip olmadığı için, yapılan bütün çalışmalar, uluslararası kuruluşların insafına terkedilmiştir. Almanlar, kendilerinin Truva şehrinden geldiğini, Truva kökenli olduğunu; bizim Çanakkale’nin, onların kökü olduğunu yıllardır iddia ve ifade eden vakıflarıyla Çanakkale’de tarihî araştırmalar yaparlar.

Kültür Bakanı olarak Alman büyükelçisi beni ziyarete geldiği zaman, bu meseleyi kendisiyle saatlerce konuştum ve bu meseledeki ilmî yanlışlıkları ona anlattım; ama, gördüm ki, Alman, Avrasya’daki hakimiyetine gerekçe hazırlayabilmek için, Çanakkale’yi kendisine vatan kılmak yolundadır.

Şimdi, biz, kazılar yaptırıyoruz ve bunlar yapılırken millî hassasiyetimiz, millî ölçümüz olmadığı için mesela, Ahlat’tan hiç düşünmediğimiz uluslararası kuruluşlardan yardım sağlamayı, Belkıs’a onlar cömertçe aktarıyorlar; ama, ne yazık ki, binlerce yıllık Belkıs’ın adı, Zeugma oluyor. Batı, Türkiye’de her tarihî esere yardım ederken, kendi kültür ufkuna, kendi kültür gerekçelerine ve kendisinin dış politikasına yardım edecek taşları dikkatle koyuyor. Onun için, bizim, hükümetimizden, hükümetlerimizden beklediğimiz, millî bir program hazırlanmasıdır.

İstanbullular çok iyi bilirler; İstanbul Adliye Sarayının yanında 468 odalı bir konak vardı; ama, birtakım gayretkeşler, bu konağın temelinde Bizans hamamı var dediler, asırlardır ayakta durmuş 468 odalı Osmanlı konağı yıkıldı ve bu kürsü kadar kerpiç yığınından Bizans hamamının kalıntısı çıkarıldı.

Değerli arkadaşlarım, bu programda, öncelikler listesi olmalıdır ve bu yurt dışından gelen yardımlarla, yardım eden vakıflarla, yurt içinde buna önayak olan vakıfların hangi işleri, hangi gayeleri takip ettikleri dikkatle izlenmelidir.

Dördüncüsü de, çok iyi bir ekip yetiştirilmelidir. Bu, bir bilgi işidir, bir uzmanlık işidir. Şimdi, biz, barajlar yapabiliriz, elektrik üretimimizi bunun 10 misline çıkarırız, çok daha kaliteli yollar yaparız; ama, biz, eğer, bizi biz yapan değerleri ihmal edersek, bu topraklar üzerinde ayrı bir kimlikle yaşamaya kendi kendimizi mahkûm ederiz. Şimdi, Türkiye’de, ne yazık ki, ciddî bir kültür zemini olmadığı için; doğru dil, doğru din ve doğru tarih öğrenimi vatan çocuklarından esirgendiği için, Türkiye, çok çürük bir kültür zemini üzerindedir. Bu çürük kültür zemini üzerinde sağlam iş yapmak da, ne yazık ki, mümkün değildir.

Değerli arkadaşlarım, Anadolu’ya gelen Türkler, kendi şehir modellerini getirdiler. Bu model, müthiştir. İşte, Ahlat’ın üstünlüğü burada başlıyor. Ahlat, sadece Türklerin kendi kültür değerleriyle imar ettikleri, ayağa kaldırdıkları bir medeniyet beldesi değil, aynı zamanda yetiştirdiği çok değerli şahsiyetlerle bütün Anadolu’ya bu kültür değerlerini inşa eden, örnek veren bir kaynak kimliğine de sahip. Çok ciddî araştırmaların sonunda, 28 müstesna şahsiyet tespit edilmiştir. Bunlar, Anadolu’yu baştan ayağa ihya etmişlerdir. Selçuklu payitahtındaki, Konya Ulu Camiindeki minber, Ahlatlı Mekki bin vergi, “verginin atası” adını taşıyan sanatkârın eseridir; ama, depremler, istilalar Ahlat’ı kaç defa yerle bir etmiş; ama, öyle bir hayat gücü, öyle bir dinamizm var ki, yeniden kurmuş.

Nevşehir – Ankara arasındaki Alay Hanın mimarı da yine bir Ahlatlı. Bu kervansaray, diğer kervansaraylardan çok daha şanlı, çok daha görkemlidir.

Divriği’deki bütün Selçuklu eserlerinin en müstesnası olan külliye de yine Ahlatlı bir sanatkârın eseridir.

Evliya Çelebi diyor ki “Ahlat’ta 5 000 hamam var”. Diyelim ki, sevgili Çelebimiz biraz mübalağa üstadıdır, 500 hamam olsun, bu, Ahlat’ın ne kadar ileri bir belde olduğunun kesin ifadesidir.

Türkler suyu her yere götürdüler. Bu 500 rakamı hiç kimseye garip gelmesin. Yolunuz Budapeşte’ye düşerse, hâlâ Macarların ayımızı taşıyan Türk hamamlarında yıkandığını görürsünüz. Avusturyalılar Türk düşmanlığıyla İkinci Viyana Muhasarasından sonra, bütün Türk eserlerini yıkmışlar; ama, Macarlar hamamlar çok işlerine geldiği için onları Avusturyalılara yıktırmamışlardır.

Doğu Türkistan’da tümülüs tarzında Türk mezarları vardır; Ahlat’ta da tümülüs tarzında mezarlar var. Ahlat’ta akıt dediğimiz tümülüs tarzındaki mezarlar bizim Doğu Türkistan’dan, Anadolu’ya getirdiğimiz mezar tipleridir. İnsanlar mezar geleneğinde çok muhafazakardırlar, hatta Anadolu’nun başka yerlerinde rastlamadığımız uzun mezar denilen mezar tipleri de Ahlat’tadır. Demek ki, Ahlat, Anadolu’ya gelmeden önceki kültürümüzün devamı ve buradan Anadolu’ya yayılmasında müstesna hizmet görmüştür. Ahlat mezarlığı, bütün Türkiye’nin dış tanıtım belgelerinde iftiharla sergilediğimiz müstesna güzellikleri taşıyan mezar taşlarını kucaklamış bulunuyor.

Şimdi, son zamanda da, huzurunuzda ifade etmek istediğim pek çok mesele var; ama, neler yapılabiliri biraz söylemek istiyorum

Değerli arkadaşlarım, Ruslar, büyük reform hareketiyle, Sovyetler Birliği İmparatorluğunu çözdükten sonra, bürokrasilerinde hızla reform yaptılar. Dünyada ilk planlamayı kuran Ruslardır. Marksist plan, binlerce girdi ve çıktının kanaviçesidir. Fransızlar, bundan demokratik planlamayı aldı, biz de Fransızları örnek alarak bir planlama teşkilatı kurduk.

Şimdi, planın babası olan Rusya gost planı yıktı, bunun yerine, ekonomide yol gösteren, rapor hazırlayan, başbakana bilgi sunan dinamik bir birim teşkil etti. Bizim Planlamada olduğumuz yıllarda uzman sayısı beliydi; ama, ne yazık ki, şimdi, plan, bu Meclis kürsüsünde hiç bahsedilmeyen bir doküman haline düştü. Bunu, hiç şüphesiz, siyasî iktidarlar yaptılar. Planlama, bugün Türkiye’de, bir tapu dairesi kadar kalabalık.

 Yapılacak bir tek şey var, birkaç defa bu kürsüde ifade ettiğim; ama, ne yazık ki, duyuramadığım, merkezî hükümet teşkilatını, reformunu yapmak. Kendi vatandaşına 1 milyon lira hizmet götürmek için 1 milyon lira masraf yapan bu devlet teşkilatıyla bir yere varmamız mümkün değil. İşte, Planlama burada, başbakana, günlük ekonomik olayları ve uzun  vadeli ekonomik gelişmeleri bildirecek bir beyin, bir merkez haline getirilmeli. Oradaki ordu çapındaki bürokratlar da, bütün vilayetlere, valilerin yanına, ekonomi danışmanı olarak gönderilmeli. Aksi halde, kalkınma planı içinde olması gereken ve Anayasasında kalkınmanın planla yazılacağı belirtilmiş olan Türkiye, plana rağmen programlar yapar. Eğer, bizde plan ciddiyeti olsaydı, hükümetin yapması gereken, revize plan yapmaktı, mevcut kalkınma planının içerisine bir geçiş programı koymaktı.

İşte bu sebeple diyorum ki, şehircilik anlayışımıza kendi kültür değerlerimizi getirmeliyiz. Bursa’ya gittiğiniz zaman yanıyorsunuz, bütün tarihî eserlerin arası asfalt kaplı. Halbuki, Osmanlı, bu yolları taşla yapardı. Ahlat’ta da aynı felaketi yaşayacağız. Ahlat’ın kurtuluşu, bir büyük turizm merkezi, kültür turizmi merkezi olması, tarımda sulamanın sağlanarak verimin 5 katına çıkarılması mümkün. Sonra; şehrin tarihî mekânlarını bozmayacak sanayi siteleri kurmak elzem. Meseleler bu...

Osmanlı, dehasıyla, Van Gölünde yaşayan balıkları, her yıl defterdar eliyle ihaleye çıkarıp, İranlılara satmış ve o bölgedeki askerin masrafını o balıklarla sağlamış. Biz, Van Gölünü kirletmişiz, balıkları öldürmüşüz. İşte, Osmanlıyla farkımız bu! Biz, yok etmekte çok mahiriz!

Şimdi, yapılacak iş nedir; Van Gölü, Doğu Anadolu'nun bir şaheseridir. Deprem felaketinden sonra çok değerli çalışmalarını, bir kere de huzurunuzda ifade etmek istediğim Maden Tetkik Arama Enstitüsünün, parsel parsel Türkiye arazi etütlerini yaptığını gördük. Ne yazık ki, onlar nerede “zemin kaygandır, alüvyon tabakasının üstünde 60 metre kalınlığında bir kaya var, burası yarın sallanır” dediyse, biz şehirlerimizi oraya kurmuşuz. Ee, şimdi gelin, Ahlat’ta bu yanlışı yapmayalım.

Turizm adına, sahillerimizi, İspanya gibi, beton yığını haline çevirdik. Ahlat’ta, Türk şehir modeli var; nedir bu model; bir geniş alan, onun etrafında evler, bahçeler ve müşterek mekânlar; mescidi, camisi, su sarnıcı, dergâhı, o günkü kültür müesseselerinin hepsi var. Ee, şimdi, biz, Türkiye'ye getirdiğimiz şehir planıyla bunu yıktık; insanlarımız, yaşarken hapishanedeler. Yeşil alan yok, müşterek dinlenme mekânı yok, eğlence mekânı yok. Hiç olmazsa, sayın hükümet, Ahlat için, bizim tarihî şehirciliğimize dayanan bir şehirleşme modelini getirmeli, ölmek istemeyen mazi ile doğmak isteyen istikbali kucaklaştırmalıdır. Ahlat’ta nereye kazma vursanız tarihî bir eser var; ama, Ahlat’ın da yaşaması lazım. Bir zamanlar nüfusu 300 000 olan bir şehir, sonra sancak merkezine bağlanıyor. Moğol istilasıyla perişan oluyor ve Celalettin Harzemşah’ın, bu yiğit büyük Türk hükümdarının siyasî gafletiyle de -onun eliyle de- perişan oluyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Sayın Başkanım, müsaade ediyor musunuz?

BAŞKAN – Efendim, böyle tarihî bir konuşmayı kesmeyecek kadar tarih düşkünüyüm.

Buyurun. (MHP, FP ve ANAP sıralarından alkışlar)

AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Çok zarifsiniz Sayın Başkanım. Şükranlarımı arz ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, şehirlerimizi, biz, perişan ettik. Halbuki, kurtarabildiğimizi, artık, kâr bilmemiz gereken bir çizgideyiz. Nedir buranın tarihî mekânı? Ahlat, bence, özel bir kanunla, özel bir şehir planına kavuşturulmalıdır. Ahlat’a 4 tane plan yapmışlar, 3’ünü tespit edebildim. Değerli milletvekilim benden iyi biliyor. Herhalde 4 olmuş. Ahlat’ın gölle irtibatı kesilmiş. Halbuki, göl, Ahlat’ın hayatı.

Bakınız, beni iyi anlamanız için, istirham ediyorum, Karadenizi düşünün. Eski Ordu durur, yeni Ordu durur. Eski Ordu’da evler öyle kondurulmuştur ki, bütün evler denizi görür; yeni Ordu’da evler tek sıralı saf halindedir; birinci saftakiler görürler, ikinci saftakiler nefes alamazlar; tıpkı, İzmir’in Kordon’u gibi.

Demek ki, bizim, bir büyük zihniyet değişmesine ihtiyacımız var arkadaşlarım. O zihniyet değişmesi nedir; “ben neyim” sorusunu sormaktır.

Devlet yönetiminden maksat, vatandaşına huzur vermektir. Vatandaş, önce evinde, köyünde, kasabasında, ilçesinde, şehrinde mutlu olmalıdır. Bir insanın bugünkü şehir hayatında mutlu olması mümkün mü?! Ankara gibi, kışın donduğunuz, yazın yandığınız bir şehirde, kamu kurumları, serapâ cam bina yapıyorlar. Halbuki, bizim ecdadımız, Ahlat’ta bunun en güzel örneklerini vermiş. Görünüşü küçük; ama, içeriye doğru genişleyen pencereler yapmışlar. Böylece, içerisi mükemmel güneş alıyor; soğuğa karşı da korunmuş oluyor.

Erzurum aynı haldedir. Erzurum’u perişan ettik. Değerli arkadaşlarım, Erzurum’da tabyalar var. Çok istirham ediyorum, ziyaret ediniz. Tabyaların her birisi, her Osmanlı hükümdarının, bir top mesafesinde Rus sınırına yaptırdığı askerî kışladır. Bir alay, atıyla, malzemesiyle, eriyle, assubayıyla, subayıyla oraya sığıyor ve Osmanlı hükümdarlarının hepsi, kendi keselerinden bunu yaptırıyorlar. Rus sınırına kadar gidiyor.

Şimdi, ben, tabyaları Kültür Bakanıyken görebildim, itiraf ediyorum. Ondan önce, tabya denildiği zaman, belli toprak yığını ve üzerinde top zannediyordum. Çok değerli bir albay bize izahat verdi ve içim yandı. Atatürk Üniversitesini inşa edenleri rahmetle yâd ediyorum, şükranla yâd ediyorum; ama, bence, Atatürk Üniversitesi tabyalarda kurulmalıydı. Her bir tabya bir fakülte olurdu ve muhteşem bir tarihî zenginlik kazanırdı.

Bakınız, feodalite dönemini yaşayan Avrupa -biz feodaliteyi yaşamadık, bizim sosyal yapımız farklı- şatolarını yıkmadı değerli arkadaşlarım. Gidiniz Fransa’ya, gidiniz İngiltere’ye, gidiniz Belçika’ya, gidiniz İtalya’ya, İspanya’ya; bütün tarihî eserlerin hepsi güncel hale getirilmiştir, yaşayan hale getirilmiştir.

Bizim de, bu tarihî eserleri... Ne oluyor; devlet, adamın evine tarihî eser diyor. Garibanın bir tane evi var, hiçbir şey yapamıyor. Halbuki, yapmamız gereken “kardeşim, senin evin tarihî eserdir; ben, bunun rayiç bedelini sana ödüyorum, kamulaştırıyorum” demek.

Şimdi, biz, bir vesileyle, inşallah genişçe görüşürüz, devletin yaptığı israfı önlesek, bu para Türkiye’de var.

Onun için, Ahlat’ta, bir özel kanun çıkarıp -bana göre- bütün üniversitelerle işbirliği yaparak, bizim şehrimiz ne olmalıdır?..

Lütfen, gözünüzün önüne Brüksel’i getirin. Asırlar öncesinin esnaf teşkilatının binası olduğu gibi Brüksel’de duruyor ve bütün törenler onun önünde yapılıyor. Vatikan’ı gözünüzün önüne getirin, Venedik’i gözünüzün önüne getirin; tarihin orada dipdiri yaşadığını görüyorsunuz.

Şimdi, biz, bunu yapmazsak, bize niye turist gelsin; beton binanın âlâsı onda var, cam binanın dikâlâsı onda var! Ama, biz, bunu, önce kendimiz, sonra bu kültür mirasını nakletmek sorumluluğunu taşıdığımız çocuklarımız ve bütün dünya için yapmalıyız.

UNESCO, 1956’da bir kanun kabul etti, bütün milletlerin parlamentolarından geçti; her tarihi eser olduğu yerde korunmalıdır. Ama, görüyorsunuz ki, Balkanlar, bir saat zembereği gibi fırlayan milliyetçilikle, ne tarih tanıyor, ne eser tanıyor.

24,5 milyon kilometrekareydi bizim coğrafyamız IV. Murat’ın gününde. Şimdi, onun otuzda 1’indeyiz, 776 000 kilometrekaredeyiz. 24,5 milyon kilometrekaredeki eserleri koruyamayız; ama, hiç olmazsa, bu vatan coğrafyasındakileri koruyalım.

Değerli kardeşlerim, Ahlat’taki depremden sonra, tetkik edebildiğim bazı eserler 12 000, bazı eserler 1 000 ailenin, Kahire’ye nakledildiğini söylüyor. Dikkat buyurun, o günün şartlarında, 1 000 aileyi Ahlat’tan alıp Kahire’ye götüren devlet veya 12 000 aileyi götüren devlet!.. Bu ne müthiş bir iradedir! Biz, o kültürün, o tarihin insanlarıyız; Muhterem Heyetiniz, muhterem varlığınız, bunun en kesin delili.

Bu görüşmenin, yeni bir kültür ufkuna açılmamız ve kendi değerlerimizle kucaklaşmamız için hayırlı bir başlangıç olmasını temenni ediyor, Sayın Başkanın anlayışına, sizlerin dikkatlerini şükranlarımı saygılarımla sunuyorum efendim. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Sayın milletvekilleri, birleşime, saat 18.00 kadar ara veriyorum.

  Kapanma Saati: 17.52

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 18.05

BAŞKAN: Başkanvekili Mustafa Murat SÖKMENOĞLU

KÂTİP ÜYELER: Yahya AKMAN (Şanlıurfa), Melda BAYER (Ankara)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, 112 nci Birleşimin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

(10/124) esas numaralı araştırma önergesi üzerindeki görüşmelere kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

 

 

99. Bitlis Milletvekili İbrahim Halil Oral ve 67 arkadaşının, Bitlis-Ahlat İlçesinin tarihi, kültürel ve turistik değerlerinin araştırılarak ekonomik ve sosyal yönden kalkınması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi. (10/124)                                      (Devam)

BAŞKAN – Hükümet yerinde.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Bitlis Milletvekili Sayın İbrahim Halil Oral görüşecek efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurun

MHP GRUBU ADINA İBRAHİM HALİL ORAL (Bitlis) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Bitlis İline bağlı Ahlat İlçesinin tarihî ve turistik değerlerinin araştırılarak kültür mirasımız olan eserlerin korunması, geliştirilmesi, ilçenin sosyal ve ekonomik yönden kalkınması amacıyla bir Meclis araştırması açılması hakkında, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlarım.

Sözlerime başlamadan önce, Yüce Meclisimize ve Parlamentoda grubu bulunan beş siyasî partimizin grup yönetimi ve milletvekillerine Bitlisliler ve Ahlatlılar adına şükran ve minnet duygularımı iletmek istiyorum. Zira, Milliyetçi Hareket Partisi Sayın Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcımız Dr. Devlet Bahçeli’nin anlamlı talimatlarıyla şahsım ve arkadaşlarım tarafından Yüce Meclise arz edilen araştırma önergesi teklifimiz, Meclisimizin yoğun çalışmalarına rağmen, kısa bir sürede, beş siyasî parti grup başkanvekilinin tümünün ortak kararıyla gündeme alınmıştır. Yüce Parlamentonun ecdat şehrimiz Ahlat için göstermiş oldukları bu yakın ilgi ve hassasiyetlerini bir kez daha gönülden tebrik ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk tarihinin altın sayfalarına uzandığımızda, millî kültür zenginliklerimizi gururla seyredebileceğimiz, bizi, millet olarak, kültürümüz, tarihimiz, mimarîmiz, sanatımız, dilimiz ve edebiyatımızla bir kez daha hatırlatacak ve yaşatacak çok önemli emanetlerimiz bulunmaktadır; bunlardan biri de, hiç şüphesiz ki, Ahlat’tır.

Ahlat’ın tarihi milattan önce 1500 yıllarına kadar uzanır. Sahip olduğu doğal güzellikleri nedeniyle tarihin her döneminde çeşitli uygarlıklara merkezlik yapmıştır. Urartular, Medler, Persler, Babil, Roma, İskit, Oğuz Türkleri, Araplar, Selçuklular, Eyyubiler, Akkoyunlular ve nihayet 1555 yılında Osmanlı egemenliğine girmiştir.

Ahlat ve çevresinin Türklerle ilk tanışması, daha Malazgirt zaferinden yüzyıllarca önceye rastlamaktadır. ünlü Türk seyyahı Evliya Çelebi, Ahlat’ın (Dar-ı- Bele) Oğuz Taifesi Şehri olarak anıldığını belirtmektedir. Daha milattan önce 609’da, İskit Türkleri, yaptıkları akınlarla tüm Urartu ülkeleriyle birlikte Ahlat’ı ele geçirirler. Türk-İskit sanatında egemen olan geleneksel bozkır hayvan üslubuna daha o dönemin kalıntılarında Ahlat, Bitlis, Van ve doğu dokümanlarında rastlanmaktadır.

Oğuz Türklerinin Ahlat’a yerleşmesini müteakip, miladî 217 yılında, Türkistan’dan gelen Namık ve Konak Şehzadeler, Ahlat’ta beylik kurmuşlardır. Bu dönemde, Ahlat’a gelen Oğuzların içinden yerleşen Ahlat’ın yiğit melikesi Turunç Hatun’un cengaverliği sonucunda, merkezi Ahlat olmak üzere geniş bir bölgeye “Koç-Koyunlu Yurdu” denilmiştir.

Selçuklular, Anadolu’yu, dolayısıyla Ahlat’ı tamamen Türk yurdu haline getirinceye kadar, bu ilk Türk akınlarından sonra, 11 inci Asırda Anadolu’ya gelen Türkler, Ahlat’ı Anadolu fetihlerinde müstahkem bir üs haline getirmişlerdir ve Ahlat’ta yeşeren ve alevlenen nizamı alem ülküsü, Küçük Asya’yı Türke vatan olarak armağan etmiştir.

Selçukluların, hem Anadolu’da yeni bir yurt tutmak hem de Türkmenlere yeni iskân sahaları açmak için, daha 1018’de, Malazgirt Zaferinden yıllar önce, büyük hükümdar Çağrı Bey, Van Gölü Havzasına bir keşif akınında bulunmuştur. Bu keşif akını sonucunda, Selçuklular, Anadolu’nun bir yurt ve vatan olmaya müsait olduğunu anlamışlardır. İşte, Ahlat ve çevresi, artık, bütün bir tarih süzgeci içinde, Türk boylarının kültür değerlerini ilmek ilmek izlediği bir Türk yurdu haline gelmiştir.

Türklerden önce birçok topluluk Ahlat’a egemen olmasına rağmen, hiçbirisi, Türkler kadar, bu toprakları yüksek bir kültürün ürünü olan eşsiz eserlerle süsleyip vatan haline getirememiştir.

Ahlat, Orta Asya’dan Anadolu’ya bir kültür köprüsü oluşturmaktadır. Ahlat’taki Türk sanat eserlerinde Göktürk, Karahanlı, Gazneli ve Büyük Selçuklu sanatının etkilerini ve izlerini görmek mümkündür.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütün bu Türk izlerinden sonra, Ahlat’ın Türk tarihinde zirveleştiği iki önemli dönem bulunmaktadır. Birincisi, Anadolu’nun ebedî Türk yurdu haline gelmesine sebep olan Malazgirt Zaferi, öncesi ve sonrası Ahlat’ın konumudur. Ahlat’ı yurt edinen Türklerin Anadolu akınları, Bizans İmparatoru Diojen’i sürekli tedirgin ediyordu. Bu amaçla, Diojen, Ahlat’ı almak ve Türk Başkentine ulaşmak için, 1071 Malazgirt Zaferinden önce, kalabalık ordularla, Anadolu’ya üç kez sefer yapmıştır; çünkü, Türklerin bu önemli hareket üssü Ahlat alınır ve buralardaki kaleler ele geçirilirse, Türkleri Anadolu’ya sokmadan çıkarmak o derece de kolay olurdu. Bizans orduları, Ahlat’tan çıkan Türk emirleri sayesinde, değil Ahlat’ı almak, Türklerin Anadolu akınlarının bile önüne geçememiş, Malatya, Kayseri ve Konya’nın yağmalanmalarını önleyememiş ve nihayet, 1070’te Sıvas’ta Türklere yenilmiştir. Anadolu içlerine yapılan akınlar sonucunda, hareket üssü olan Ahlat’a dönen ünlü Selçuklu Emiri Afşin Bey, Alpaslan’a bir mektup yazarak, Bizans hakkında geniş bilgi vermiştir. Bunun üzerine, Sultan Alpaslan, daha 1070 yılında, Selçuklu hareket üssü olan Ahlat’a gelir. Bu arada, Diojen, Erzurum üzerinden Malazgirt’e inmiş, şehri teslim alarak, orada bulunan bütün Türkleri katletmiştir ve tek hedefi Ahlat’ı almak için savaş planları hazırlar. Malazgirt Zaferi öncesinde yapılan üç öncü muharebesinde Ahlat’taki Selçuklu birlikleri ve Ahlat’ın kudretli komutanı Emir Sanduk, zafer elde etmiş ve Türk Birliklerinin moralini Malazgirt Savaşı öncesi artırmıştır. Bugünkü, Ahlat-Malazgirt karayolundan Malazgirt’e ulaşan ve Malazgirt Ovasında kazanılan bu zaferle, Anadolu ebedî bir Türk yurdu haline getirilmiştir. 1071 Malazgirt Zaferinin kazanılmasında, hiç şüphesiz ki, Ahlat  ve Ahlatlıların payı çok büyüktür.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Ahlat’ın Türk tarihindeki ikinci önemli konumu ise, Osmanoğullarının ata yurdu olmasıdır; çünkü, Kayı boyu, Anadolu’ya girişinde çok uzun yıllar Ahlat’ta kalmıştır. Ahlat’ın, bu bakımdan, Türk tarihinde müstesna bir yeri vardır. Anadolu’ya giren her Türk boyu, önce, Ahlat’ta nefeslenmiş ve ilk yerleşmesini burada yapmıştır. Malazgirt Zaferinden sonra, Ahlat’a, Türk boylarından, Avşar, Kaçar, Yazır, Salur, Kınık, Kayı, Böğdüz, Çepni, Çavındır, Kuman, Karakoyunlu, Akkoyunlu gibi Türkmen boyları gelip yerleşmişlerdir.

Osmanlı padişahları çıktıkları her İran ve doğu seferinde Ahlat’a uğramayı gelenek haline getirmişler ve Ahlat’a ayrı bir önem vermişlerdir. Yavuz, Kanuni ve Dördüncü Murat bizzat Ahlat’a gelerek ecdat mezarlarını ziyaret etmişlerdir. Ayrıca, Yavuz ve Kanuni’nin emirleri gereği, Mimar Sinan’ın projesiyle, Koca Zal Paşa tarafından, Ahlat’a bugünkü Sahil Kalesi yapılmıştır. Bütün bunların nedeni, Ahlat’ın Osmanoğullarının ata yurdu olmasıdır.

Kayı boyu uzun yıllar Ahlat’ta ikametinden sonra, Ahlat’a benzeyen Söğüt’ü yurt tutmuşlar; ancak, Kayı aşiretine mensup birkısım insanlar, aileler, Ahlat’ta ikamete devam etmişlerdir.

Anadolu’nun Türklere kapılarının açılmasından sonra, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Ahlatşahlar, Eyyubiler, İlhanlılar, Anadolu Selçukluları gibi kurulan bütün beylikler ve devletlerde, Ahlat, hep tarihi önemini korumuştur ve ne acı ki, zaman zaman da, istilalarla yerle bir edilmiştir.

Anadolu Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ın Harzemşah hükümdarı Celalettin’e yazdığı mektup, Ahlat’ın önemini anlamlı bir şekilde yansıtmaktadır. Mektupta, İslam kültürünün merkezi, âlim, zahid ve sanatkârlar yurdu kubbet-ül-İslam, Ahlat’ın muhasarasından vazgeçmesini istiyor; 30 katır yükü kıymetli eşya, 30 atlı köle, 100 at ve 50 katır yükü hediyeler ile elçi göndererek, Ahlat’ta bulunan bu kıymetli eserlerin muhafazasını istemiştir. Ortaçağın muhteşem kendi Ahlat, tarihinin en büyük katliamını ve tahribini, ne acı ki, Osmanlı-Safevi mücadelesinde Safevi Hükümdarı Şah Tahmasp zamanında yaşamıştır; halk kılıçtan geçirilmiş, şehir yerle bir edilmiştir. Kayı Boyunun yaşadığı bu ata yurdundaki tahribat nedeniyle Kanuni Sultan Süleyman, sırf bu maksatla, İran seferine çıkmış ve Ahlat yeniden imar edilmeye çalışılmıştır. Cumhuriyetimizin kurulmasıyla birlikte, 1929 yılında Van iline ve 1936 yılında Bitlisimizin il yapılmasıyla da Bitlis’in bir ilçesi haline getirilmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tarih sahnesine çıkışından bugüne kadar, milletimizin kader çizgisinde silinmez yeri bulunan Ahlat ve çevresinde bulunan Adilcevaz, Tatvan, Bitlis, Mutki, Hizan ve Güroymak gibi Türk iskânının bulunduğu yerlerinin bugünkü konumunu, durumunu ve bugüne kadar ulaşabilen tarihî mirasımızın ve kültür değerlerimizin bir tahlilinin yapılmasını, bu araştırma önergesi için en önemli gerekçe olarak sizlere sunmak istiyorum.

Ahlat, tarihimizde kılıç ile kalemi çok iyi kullanan bir Türk şehridir. Ahlat’ın ve çevresindeki ilçelerimizin, geçmişteki ihtişamına bugün şahadet ve tanıklık eden ve günümüzde de üzülerek belirteyim ki, yalnız bir kısmı ayakta durabilen abidelerin en önemlileri kümbet denilen mezar anıtlarıdır. Bunlardan Ahlat’ta bulunanlardan Usta Şakird, Hasan Padişah, Emir Bayındır, Erzen Hatun, Boğatay Aka, Şirin Hatun, Hüseyin Timur, Mirza Muhammed, Şeyh Necmeddin Habi, Emir Ali, Çifte Kümbet, Alimoğlu Hurşit Kümbetleri ile Dede Maksut ve Yüce Peygamberimizin sahabesi Abdurrahman Muazbincebel’in oğlu Abdurrahman Gazi Türbesi, Bayındır Mescidi, Kadı Mahmut Camii, İskender Paşa Camii, Osmanlı Kalesi, Çifte Hamam, Harabe Şehir Hamamı, Bayındır Köprüsü ve birçok tarihi eseri içinde barındıran Ahlat, bu yönüyle, bir açık hava müzesi konumundadır.

Ahlat’ın haricinde, Bitlis İlimizin sınırları içerisinde, günümüze kadar gelebilmiş, özellikle Selçuklu ve Osmanlı Dönemine ait eserler de oldukça fazladır. Bunlardan, il merkezimizde büyük bir alanı kapsayan Anadolu Türk mimarisinin en eski örneklerinden olan Bitlis Kalesi, Ulu Cami, Şerefiye Camisi, taç kapısı ve süslemeleriyle bir sanat harikası olan İhlasiye ve Hatibiye Medreseleri, Anadolu’nun en büyük kervansarayı olan ve bugün, yoklukla, yalnızlıkla karşı karşıya olan Eleman Hanı, Başhan ve Duhan Hanları; Adicevaz’da buluna Sahil Kalesi, Ertuğrul Camii, Ulu Cami, Paşa Cami, Kef Kalesi ve Urartu kaya mezarlığı, Tatvan Kalesi, Mutki Zeydan Kalesi, Dölek Kalesi, Hizan Tağ Kalesi, Kelha Sinbani Kalesi ve Güroymak Aşağı Kolbaşı Mezarlığı, Ahlat’daki Selçuklu mezarlığının bir benzeridir ve Gevaş’taki Selçuklu mezarlığı ve kümbeti de, bu eserlerden yalnızca bir kısmını oluşturmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Onüçüncü Yüzyılda, 15 kilometre uzunluğunda ve 4,5 kilometre genişliğindeki bir alanda 300 000 civarında nüfusuyla büyük bir Türk şehri olan Ahlat, ne acı ki, 1940 yılında nüfusu 3 000, 1980 yılında 10 040 iken, bugün, göçler nedeniyle, ilçe merkezinin nüfusu 40 000’i aşmış durumdadır. Van Gölünün kuzeybatı sahillerinde Nemrut ve Süphan Dağlarının eteklerine yaslanmış, Urartulardan günümüze tarihin canlandığı kent olmuştur. Van Gölünün kıyısından başlayarak, Süphan ve Nemrut’a kadar uzanan platoda, gizemli doğal güzellikleriyle, dağ, göl, yeşil ve tarihin kucaklaştığı efsane bir kent ve yeryüzü cennetidir.

Ahlat, Adilcevaz ve Tatvan İlçelerimizle birlikte, Van Gölünde 150 kilometrelik bir kıyı şeridi ve sayısız küçük ölçülerde plajları bulunan, Türkiye’nin en büyük, dünyanın sayılı krater göllerinden biri olan ve 3 050 metre yükseklikteki, sıcak ve soğuk 5 gölü bulunan Nemrut Krater Gölüyle, eşi az bulunan bir tabiat harikasıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bilim ve sanat merkezi olmasından dolayı, Kubbetül İslam unvanı verilerek, Ortaçağ İslam dünyasının üç büyük kentinden biri olan -kıymetli milletvekilleri, bu konuya dikkatinizi çekmek için, özellikle vurgulamak istiyorum; Kubbetül İslam unvanı verilerek, Ortaçağ İslam dünyasının üç büyük kentinden biri olan- Ahlat’ta, Türk sanatının ve kültür tarihinin 800 yıllık belgeleri, mezar anıtları kabul edilen, Türk dünyasının, hatta, bütün İslam aleminin en büyük tarihî mezarlıkları bulunmaktadır. Bu mezarlıkların en büyüğü, 210 000 metrekare alanı kapsayan Meydan Mezarlığıdır. Tahtı Süleyman Mezarlığı, Kırklar Mezarlığı, (Kayı) Erkizan Mezarlığı da, atalarımızın bize bıraktığı en büyük mirastır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ne acı ki, sevgilerin, umutların simgeleri, Orhon Abidelerinin Anadolu’daki kardeşleri Selçuklu mezar taşları, kümbetleri yok olup gitmektedir. Bütün bu tarihî mirasımız için yapılması gereken işlerin, sosyal ve ekonomik açıdan alınması gereken tedbirlerin bazıları şöyle sıralanabilir:

Kültür Bakanlığımız ve ilgili kuruluşlar tarafından, özellikle, mezarlıkların kültürel önemini vurgulayan çalışmalar yapılmalıdır.

Bütün mezar taşlarının katalogunun yapılması, taşların temizlenerek fotoğraflarının çekilmesi, yazıtların okunması ve film bankası oluşturulmalıdır.

Mezar taşlarının korunması için, yeni gelişen teknolojinin araştırılması, yerinde korunması için analiz ve tedbirlerin alınması, bütün taş ve eserlere tanıtıcı levhalar konulması, restorasyonlar, kesinlikle, bilimsel kuruluşlarca yapılmalıdır.

En önemlisi, şehir merkezi ve tarihî eserlerin yoğun olduğu yerler, SİT alanı kapsamına alınmasına rağmen, bu eşsiz hazinelerin korunması ve yok olmaktan kurtarılarak gelecek kuşaklara taşınması için yapılacak restorasyon ve kamulaştırma çalışmaları için ihtiyaç duyulan ödenekler, Kültür Bakanlığınca acilen gönderilmeli ve özel bir kanunla, destekleyici fon oluşturulması sağlanmalıdır.

Yaşadığımız iki büyük deprem felaketiyle yerle bir olan şehirlerimizi, köylerimizi el ele vererek yeniden imar eden Türk Devleti, Türk Milleti ve Yüce Parlamento, Türklüğün Anadolu’daki tapu senetleri olan eserlerimizin onarılmadığı için gözlerimizin önünde yok olup gitmesine seyirci kalmayacaktır. Bu bağlamda uygulanan SİT alanı uygulamaları mevzuatı da acilen yeniden gözden geçirilmelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bölgeyi genel olarak ele aldığımızda ise, Ahlat, Adilcevaz, Tatvan ve Bitlis başta olmak üzere, inanç turizmine canlılık kazandırmak için, il ve bu ilçelerimizin, kamu hizmetlerinden ve sivil toplum örgütleri ile özel kuruluşların desteklerinden daha çok yararlanmaları için, hizmetlerde önceliklerin iyi tespit edilmesi gerekir.

Bir turizm cenneti olan Van Gölünün kirlenmesinin önlenmesi maksadıyla, bir an önce, Ahlat, Adilcevaz, Tatvan ve Van Gölüne kıyısı bulunan ilçelerin kanalizasyon ve arıtma tesislerinin tamamlanıp bitirilmesi gerekmektedir.

Ahlat ve çevresinin uluslararası kongre turizmine dönüşebilmesi için, sosyal konaklama tesislerinin yaptırılması ve on yıldır inşaatı devam eden Ahlat ve diğer ilçelerimizdeki kültür saraylarının acilen bitirilmesi gerekmektedir.

Türk tarihinin bütün dönemlerini simgeleştirerek anlatan bir açık hava müze projesi oluşturulmalıdır.

Yüzüncü Yıl Üniversitesinin en az iki fakültesinin, Ahlat, Adilcevaz, Tatvan ya da Bitlis’te, üniversite yetkililerince uygun görülen mekânlarda açılması için çalışmalar acilen hızlandırılmalıdır.

Ahlat gibi eşine az rastlanan doğal hazinenin, UNESCO’nun dünya mirası listesine alınması sağlanmalıdır.

Tatvan-Ahlat arasında yapımı planlanan havaalanının bir an önce gerçekleşmesi sağlanmalıdır.

Uzun süredir yarım kalan, Van Gölünün kirlenmesine ve Tatvan halkının sağlığının ciddî şekilde bozulmasına neden olan Tatvan sahil tahkimatının acilen bitirilmesi gerekir.

Bir doğa harikası olan Nemrut Dağı ve krater gölü millî park haline getirilmelidir.

Gülçindağ ve Otluyazı maden sularının işletilmesi için destek sağlanmalıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

İBRAHİM HALİL ORAL (Devamla) – Ahlat ve Adilcevaz’da, eşine az rastlanan sayısız kuş türünün barındığı sazlık alanların kuş cenneti statüsüne dönüştürülmesi Orman Bakanlığınca sağlanmalıdır.

Bölgedeki hayvancılık ve sulu tarım desteklenmelidir.

Ahlat taş işçiliği ve bastonculuğunun geliştirilmesi için yeni projeler hazırlanmalıdır.

Yüzme ve kayak sporuna özel bir ilgisi olan gençlerimiz için bir kapalı yüzme havuzu ve Bitlis ile Nemrut Dağları kayak projelerinin bir an önce hayata geçirilmesi sağlanmalıdır.

Belediyeler tarafından yeniden ilçelerin nazım planı çıkarılmalıdır.

Açıklamaya çalıştığım bütün bu gerekçelerle Ahlat İlçesiyle çevresinin sorunları konusunda bir Meclis araştırması komisyonu kurulmasında büyük yarar bulunmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ecdat şehri, ata yadigârı, yedi göbek öteden, yedi nesil geleceğe uzanan, bin yılın tarih belgelerini bağrında barındırdığı mukaddes emanetleri asırlardır bir namus timsali ana gibi koruyan, asırlarca, beyliklere, devletlere, medeniyetlere ışık tutan, yol gösteren, yediyüz yıllık bir cihan imparatorluğunu dirilten ruh, yetmişyedi yıllık genç Türkiye Cumhuriyetimizi oluşturan millî karakter ve kültür hazinesi kayı mekânı Türk yurdu, istiklalimizin ilham kaynağı Ahlat, ne acı ki, bugün, âdeta, ölümü yaşayan kent görünümündedir. Bağrında büyüttüğü evlatları tarafından terk edilen bir ihtiyar, doğurduğu çocukları tarafından ihaneti yaşayan bir anadır Ahlat.

Gelin, hep birlikte, millî iradenin temsilcisi Yüce Parlamento olarak, üzerimize düşen görevi yerine getirelim. Anadolu’ya, Türk mührünün vurulduğu Ahlat’ı ve çevresini herkesin okuyabileceği temiz sayfalarla yeniden yazalım. Ahlat’ı yeniden inşa edelim ve tarihteki hak ettiği yere, layık olduğu tahtına yeniden oturtalım.

Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Şimdi, söz sırası Fazilet Partisi Grubunda.

Bitlis Milletvekili Sayın Zeki Ergezen, buyurun. (FP sıralarından alkışlar)

FP GRUBU ADINA ZEKİ ERGEZEN (Bitlis) – Sayın Başkan, sayın milletvekillerimiz; Ahlat, Anavatan ve MHP sözcülerinin söylediği kadar güzel bir ilçedir. Ahlatlılar da çok iyidirler, çok iyi insanlardır. Ahlat’ın coğrafyası da güzeldir. Ahlat, kümbetleriyle, kalesiyle, Van Gölüyle, sağ tarafında Nemrut Dağıyla, sol tarafında Süphan Dağıyla, kuzeyinde Süte Yaylasıyla -Malazgirt Savaşının yapıldığı yer- ve dünyanın en büyük İslam mezarlığının olduğu, yeraltındaki şehri ile yerüstündeki değerleriyle gerçekten güzel bir ilçe, araştırmaya değer bir ilçe.

Tabiî, benim kanaatime göre, bu araştırma önergesi eksik bir önerge. MHP’den 67 arkadaşla beraber, Ahlatlı hemşerim Bitlis Milletvekili Sayın Oral’ın vermiş olduğu araştırma önergesi, Malazgirtsiz olamaz; çünkü, Türklerin Anadolu’ya açılışının, Müslümanlığın yayılışının kapısı olan ve doğuda birçok zafere ev sahipliği yapan Ahlat, Malazgirt’le beraber Ahlat olmuştur. Dolayısıyla, ben, Başkanlığa teklif ediyorum, bu araştırmanın içine Malazgirt dahil edilmelidir; çünkü, Ahlat, Malazgirt Zaferiyle Ahlat olmuştur. Her ne kadar, Malazgirt Savaşının bütün şehitleri oraya defnedilmişse de; her ne kadar, orası mekân edilmişse de; her ne kadar, Mimar Sinan’ın yaptığı Türkiye’nin en önemli kalesi oradaysa da; bunların kaynağı Malazgirt’tir. Dolayısıyla, Malazgirt’i içine alan bir araştırma, siyaseten daha anlamlı olur kanaatindeyim; bir.

İkincisi, ekonomik ve sosyal yönden araştırmada, bana göre bir yanlışlık var; ama, her halde tarihin misyonundan dolayı sadece Ahlat ele alınmıştır. Aksi halde, Bitlis İlinin ekonomik ve sosyal yönünün araştırılmasıyla ilgili bir teklif verilmeliydi, Ahlat bunun içerisinde ağırlık merkezi olmalıydı; ama, her halde tarihin misyonundan dolayı böyle bir öncelik tanınmış oldu. İnşallah, ilimizdeki diğer ilçeler, Van Gölü havzasındaki yerleşim birimleri, bundan alınganlık göstermezler temennisiyle sözlerimi devam ettirmek istiyorum.

Bu araştırma, temenni ediyoruz, diğer araştırmalar gibi araştırma olmaktan öteye gider, araştırma olmakla kalmaz ve yine temenni ediyorum ki, bu araştırma, tozlanmış raflardaki sırasıyla noktalanmış olmaz, harekete geçirilir. Artık, millet, konuşan siyasetçiler değil, iş yapan, sözünün eri siyasetçiler, sözünün eri hükümetler istiyor; çünkü, çok konuştunuz, çok konuştuk, çok vaatlerde bulunduk; kahramanlığı, tarihi, dini kimseye vermedik, âdeta milleti meydanlarda, televizyon ekranlarında, bu kürsüden okşadık. Çok milliyetçi kesildik, çok dindar kesildik, çok ekonomist kesildik, çok dürüst kesildik; ama, bunlar görülmedi. Onun için Kızılay’a rahat inemiyorsunuz, seçim bölgelerine rahat gidemiyorsunuz. Böyle bir yanlışlıkla karşı karşıyayız, bunun düzeltilmesi lazım.

Sayın hükümetimiz burada, Kültür Bakanlığının programını getirdim. “Tarihi mirasımız” dediğiniz “Türkiye’nin Doğu Anadolu’daki tapusu” dediğiniz Ahlat’a, 2001 yılında ayrılan para 40 milyar lira, yani, tarihî eserler için ayrılan para 40 milyar lira, kültür binası için demiyorum, Ahlat Kalesi için ayrılan para 40 milyar lira. Bu 40 milyar lirayla, siz, Ahlat’ı kırk yılda kurtaramazsınız; anlayış bu, 40 milyar!

Aslında, Ahlat bilinmeyen bir yer değil, Ahlat bilinen bir yerdir; ancak, yönetim anlayışlarındaki çarpıklıklar, bürokrasinin tarihimize, kültürümüze bakış gözlüğü bizi tarihimize yabancı kıldı, tarihimize sırt döndürdü. Memleketimizdeki gavurların, gayri müslümlerin kültürüne ve tarihine verdiğimiz önem kadar kendi tarihimize ve kültürümüze önem veremedik, vermedik; onların tarihî eserlerine ayırdığımız ödenek kadar, kendi tarihimize de ödenek ayıramadık bütçelerimizden maalesef.

Demin Agâh Beyin dediği gibi, sadece Ahlat değil, tarihî birçok yerlerimiz vardır. Ben, Ahlat’la ilgili araştırma önergesi verildiğini anlayınca -Diyarbakır’daydım- hemen üç gün önce Hasankeyf’e gittim, oraya koşma ihtiyacını hissetim. Arkadaşlar, orada bir araştırma yaptım geçtiğimiz perşembe günü, yetkilileri de ziyaret ettik; ama, maalesef, Hasankeyf’i yabancılar korumaya başladı; yani, biz, barajla tarihi bir arada yaşatmayı becermiyor muyuz; alternatif projelerimiz yok mu? Ne zaman tarihi ekonomiye... Yani, ekonomi için tarihimizi yok ediyoruz; yani, alternatif baraj projeleri olmasına rağmen, elimizi taşın altına koymuyoruz, zahmetlere katlanmıyoruz; yabancılar geliyor, Hasankeyf’i korumaya kalkıyor, Hasankeyf’e onlar sahip çıkıyor.

Bizim tarihimizle alakamız kesilmiştir, kültürümüzle alakamız kesilmiştir. Kompleksli bir milliyetçiyiz, kompleksli bir Müslümanız, kompleksli bir Türk vatandaşı olmuşuz. Biz, inandıklarımızı gerçekten yürekten savunan, onun gereklerini yerine getiren karakterimizi yitirmişiz; bu gerçeğin altını çizmek mecburiyetindeyiz; sahip çıkamamışız. Kompleksli, ürkek “acaba ne derler” hayatını hep acabalarla sürdüren Türk vatandaşları olmaktan kurtulmalı ve onurlu olmalıyız bana göre.

Şimdi, bu gerekçede diyorsunuz ki “Ahlatın ekonomisini” onun için diyoruz ki “havaalanı” diyorsunuz. Arkadaşlar, yani, burada havaalanı araştırılmaz; havaalanı programdadır, hükümet, gider, havaalanını yapar. 1997’de projesi yapılmış, geçen sene geriye kalan arsaların parası ödenmiş; Bitlis’e 1 milyar para çıkarılmış. Siz, havaalanını araştırmakla değil, Havaalanını yapmakla mükellefsiniz. Kültür binasını –sağ olsun- CHP-Doğru Yol hükümeti döneminde, Fikri Sağlar programa koymuş, Anavatan iktidarı döneminde de o yatırımın projesi yapılmıştır. Siz kültür binasının neyini araştıracaksınız; siz kültür binasına ödenek bulur, o binayı bitirirsiniz.

Siz barajdan bahsediyorsunuz. Programa girişi, Doğru Yol-CHP iktidarı döneminde, Plan ve Bütçe Komisyonunda benim tarafımdan verilen önergeyle programa alınmış, Necmettin Erbakan’ın Başbakanlığı döneminde ihale edilmiş. Devam eden bir işin neyini araştırıyorsunuz; size düşen görev, gider, para bulur, o barajı bitirirsiniz.

Ahlat-Malazgirt yolu, 1997’de karayollarına dahil edilmiş, altyapısı hazırlanmış. Size düşen görev onu araştırmak değil; o yolu bir an evvel bitirip, 2 tarihî ilçenin ulaşımını sağlamaktır.

Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir konu var; kanalizasyonun araştırılması... Kanalizasyonu yapacaksınız, hükümetsiniz, bunlar araştırılmaz. İller Bankasının programında, ihale edilmiş; sizin göreviniz, Van Gölünü kirletmeyelim diye, proje üretmeniz lazım. Bunun yeri de araştırma değil; bunun yeri İller Bankasıdır, Çevre Bakanlığıdır. Neyini araştıracaksınız? Temenni ediyorum, bu araştırmalar Ahlat şenliklerinde bir malzeme olarak kullanılmaktan öteye geçer; temenni ediyorum. (FP sıralarından alkışlar)

Bana göre, üzerinde durulması gereken önemli konular var. SİT alanı demişsiniz, yıllardan beri SİT alanı. Bir taraftan SİT alanı diyorlar, vatandaşlara ev yaptırmıyorlar, vatandaş ev yaptığı zaman vatandaşı cezaevine koyuyorlar; diğer taraftan da Hasankeyf gibi bir ilçeyi, baraj adı altında yok ediyorlar. Böyle çarpık bir anlayıştan çok fazla şey beklemek mümkün değildir.

Dikkat edilmesi gereken bir şey var; kardeşimden ve özellikle onun mensubu olduğu partiye mensup bakanlardan rica ediyorum; Türk cumhuriyetleriyle ilgili bir demiryolu geçişi var. Yaşar Bey Ulaştırma Bakanıyken programa koymuştu, şu anda ANAP’taki arkadaşımız. Herkesin hakkını vermek lazım. Hangi proje kimin zamanında, ne zaman programa girdi?.. Sayın Demirel’in Başbakanlığı zamanında, Yaşar Okuyan Bakan iken programa girdi.

İBRAHİM YAŞAR DEDELEK (Eskişehir) – Yaşar Topçu...

ZEKİ ERGEZEN (Devamla) – Yaşar Topçu... Özür dilerim, düzelttiğiniz için teşekkür ederim. Yaşar Topçu zamanında; çünkü, o zaman Plan ve Bütçe Komisyonu üyesiydim.

Türk cumhuriyetleriyle ilgili bir demiryolu; Tatvan’dan, Ahlat üzerinden geçecek. Burada dikkat edilmesi gereken bir şey var; Ahlat’ın dokusunu, tarihini bozmayacaksınız. Demiryolunu öyle bir yerden geçireceksiniz ki, Ahlat’a dokunulmaması lazım. Ben, o projeyi durdurdum; Ahlat’ın içinden geçen kesimini durdurdum. Bakanlıkta ciddî bir mücadelem olmuştur; dün de, gittim müteahhidiyle görüştüm, ne yaptınız dedim. “Ahlat’ın yerleşim içindeki kısmını durdurup, diğer taraflarını tamamladık, Ulaştırma Bakanlığının çare bulması lazım” diyor.

Haluk Karamağaralı yeraltında, toprağın altındaki tarihi toprağın üstüne çıkardı. Keşke çıkarmasaydı; çünkü, tarih yok oldu. O hamamlar, o saraylar, o darphaneler yıkıldı gitti, o camiler yok oldu. Çıkardınız tarihi, çıkardıysanız sahip çıkın, taşlarını taş üstüne koyun. Yanlışlar yapılıyor, yanlış üstüne yanlışlar yapılıyor.

İBRAHİM HALİL ORAL (Bitlis)- Bu araştırma onun için Sayın Ergezen.

ZEKİ ERGEZEN (Devamla)- İşte, araştırmayla değil, bunlar araştırılmış, çıkarılmış, getirilmiş; hazır lokma. Siz, para bulacaksınız.

NİDAİ SEVEN (Ağrı)- Destek verin o zaman...

ZEKİ ERGEZEN (Devamla)- 15 milyar dolar için 15 yasa çıkaran hükümet buna para bulamaz!.. Her yasayı 1 milyar dolara çıkaran, IMF’in emriyle icraat yapan hükümet buraya para bulamaz!.. Bulduğunuz para 40 milyar işte!.. Seneye de 40 milyar koyacaksınız, öbür sene 40 milyar koyacaksınız; başka bir şey koyamazsınız. Paranız yok, pulunuz yok, bir şeyiniz yok!.. Araştırma yapacaksınız, koyacaksınız!.. Ha, bulun, kaynak bulun, kaynak bulun, kaynak bulun sizi destekleyelim. Koskoca, burada, göklere çıkardığınız Ahlatımla ilgili, bütçeden, Kültür Bakanlığından tarihi eserler için ayırdığınız para 40 milyar... Keşke bunu koymasaydınız da, bir zengine gidip yalvarsaydık biz, herhalde, 80 milyar buraya verirdi tahmin ediyorum kendi itibarı için, kendi propagandası için, kendi reklamı için. Devlet, bu küçük paralarla artık uğraşmasın, ciddî olarak işe el atsın.

Onun için, ben diyorum ki, 67 arkadaşıma ve Oral arkadaşıma diyorum ki, havaalanının projesi yapılmıştır. Yine, şu anda Anavatanlı, o günün Millî Savunma Bakanıyla beraber projeyi biz çözdük. Proje çözüldü; çünkü, Türk Silahlı Kuvvetlerini ilgilendiren bölümü vardı. Ulaştırma Bakanına ricada bulunacaksınız havaalanını ihale edecek; başka bir şey yapılmayacak. Ahlat ile Bulanık arasındaki yolu yapacaksınız; yani, böyle kazma vurarak yol yapılmaz; devlet ciddiyetiyle yolu yapacaksınız, bitireceksiniz; ama, bunlar, sadece, burada söylenecekse, tutanaklara geçecekse, olmaz.

Şimdi, siz, Ahlatlıdan bahsettiniz; araştırma yapacaksınız... Ahlat’a gittiğinizde, sizden rica ediyorum, lütfen bir sorun; bu sene kaç kişi tarlasına gübre atabildi; bir de. bunu araştırın. Ben, dün geldim. Hasankeyf’ten Ahlat’a geçtim, bu iki ilçenin bir mukayesesini yapmak için; ama, başka şeylerle karşılaştık; kendi İlçemizde “bu sene hiç gübre kullanamadık” diyorlar.

Şimdi, siz, ülkenin ekonomisinden bahsediyorsunuz, tarihi kurtaracağız diyorsunuz; inşallah, temenni ediyoruz, kurtarırsınız. Ben, bu araştırma önergesini destekliyorum, partim destekliyor, desteklemeye devam edeceğiz; ancak, temenni ediyoruz, bunlar, raflar arasında kalmaz. Temenni ediyoruz, turistik bir seyahat olmaktan öteye geçer. Temenni ediyoruz, Ahlat Şenlikleri bittikten sonra, bir kenara atılmaz. Temenni ediyoruz, bu konuda samimî olunur, bu işin takipçisi olunur, para bulunur, hakikaten, Türklerin ve Müslümanların en önemli merkezi olan ve Selçukluların Anadolu’ya açılışının kapısı olan ve Malazgirt Zaferinin şehitlerinin toplandığı Ahlat’a gerekli önem verilir, gerekli yatırımlar yapılır ve güzelim Ahlat da güzel olur diyor, hepinize saygılar sunuyorum. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Doğru Yol Partisi Grubu adına, Bitlis Milletvekili Sayın Yahya Çevik.(DYP sıralarından alkışlar)

DYP GRUBU ADINA YAHYA ÇEVİK (Bitlis) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Bitlis Milletvekili Sayın İbrahim Halil Oral Bey ve 67 arkadaşının, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına vermiş oldukları Meclis araştırma önergesi üzerinde, Grubum adına söz almış bulunuyorum; Yüce Meclisi saygıyla selamlarım.

Konuşmama başlamadan önce, Meclis araştırmasının çok yerinde ve hayırlı bir iş olduğunu düşünüyor ve buna olumlu bakacağınızı ümit ediyorum. Şahsım adına, İbrahim Halil Beyi tebrik eder, ayrıca, kendilerine yardımcı olan Grubuna, 67 arkadaşına teşekkür eder, kendilerine tekraren saygılarımı sunarım. (MHP sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, değerli milltvekilleri; Ahlat veya Ahlat şehri, Türkiyemizin, tarihin, insanlığın, savaşların nokta hareketleri ve aynı zamanda, Müslüman Türklerin Anadolu’ya girişlerinin ve vatan edinmelerinin tarihidir ve bir tarih şehridir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; tarihî şehrimiz Ahlat’tan bahsederken, tarihimize ışık tutmuş, camileriyle, medreseleriyle, kervansaraylarıyla meşhur, dertlere deva olacak müthiş ve muazzam doğasıyla Bitlis’in tarihini de unutmamak ve sahip çıkmak gerekir diye düşünüyorum. Burada, Meclis araştırması önergesi verilirken ve üzerinde konuşulurken, Bitlis’in de içinde olması gerektiğine inanıyorum. Bana öyle geliyor ki ve görüyorum ki, Bitlis’teki tarih, bizlere “beni Ahlatımdan, Ahlatı benden ayıramazsınız” diye sesleniyor. Ben de, bu sesin arzu ve emirlerine saygı duyarak, önümüzdeki günlerde, arkadaşım İbrahim Halil Oral Beyin, Zeki Ergezen Beyin ve Bakanımız Safder Gaydalı Beyin bilgi ve destekleriyle birlikte, Grubumuzun ve siz değerli milletvekillerimizin de desteklerini talep ederek, konuyu Meclisin gündemine getirmek istiyorum.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Ahlat İlçemiz, Doğu Anadolu’nun Yukarı Murat-Van bölümünde yer alır; yüksek dağlarla çevrilmiş, Van Gölüne doğru eğimli platolar üzerinde kurulmuştur. Aynı zamanda, Van Gölüne akan Sor, Karga ve Karmuç Çayları, Ahlat tarihine güzellik katar. Ahlat, Tatvan, Adilcevaz ve önemli tarihî şehrimiz Malazgirt ile komşudur. Ahlat, Nemrut ve Süphan Dağları dışında, Doğu Anadolu Bölgesinin önemli ovalarından birine sahiptir ve gölüyle, manzarasıyla, âdeta, insanı, tarihin derinliklerine götüren şirin bir ilçemizdir; aynı zamanda, açık ve güneşli bir iklime sahiptir.

Sosyoekonomik yapı olarak, Ahlat, nüfusu dışarıya göç vermesine rağmen, nüfus hareketlerinin köyden kente göçmesiyle, şehrin nüfusu biraz daha yükselmektedir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Ahlat, tarihin her döneminde, doğal güzellikleri itibariyle, çeşitli uygarlıklara ikamet ve merkez görevini yerine getirmiştir. Ahlat’a, Urartular, Halads; Ermeniler Saliad; Süryaniler, Kelath; Araplar, Hilat; Türkler ise, Ahlat adını vermişlerdir. Ünlü seyyah Evliya Çelebi, Ahlat’ı dar’ı bele (Oğuz taifesi şehri) olarak adlandırmıştır.

Ahlat’ı bir üs haline getiren Türkmen emirleri, 1071 yılına kadar Bizansın gücünü kırarak, birçok yerlere akın etmişlerdir. 1070 yılında Bizansa ağır darbe indiren Avşin Bey Ahlat’a ulaşmıştır. Alparslan zamanında Ahlat Şehri, Türklerin Bizanslılara yaptıkları seferlerin hareket merkezî olmuştur; yani, Ahlat, Malazgirt Zaferini hazırlayan en önemli üstlerden biridir.

Ahlat’ta, birçok eyyubi dönemlerden de bahsedilebilir. Zaman itibariyle sadece isimlerini zikrediyorum: Necmeddin Evhat dönemi, Melik Eşref dönemi, Muhammed El-Kamil dönemi, Şahabeddin Gazi dönemi ve sonraları Celalettin Alaaddin Keykubat dönemi, Moğol istilaları, Karakoyunlular dönemi, Akkoyunlular dönemi ve nihayet, Ahlat çevresinin Osmanlı Devletine ilhakı; tarihte böyle zikredilmektedir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bunları, Ahlat’ın ne kadar tarihî bir şehir olduğunu, tarihe ve insanlığa ne kadar çok hizmet verdiğini ve bugün, bu hizmetlerin karşılığını alamadığını ve tarihin derin gözleriyle bizlere kızdığını anlatmak için söylüyorum.

Ahlat’ın karanlık çağlarına ışık tutacak çok sayıda mağaralar araştırılmayı beklemektedir. Ortaasya’da önemli bir mezar geleneğine sahip olan Türkler, bu geleneği, Ahlat’ta da göstermiştir. Aynı zamanda, Bitlis’in bir ilçesi Güroymak da, aynı şekilde, kümbette de gösterilmiştir. Ahlat mezarlıklarını araştırma gereği ve mecburiyeti vardır. Mezar taşları, iktisat zenginliğinin azaldığı zamanlarda bile çok süslü olarak yapılmıştır. Ahlat mezar taşlarında, ölen kişinin biyografisi, ayet kuşakları ölümü ve insanlığı hatırlatan, işleyen ustaların isimleri, sanatkâr kitabesi, geometrik şekiller, bitkisel motifler, rumî pulmetler ve Türk süslemeleri yer almaktadır.

Ahlat Meydanlık Mezarlığı, tarihe büyük bir ışık tutmaktadır. Kırklar Mezarlığı, Kale Mezarlığı, Harp Şehri Mezarlığı, Kayı Mezarlığı, Erki Kızan Mezarlığı olarak tarihe ışık tutacak, araştırılmaya değer eserler mevcuttur.

Ahlat kümbetlerinin tarihte ayrı bir yeri ve önemi vardır. Şeyh Necmettin Kümbeti, Erzen Hatun Kümbeti, Çifte Kümbet, Şirin Hatun Kümbeti, Anonim Kümbeti, Emir Ali Kümbeti, Dede Maksut Türbesi, Mirza Bey Kümbeti, Bayındır Kümbeti bunlardan birkaçıdır. Bayındır Kümbeti, tarzı, mimarisinin zarafeti ve abidevî ölçüleriyle Ahlat’ın simgesi durumuna gelmiştir.

Tarih kokan Ahlat, kaleleriyle de ünlüdür. Eski Kale, Osmanlı Kalesi bunlara örnektir. Ahlat, hamamlarıyla da, tarihte insanlarımızın ve ecdadımızın temizliğe verdikleri önemi göstermektedir.

Ahlat, aynı zamanda, bir kültür ve medeniyet şehridir. Ahlat’taki taş eserler herkesin malumudur. Hürremşah, Osman-Bin Hasan, Davut, Ahmet El-Mezeyn ünlü Ahlat mimarları ve sanatkârlarındandır.

Şeyh Seyit Hüseynî Ahlatî, Dede Maksut, Ahlatlı şair Harar, Fahrettin Ahlatî, birçok padişah ve astronomlara ders veren değerli bilim adamlarıdır.

Ahlat’ta, halen, Milattan Önce 2000 çağlarına ve Osmanlı son dönemine ait kültür varlıklarının sergilendiği ve 1970 yılında kurulmuş olan bir arkeoloji ve etnografya müzesi mevcuttur.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; tüm bunların yanı sıra, bölgenin sosyoekonomik ve eğitim sorunlarından da bahsetmek istiyorum. Burada, gerçekten, Fazilet Partili Milletvekili arkadaşımız Zeki Beyin de söylediği gibi -ben de katılıyorum- o sorunların araştırılmaya değer bir tarafı yok, o sorunlar yapılması gereken şeylerdir, okuldur, sudur, kanalizasyondur, yoldur. Bu araştırmanın dışında tutarak, gerçekten, Bitlis İlinin ekonomisini kısaca gözler önüne sermeye çalışacağım.

Ahlat’ın merkez ve köylerinde olduğu gibi, Bitlis nüfusunun da çoğunluğu tarımla geçimini sağlamaktadır. Tarım ve hayvancılık faaliyetleri bölgenin en önemli geçim kaynaklarındandır. Hayvancılık, bölgede yaşanan olumsuz olaylardan dolayı büyük zarar görmüş, yayla yasakları dolayısıyla da tamamıyla bitme noktasına gelmiştir. Şeker ve Tütün Yasalarıyla ise, halkımız, âdeta, açlığa ve sefalete mahkûm edilmiştir. Başka hiçbir gelir kaynağı olmayan ilimizde, insanlar, şekerpancarı ve tütün yerine ne üreteceklerini bilememekte, hükümetin bir yol göstermemesi nedeniyle de büyük bir sıkıntı ve telaş yaşamaktadır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Ahlat, eğitim ve öğretime önem veren bir ilçemizdir. 1900 yılında, Ahlat’ta bir rüştiye, iki yerleşim yerinde ise bir iptidaî mektep vardı. Cumhuriyet döneminde okullaşmaya daha da önem verilmiştir. Bugün, Ahlat’ın bütün köylerinde, daha ziyade Bitlis İlinin birçok yerinde okul olmasına rağmen, taşımalı sistem nedeniyle, yeterli sayıda çocuk okuyamamaktadır. Ahlat’ta okuma yazma oranı yüzde 95’lerdedir. Şu anda, Ahlat’ta, Yüzüncü Yıl Üniversitesine bağlı olarak bir meslek yüksekokulu vardır; ancak, Atatürk’ün vasiyeti olmasına rağmen “şark üniversitesi” adı altında bir üniversite kurulmamış ve halk, bu imkândan mahrum bırakılmıştır. Hepimizin çok iyi bildiği gibi, Bitlis’te, esasen tüm Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çözülmesi gereken ilk ve en büyük sorun, eğitim sorunudur.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Tatvan İlçemiz ve Adilcevaz İlçemiz, doğa güzelliğiyle, turizmiyle, sahiliyle, âdeta, bakımsızlığa, perişanlığa rağmen, tüm azamet ve ihtişamıyla merhamet beklemektedir ve hizmet karşılığını da alamamaktadır. Tatvan’ın, yıllardır, başlayan sahil yolu halen yapılamamıştır. 100 000’e yakın nüfusu olmasına rağmen, kanalizasyon sorunu hâlâ çözüm bulamamıştır. Yakınında nehir olmasına rağmen, su sorunu büyük ölçüde mevcuttur. Tatvan’a gelen Nazik Gölü su kanalı ve suyun gelmeyişi başka bir sorundur.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Mutki İlçemiz ise, âdeta, kaderine terk edilmiş, insanları unutulmuş, apayrı bir sorun yumağı halindedir. Güroymak İlçemiz bunlardan farklı bir durumda değildir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; sağlık konusu, Bitlis’te, olumlu bir şekilde değildir. İlçemizde yüzde 90 biten hastane inşaatları bitememiştir. Faaliyette olan devlet hastanelerimizde çok az sayıda uzman doktor mevcuttur. Sağlık konusu, doğunun her ilinde olduğu gibi, Bitlis’te de içler acısıdır.

BAŞKAN – Efendim, toparlar mısınız lütfen.

YAHYA ÇEVİK (Devamla) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türkiye’de olduğu gibi belediyelerimizin sorunları içler acısıdır. Özellikle muhalefette olan, iktidar partisine mensup olmayan belediyelerimizin hali perişandır. Bu haliyle hizmetten ziyade eza içerisindedirler. Belediyelerimizi mutlaka ama mutlaka hükümetimizin dikkate almasını rica ediyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; temennimiz ve ricamız, söylediklerimizi hükümetimiz nazarı dikkate alır. Devletine bağlı, ülkesini seven, Bitlisli vatandaşlarımızı, bu araştırma münasebetiyle geniş kapsamda işsizliği de gözönüne alarak, bir çözüm aşamasına getirecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şu anda görüşmekte olduğumuz önerge için desteklerinize şimdiden teşekkür eder, hepinizi saygılarımla selamlarım. (Alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Çevik teşekkür ediyorum.

Sayın milletvekilleri, çalışma süremiz dolmuştur. Saat 20.00’de toplanmak üzere Birleşime ara veriyorum.

Kapanma Saati: 18.59

 

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 20.00

BAŞKAN: Başkanvekili Mustafa Murat SÖKMENOĞLU

KÂTİP ÜYELER : Yahya AKMAN (Şanlıurfa),Melda BAYER (Ankara)

--- O ---

BAŞKAN – 112 nci Birleşimin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

(10/124) esas numaralı araştırma önergesi üzerindeki görüşmelere kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

 

- Bitlis Milletvekili İbrahim Halil Oral ve 67 arkadaşının, Bitlis-Ahlat İlçesinin tarihi, kültürel ve turistik değerlerinin araştırılarak ekonomik ve sosyal yönden kalkınması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi. (10/124)   (Devam)

BAŞKAN - Hükümet?... Yerinde.

DSP Grubu adına, Adana Milletvekili Sayın Ali Tekin; buyurun efendim.(Alkışlar)

 

DSP GRUBU ADINA ALİ TEKİN (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle kendi adıma ve DSP Grubu adına hepinizi saygıyla sevgiyle selamlarım.

Bitlis Milletvekili Sayın İbrahim Halil Oral ve 67 arkadaşının, Bitlis İlinin Ahlat İlçesinde bulunan tarihî ve kültürel değerleri dikkate alarak, bu ilçemizin, ekonomik ve sosyal yönden ne şekilde kalkındırılabileceği konusunda alınması gereken önlemlerin araştırılması üzerinde bir Meclis araştırması açılması önerisi vardır. Biz de, parti olarak bu öneriyi öncelikle desteklediğimizi hemen belirteyim.

Aslında, bu konuda, partimizin Muş Milletvekili Sayın Zeki Eker konuşmak istiyordu; ancak, kendisinin kızı, bugün öğleden sonra aniden rahatsızlandı ve dolayısıyla bu konuşmayı ben yapıyorum ve sizlere, Sayın Eker’in sevgi ve saygılarını iletmek istiyorum. Tabiî, bu arada, Ahlatlılara, Bitlislilere ve Muşlulara da sayın milletvekilimin selam ve saygıları var; bunu da iletmek istiyorum.

Benden önceki konuşmacıların da belirttiği gibi, Ahlat, Van Gölü kıyısında, gerçekten son derece şirin, tarihî bir ilçemiz. Milattan önce 2000 yıllarına kadar gidebiliyor. Diyarbakır-Van yolu üzerindeki tek geçit ve konaklama yeri Ahlat. Asurlardan, Urartulardan başlayan çok derin bir tarih ve kültür mirasına sahip. Bölge, İslamiyetle, Hazreti Ömer döneminde, yani milattan sonra 641 yılında, yani Türklerin Anadolu’ya gelmesinden yaklaşık 550 yıl önce tanışmıştır. Türklerin Anadolu’ya girişi sırasında, Ahlat, önemli bir merkez olma özelliğini devam ettirmiştir. Aslına bakılırsa, Anadolu’daki ilk Türk iskânı, Kayı Boyunun ilk yerleşim mekânı olarak Ahlat’tır. Ahlat’ta, Meydanlık Kabristanında, 12 nci Yüzyıldan başlayan ve 15 inci Yüzyıla kadar tarihlenebilen çok çeşitli tiplerde çeşitli anıt mezarlar vardır; bunlar, yaklaşık 1 000 tanedir ve bu mezarlardan anlaşılıyor ki, Ahlat’ta, pek çok kadı, bilim adamı ve sanatkâr yetişmiştir; zaten, bundan dolayıdır ki, bu şirin beldeye Kubbetül İslam adı verilmiştir. Ahlat’ın nüfusu, daha 8 inci Yüzyılda yaklaşık 300 000 civarındaydı; bugün ise, ne yazık ki, 22 000 sayısına kadar inmiş durumdadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Ahlat’ın tarihî ve turistik değerlerinin daha belirgin hale getirilmesi, aslında, neredeyse sonsuz sayılabilecek tarihî ve kültürel değerlere sahip olan Anadolumuz için de önemli bir örnek teşkil edecektir. Ülkemiz, henüz, tarihî ve turistik değerlerinden yeterince yararlanabilmiş değildir. Bu bağlamda, özellikle geri kalmış yörelerimizdeki saf, bozulmamış kültürel miras kullanılmak durumundadır.

Kalkınmanın sanayileşmekle eşanlama gelmediğini, artık anlamak zorundayız. Elbette, sanayileşmek de kalkınmak olabilir; ama, kalkınmayı, sadece sanayileşmekten ibaret sayan bir anlayış, artık geçmişte kalmıştır. Kalkınma, özü itibariyle, sahip olduğumuz kaynakların en etkin biçimde kullanılabilmesini gerektirir. Elimizde sahip olduğumuz bu kaynaklar, zaman zaman, tarihsel, kültürel kaynaklar da olabilir. Dolayısıyla, Van Gölü çevresinde, çoğunlukla atıl durumda olan kültürel varlıklarımızdan, tarihsel varlıklarımızdan yararlanmak durumundayız. Bölgenin turizm potansiyeli, kültürel potansiyeli, buraya, yabancı misyonlarca sık sık yapılan ziyaretlerden de anlaşılabileceği gibi, gerçekten büyüktür.

Bir diğer konu, tarihî arkeolojik değerlerin ortaya konulup değerlendirilebilmesi için, arkeoloji çalışmalarının daha fazla desteklenmesi gereğidir. Bu konuda -yabancı bilim adamlarından yararlanılması konusunda- aşırı bir tutuculuk içinde olmamamız gerektiğini düşünüyorum; çünkü, yabancı arkeologlar, Ülkemize bir yandan kazılar için finansman getirmekte, malî kaynaklar getirmekte bir yandan da teknik bilgi getirip, bunları, Türk meslektaşlarıyla paylaşmaktadırlar. Elbette yabancı yatırımlar konusunda olduğu gibi -yabancı yatırımlar nasıl ülkenin bir sanayileşme politikası varsa ve o politika bağlamında söz konusu oluyorsa, çok daha yararlı oluyorsa- yabancı arkeologların ülkemizdeki çalışmaları da, eğer, bir kültür politikamız olması durumunda, ulusal kültür politikamız olması durumunda, bu politikaya yapabileceği katkılar bağlamında eğer düzenlenirse çok büyük yararlar sağlayacaktır.

Bir diğer konu; büyük bir ekonomik krizden geçtiğimiz bugünlerde, ülkemizin, her zamankinden daha fazla yabancı turiste ihtiyacı olduğudur. Yabancı turistler, bir taraftan Antalya gibi denizinden ve güneşinden yararlanmak istedikleri yörelere giderlerken bir taraftan da Kapadokya’da olduğu gibi, Nemrut Dağında olduğu gibi, tarihî kalıtlar talep etmektedirler. Ayrıca, Van Gölü havzasının ilginç doğa yapısı, kültürel çeşitliliği, sıcak kanlı insanları, yabancı turistler için çok çekici bir bileşim olarak karşımızdadır.

Bölgenin tarihî ve turistik değerlerinin daha iyi ortaya konulması ayrıca iç turizmi de canlandıracaktır; bu da, bölgenin yaşam düzeyinde önemli bir sıçramaya yol açabilecek, bölgenin diğer bölgelerle olan etkileşimini daha da artırabilecektir. Bölgesel gelir dağılımı eşitsizliğini azaltmanın bir yolu olarak da, bu konuyu mutlaka göz önünde tutmak zorundayız.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; son birkaç on yıldır dominant hale gelen globalleşme olgusunu hepimiz biliyoruz. Globalleşme ya da diğer adıyla küreselleşme, insanların, toplumların, piyasaların ve devletlerin giderek daha standart hale gelmeleri yönünde bir baskı uygulamaktadır. Süreç, bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde – tabiî ki, bu tartışılabilir- insan ve toplumların, ulusların birbirlerine daha çok benzemeleri yönünde çalışmaktadır.

Küreselleşme, elbette bir vakıadır, bir olgudur ve ondan kaçmaya çalışmak, içine kapanmak çıkar yol değildir. Önemli olan, küreselleşmeye ayak uydururken, ortak kültüre, ortak uygarlığa, kendi ulusal renklerimizi, olabildiğince vurmaktan geçer.

İşte, bu çabalar nedeniyle, küreselleşme, kendi ikizi olarak, yerelleşme diyebileceğimiz bir süreçle birlikte ortaya çıkmıştır. Yerelleşme, elbette, çok farklı formlar alabiliyor. Hatta, zaman zaman istikrarsızlıklara yol açan mikromilliyetçilik biçiminde de ortaya çıkabiliyor. Oysa, Atatürk cumhuriyetinin insanları olarak bizler, yerelleşmeyi, kendi kültürel değerlerimizi daha iyi bir şekilde kavramak olarak almak durumundayız. Önümüze çıkan küresel ampirik sorunlara yaklaşırken, sahip olduğumuz, paylaştığımız ortak tarih ve kültür değerlerimizden, bu kültür değerlerimizin bize verdiği perspektiften yararlanmanın huzuru içinde olmak durumundayız. Tarihi ve kültürü, bizleri birleştiren, kaynaştıran ortak değerler olarak kabul etmeliyiz. Bu değerler, küresel dünyada, Türkiye’nin renkleri olarak hak ettiği yeri, mutlaka ama mutlaka almalıdır. Bu da, en etkin bir biçimde, hepimiz biliyoruz ki, ülkemizin, çağdaş uygarlığa giderek daha da yaklaşması, onu yakalaması ve Atatürk’ün söylediği gibi, onu geçmesiyle daha iyi bir biçimde mümkün olacaktır.

Zaten, son on yılda ortaya çıkan postmodern toplumbilim anlayışı da, artık, toplumların, siyasetin ve ekonominin anlaşılabilmesi için, kültürel yapıların, kültürel dokuların da daha iyi anlaşılması gerektiğini söylemektedir; bu yaklaşım, üzerinde özenle durulması gereken bir yaklaşımdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Ahlat, Bitlis ve daha genel olarak Van havzasının, kültürel ve tarihî değerlerinin harekete geçirilerek, nasıl kullanılabileceğine de burada değinmek gerekir. Birincisi, bu konuda, Turizm Bakanlığı ilk adımı atmalıdır. Van havzasının turizm potansiyelini inceleyip, bu havzadaki kültürel ve tarihî değerlerin daha iyi bir şekilde nasıl kullanılabileceğini, buraya, daha fazla sayıda nasıl turist çekilebileceğini, belki de, adına, Van havzası turizm projesi denilebilecek bir projeyle çalışmalıdır, bunun öncüsü Turizm Bakanlığı olmalıdır.

İkincisi: Kültür Bakanlığı, bölgedeki kazı ve restorasyon faaliyetlerini genişletmeli ve hızlandırmalıdır. Zaten bölgenin bir açık hava müzesi gibi olduğu düşünülürse, bu tür çalışmaların ne kadar önemli olduğu ve kısa sürede verimli bir biçimde ortaya çıkacağı kendiliğinden anlaşılır. Elbette, Kültür Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı bu faaliyetler sırasında işbirliği yapmalıdır. Çoğu zaman gördüğümüz gibi, farklı bakanlıklar, aynı konuda birbirine benzer çalışmalar yaparak, sahip olduğumuz kıt kaynakları etkin olmayan bir şekilde kullanma yoluna gitmemelidir.

Üçüncüsü: Elbette, Çevre Bakanlığı da bir bütün olarak Van Gölünü mercek altına almalıdır. Bu doğa harikası gölün kirlenmeye maruz kalmaması için gerekli planlama ve altyapı çalışmaları hızla başlatılıp, başlatılmış olanları bitirilmelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; benden önce konuşan diğer sayın konuşmacılar Ahlat’ın, Bitlis’in ve Van Gölü Havzasının yerel sorunlarını yeterince dile getirdiler. Bölge için yapılması gereken, yapılması düşünülen her türlü girişimin, faaliyetin arkasındayız. Türkiye, Van Gölü çevresinde yeni bir çekim merkezi mutlaka yaratmalıdır. Bu çekim merkezinin özü, tarih ve kültürel değerler üzerine inşa edilmiş bir turizm bölgesi anlayışı olmalıdır.

Yeniden bu konuda konuşmak isteyen Muş Milletvekilimiz Sayın Zeki Eker’in saygılarını ve sevgilerini sizlere bir kez daha iletmek istiyorum ve kendi adıma da sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

İyi akşamlar. (Alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Tekin, teşekkür ederim efendim.

Efendim, gruplar adına konuşmalar bitmiştir.

Şimdi, şahsı adına önerge sahibi olarak, Elazığ Milletvekili Sayın Mustafa Gül’ü davet ediyorum efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA GÜL (Elazığ) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; (10/124) esas nolu önergeyle ilgili olarak, şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Milliyetçi Hareket Partisi Bitlis Milletvekili Halil İbrahim Oral’ın, Bitlis İline bağlı Ahlat İlçesinin tarihî ve turistik değerlerinin araştırılarak, kültür mirasımız olan eserlerin korunması, geliştirilmesi, ilçenin sosyal ve ekonomik yönden kalkınması amacıyla, Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca, bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin benim de imzamın bulunduğu önerge hakkında, siz değerli milletvekillerini bilgilendirmek ve aynı zamanda desteklerini almak maksadıyla huzurlarınızdayım.

Değerli milletvekilleri, arkadaşım, benden önce size gerekli bilgileri sunduğu için, ben, mümkün olduğunca, Anadolu’nun Türkleşmesi ve bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temelini teşkil etmesine rağmen, Ahlat’ın sahipsizliğinden ve Ahlat’a olan ilgisizlikten bahsetmek istiyorum.

1965 yılından itibaren Prof. Dr. Beyhan Karamağralı’nın yörede başlattığı tarihî ve arkeolojik araştırmalar bir süre devam ettikten sonra, ödenek ayrılmaması sebebiyle, bu faaliyetler tümüyle durdurulmuştur. Neyse ki, bir SİT Kanunu var da, onun sayesinde Anadolu’nun tapu senedindeki bu kıymetli eserler cüzi de olsa korunmuştur. İnsanlarımızın ve yetkililerimizin bu eserlerin korunmasında hiçbir hassasiyetlerinin olmayışı, bu eserleri tabiatın insafına terk etmek suretiyle âdeta bizleri kurtarın dercesine bir yakarış içerisinde görmekteyiz.

Ben, özellikle mezarlıklardan ve buradaki mezar taşlarından bahsetmek istiyorum. Ahlat’daki bu mezar taşları kültür tarihi, sanat tarihi, arkeoloji ve siyasî tarihin çok önemli kaynakları arasında yer almaktadır. Bu mezar taşları toplumun inançlarını, adetlerini, gelenek ve göreneklerini, sanat anlayışlarını sosyal ve kültürel yapılarını aksettirmektedir.

Yapıları ve büyüklükleriyle görkemli bir tesir uyandıran bu mezarlar 900 senelik bir Türk-İslam şehri olan Ahlat’ta toplanmıştır.

Ahlatşahlar, Eyyubiler ve çoğunluğu İlhanlılar dönemine ait olan bu mezar taşları, şahideli mezarlar, sahidesiz prizmatik sandukalar ve çatma lahitler olmak üzere üç sınıfta mütalaa edilmektedirler.

Sayıları bin civarında olan şahideli mezarlar özellikle alışılmış ölçülerden çok büyük 3,5 metre yüksekliğine varan ve her cephesinde süsleme bulunan dikdörtgen prizma şeklindeki Ahlat mezar taşlarını karakterize etmektedir. Dünyanın en sayılı anıt mezarlarından olan bu mezarlıklar sırasıyla şöyle tanımlanmaktadır:

Harabeşehir Kabristanı. Bu mezarlık Selçuklu kalesi içerisinde Harabaşehir’de bulunmaktadır.

Taht-ı Süleyman Kabristanı. Karaşeyh Mezarlığı da denilmektedir, 14 üncü Yüzyıla ait bir mezarlıktır, şahideli mezar taşlarıyla süslenmiştir.

Kırklar Kabristanı. Burada da, 13 ve 14 üncü Yüzyıla ait kabirler bulunmaktadır.

Meydan Kabristanı. Selçuklu mezarlığı, 12 nci Yüzyıldan 16. Yüzyıla kadar tarihlenen, muhtelif tiplerde tahminen bin kadar mezar taşı bulunmaktadır.

Bu mezar taşlarının üzerinde çeşitli tezyini şekiller, semboller, edebi metinler ve buna benzer birçok işaretler bulunmaktadır. Ayrıca halkın akıt dediği tümülüs mezarlar da bulunmaktadır. Bunların çok azı Prof. Dr. Beyhan Karamağaralı başkanlığındaki bir heyet tarafından araştırılmış, gün yüzüne çıkarılmış; yine, benden önce bu kürsüde sizlere hitap eden Bitlis Milletvekili değerli kardeşim Zeki Bey, bunların tahrip edildiğinden bahsetmişlerdi, maalesef, doğrudur.

Merkez Kabristanı (Erkizan) diğer adıyla da Kayı Mezarlığı olarak adlandırılmaktadır, özbeöz Türklerin burada yattığı bilinmektedir. Şeyh Necmettin, Erzen Hatun Kümbetlerinin bulunduğu yerdir burası. Bu mezarların çoğu tahrip edilmiştir.

Kale Kabristanı, kalenin etrafında, burada Osmanlı dönemine ait mezarlar bulunmaktadır.

Kubbetu’l İslam olarak bilinen, Ahlat’ın en büyük özelliği, Müslüman Türk’ün şehadet parmakları gibi gökyüzüne doğru yükselen mezar taşları ve mezar sandukalarıdır. Bu mezar taşları ile kümbetler, Ahlat’ı dünyanın en büyük açık hava müzesi konumuna getirmiştir.

Anadolu’nun Türkleşmesinde sürekli Türk göçü olan Ahlat’ta, Ortaasya’dan beri süregelen geleneksel Türk mezar kültürünün her adımına rastlamak mümkündür. Bu anıtlar, çatmalı lahitler, şahidesiz prizmatik sandukalar, şahideli mezarlar olarak isimlendirilmektedir.

Çeşitli mimarî özellikler arz eden bu mezarla, kûfî yazılar, geometrik şekiller, rumî ile karışık yazı tezyinatı, palmet örgüler, yıldız ağları ve yıldız motifleri, ejder ve ejder başlıkları, bordürler, nebati motifler, dinî metin, ayetler ve sanatkâr kitabeleriyle süslenmiştir.

Tarihî bakımdan büyük zenginlikler arz eden Anadolu’nun özellikle Urartu, Hitit, Asur, Roma, Bizans vesair eserlerini araştırmak, bulunan eserleri onarmak ve muhafaza etmek adına büyük gayretler sarf edilmektedir. Oysa, Side, Aspendos, Perge, Sart, Efes, Kaonos gibi Roma ve Bizans dönemlerine ait bu eserlerin restorasyonu ve korunması için yapılan çalışmalar ve yapılan harcamaların küçük bir miktarı dahi, Anadolu'nun tapu senedi hüviyetindeki bu ata yadigârı varlıklarımızın araştırılması, restorasyonu ve korunması için zannediyorum yeterli olacaktır.

Değerli milletvekilleri, böylesine önemli bir konuyu Meclis gündemine taşıyan, Bitlis Milletvekili değerli arkadaşım Halil İbrahim Oral Beyi kutluyor, kendisine teşekkür ediyorum. Kültür Bakanlığının, bu yörede, 2001 yılı için programa aldığı bazı hususların altını çizmek istiyorum.

Ben, elbette ki, Bizans, Roma ve buna benzer kültürlerden bahsederken, bu varlıkları korumayalım demiyorum, elbette bu varlıklar gün yüzüne çıkarılacak, elbette bu varlıklar dünya insanlarının görmesine ve bunların tetkikine sunulacaktır; ancak, bir hususu da arz etmekten kendimi alıkoyamıyorum. Kültür Bakanlığının, bu yörede Anzaf, Urartu, Ayanis, Yoncatepe ve Nekropolü Kalelerinde araştırma yaparken, Ahlat’ta herhangi bir yatırımı, bu yıl için, öngörülmemektedir. Bunu da dikkatlerinize sunuyorum ve yine huzurlarınızda, teşekkürle bir hususu hatırlatarak sözlerime son vermek istiyorum; o da şu: Bugün öğrendiğime göre, bu önergenin gündeme gelmesiyle birlikte, Kültür Bakanlığının değerli yetkilileri Van’a, oradan da Ahlat’a hareket etmişlerdir; inşallah, çalışmalar hayırlı olacaktır. Bu nedenle, saygıdeğer milletvekillerimizin, önergeye gerekli hassasiyeti göstereceklerini ve gerekli desteği vereceklerini umut eder, hepinize saygılarımı sunarım. (MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Gül, teşekkür ederim efendim.

Değerli milletvekilleri, Meclis araştırması önergesi üzerindeki öngörüşmeler tamamlanmıştır.

Şimdi, Meclis araştırması açılıp açılmaması hususunu oylarınıza sunacağım.

Meclis araştırması açılmasını kabul edenler... Kabul etmeyenler... Meclis araştırması açılması kabul edilmiştir.

Hayırlı olsun derim.

Sayın milletvekilleri, Meclis araştırması yapacak komisyonun 13 üyeden kurulmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Komisyonun çalışma süresinin, başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üyenin seçimi tarihinden başlamak üzere, üç ay olmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Komisyonun gerektiğinde, Ankara dışında da çalışabilmesi hususunu oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Hayırlı uğurlu olsun diyorum.

Uzlaşma kültüründen dolayı da demek ki, bazı meseleler, gündeme rahatlıkla gelebiliyor diyorum.

Sayın Bakanım, teşekkür ederim.

Şimdi, birinci sırada yer alan Konya Milletvekili Veysel Candan ve 23 arkadaşının, Emekli Sandığının sorunlarının araştırılarak yeniden yapılandırılması için alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergenin öngörüşmelerine kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

1.Konya Milletvekili Veysel Candan ve 23 arkadaşının, Emekli Sandığı’nın sorunlarının araştırılarak yeniden yapılandırılması için alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi.(10/12) (X)

BAŞKAN – Hükümet?..

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Sayın Başkan, biz, bir Meclis araştırması önergesi görüştük ve sayın hükümet, temsilen oturdu. Hiç uygun düşmez. Rica ediyorum.

BAŞKAN – Ben, böyle bir şey demedim efendim.

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Siz demediniz de...

BAŞKAN – Hükümeti yerine davet ediyorum efendim. Belki Sayın Bakan yoruldu, başka bir bakanımız teşrif eder diye düşündüm.

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Efendim, sayın hükümeti davet ederken, bir koluna da ben gireyim de götürelim dedim.

BAŞKAN – Hayır... Hayır... Hükümetimiz gelir.

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Hiç şık kaçmaz yani.

BAŞKAN – Hükümet yerine oturdu.

Önerge üzerinde hükümet ile Anavatan Partisi ve Fazilet Partisi Grupları adına yapılan konuşmalar tamamlanmıştı.

Şimdi, söz sırası, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Aksaray Milletvekili Sayın Murak Akın’da.

Sayın Akın buyurun. (DYP sıralarından alkışlar)

DYP GRUBU ADINA MURAT AKIN (Aksaray) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Konya Milletvekili Veysel Candan ve 23 arkadaşının, Emekli Sandığının sorunlarının araştırılarak yeniden yapılandırılması için alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla verdikleri 12 esas numaralı Meclis araştırma önergesi üzerinde söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle Grubum ve şahsım adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü, 1950 yılında, 5434 sayılı Kanunla, kamu kesiminde çalışan memurlar ile askerî personelin emekliliklerinde ve maluliyetlerinde, kendilerinin ölümleri halinde ise dul ve yetimlerinin sosyal güvenliklerini sağlamak amacıyla kurulmuştur.

Başlangıçta, sadece memurlar ve askerî personel sandığın kapsamında iken, daha sonra çeşitli kanunlarla, belediye başkanları, il daimî encümen üyeleri, milletvekilleri, askerî okul öğrencileri ve çeşitli kuruluşlarda sözleşmeli çalışanları kapsamına dahil etmiştir.

Emekli Sandığının, 5434 sayılı Kanunda belirtilen görevlerinden, emekli keseneği ve kurum karşılığı almak suretiyle yaptığı ödemeler, emekli, malullük, dul ve yetim aylıklarıdır.

Sandık, 1 304 246 emekli dul ve yetime, 2000 yılında, 2 katrilyon 3 trilyon lira aylık ödemiş, bu miktarın 75 trilyon lirası, Hazine adına ödenen kadrosuzluk tazminatı ve makam tazminatıdır.

Değerli milletvekilleri, Sandık, çeşitli kanunlarla verilen görevler dolayısıyla, Hazine ve diğer kurumlar adına, emekli ikramiyesi, ölüm yardımı vermekte; vatanî hizmet, şeref madalyası, Kore ve Kıbrıs şehit ve gazileri için aylık ödemektedir; bunların tutarı da, 2000 yılında, 392 trilyon lira olarak gerçekleşmiştir. Diğer yandan, Sandık, aynı yılda, 2022 sayılı Kanunla, 954 444 kişiye de, 142 trilyon 7 milyar lira ödeme yapmıştır. Sigortalının, emekli dul ve yetimlerine ve bakmakla yükümlü oldukları aile fertlerine -herhangi bir ek prim almadan- yaptığı sağlık yardımları nedeniyle, yine, 616 trilyon 2 milyar lira ödeme yapmıştır.

2001 yılı itibariyle, Emekli Sandığı ödemeleri için de, yine, bütçe kanununda tespit edilen miktarlarda aktarmalar yapılmıştır. Genel bütçeden, Emekli Sandığına, 2001 yılı ocak ayında,  300 trilyon lira, şubat ayında 260 trilyon lira, mart ayında 130 trilyon lira, nisan ayında ise 190 trilyon lira olmak üzere, dört aylık kümülatif aktarma 880 trilyon lira olmuştur.

Değerli milletvekilleri, önergenin çok önceleri verilmiş olması nedeniyle, önergede belirtilen Emekli Sandığındaki eksikliklerin büyük bir kısmı, kurum tarafından giderilmiştir. Bunlardan, ana yönetmeliğin günün şartlarına göre değiştirilmesi Maliye Bakanlığına teklif edilmiş;  yine, Emekli Sandığına bağlı huzurevi inşaatlarından, 2001 yılında 1500 kişilik huzurevi hizmete açılmış ve 350 yatak kapasiteli Ankara 75. Yıl Dinlenme ve Bakımevi tesisi de hizmete açılacak duruma gelmiştir.

Emekli Sandığının, emekli primlerinin tahsil edilememesine yönelik araştırma önergesinde belirtilen husus ise, daha ziyade, belediye bulunan yerlerde Emekli Sandığına dahil iştirakçilerin maaşlarından yapılan kesintilerin Emekli Sandığına belediyeler tarafından yatırılamaması ki, bilindiği üzere, belediyelerimizin büyük bir kısmı, maddî zorluk içerisinde olmaları nedeniyle SSK, Emekli Sandığı ve vergi borçlarını umumiyetle yatıramamaktadır. Bu, sadece Emekli Sandığının bir meselesi değil, sosyal güvenlik kuruluşlarının tamamının bir meselesidir ve bu kurumların takibi ise, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanun çerçevesinde, yine bu kurum tarafından alacağın tahsili cihetine gidilmektedir; ancak, konulan haczin, haczedilemeyecek sınırla bağlı kalması nedeniyle, belirli bir maktu miktara hem Bağ-Kurun hem SSK’nın ve Maliyenin, diğer yandan da Emekli Sandığının haciz koyması, cüzî bir istihkakın yine cüzî bir miktarının tahsilini gerekli kılmaktadır ki, bu da, bu primin gecikme zammının tahsilini dahi kapsamamaktadır.

Değerli milletvekilleri, aslında, Emekli Sandığı, kendi üzerine düşen görevi, yine, kanun çerçevesinde yerine getirmektedir. Esas, Emekli Sandığına mensup kişilerin, bilhassa bu hükümetin istikrar programını uyguladığı 2000 yılından itibaren çok zorluk ve sıkıntı içerisinde olma durumunun burada araştırılmasının daha faydalı olacağı kanaatindeyim.

DPT tarafından hazırlanıp hükümetçe uygulamaya konulan 2001 programında belirtildiği gibi, 2000 yılında memurlar, emekliler ve düşük ücretle çalışan işçilerin gelirlerinde ciddî gerilemeler olmuş ve enflasyona yenik düşen bu kesimler önemli ölçüde gelir kaybına uğramışlardır.

Değerli milletvekilleri, 2000 yılında, memur maaşlarında en az yüzde 11,2; asgarî ücretli işçilerde yüzde 14,1; Emekli Sandığı, SSK ve Bağ-Kur emeklilerinde ise yüzde 12 ilâ 14 oranında reel gelir azalması gerçekleşmiştir. Uygulanan ekonomik programın sıkıntısını dar ve sabit gelirliler çekmek zorunda bırakılmıştır. Bu kesimlerin satın alma gücü ciddî şekilde kayba uğramış ve enflasyona ezdirilmiştir. Hükümetin gelirler politikası sosyal içerikten yoksun. Bu yanlış politikalar, dar ve sabit gelirlilerin geçim sıkıntısını günden güne artırmaktadır.

Son üç yılda alınan memur sayısı 200 000’i aşmıştır. Buna karşılık, memurlara, onurlu bir yaşam düzeyi sağlayacak ölçüde yeterli maaş verilmemiştir. Oysa ki, iktidarda olduğumuz, Doğru Yol Partisinin iktidarda olduğu 1996 ve 1997 yıllarında memur ve emekli maaşlarında yapılan artışlar enflasyonun üzerinde gerçekleşmiş, maaşlarda reel bazda önemli artışlar kaydedilmiştir. Bu yıllarda, memurlar enflasyona karşı korunmuş ve geçim şartları nispeten iyileştirilmiştir.

Nisan 2001 ayında dört kişilik bir ailenin asgarî gıda harcaması 236 milyon liraya çıkmıştır. Bu rakama elektrik, su, giyecek, ulaşım, sağlık, eğitim ve kira gibi harcamalar da eklendiğinde, ihtiyaç duyulan gelir tutarı daha da artmakta. Nitekim, son verilere göre, yoksulluk sınırı 600 milyon liraya dayanmıştır. İşçi, memur ve emeklilerin bugün almakta olduğu ücretlerle geçinmeleri mümkün değildir. Dar ve sabit gelirli milyonlarca insanımızı geçim sıkıntısıyla karşı karşıya bırakan bu hükümet, herhalde, derin bir vicdan azabı çekmektedir.

ve 1998 yıllarında yaşanan krizlerden sonra önemli ölçüde daralan dünya ekonomisinde toparlanma, beklenenden daha hızlı gerçekleşmiş; Uluslararası Para Fonunun 1999 yılında yaptığı tahminlere göre yılda 2,2 büyüyeceği öngörülen dünya hasılâsı, Nisan 2000 tarihinde yayımlanan verilere göre yüzde 3,3 oranında büyümüştür. 2000 yılında dünya hasılâsı yüzde 4,3 oranında büyümüş; yine 2001 yılında da 5,4 nispetinde büyüyeceği tahmin edilmektedir.

Değerli milletvekilleri, ülkemizde, 2000 yılı içinde döndürülen sıcak para hacminin yıllık 200 milyar lirayı aştığı ifade edilmektedir. Merkez Bankası kaynaklarından derlenen verilere göre, bankacılık kesiminin dış kredi brüt giriş hacmi, ayda ortalama 10 milyar dolar civarında seyretmekte; spekülatif olarak süren devinim içinde seyreden bu tür işlemlerin yıllık bazda hacminin, 1993 ve 1999 yılında 120 milyar doları aştığı görülmekte; 2000 yılının ödeme dengesi istatistiklerine ait ilk sonuçları, bankacılık kesiminin yurtdışından almış olduğu kredi hacminin baş döndürücü bir boyutta olduğunu, 209 milyara ulaştığını göstermekte; 2000 yılının geçici ilk sonuçlarına göre bankacılık kesiminin geri ödediği kredi hacmi ise, 204 milyar dolardır. Diğer bir ifadeyle, ulusal piyasalarda reel faiz kur aşınması arbitrajına dayanarak 2000 yılı içinde döndürülen sıcak para işlemi hacmi, gayri safî millî hâsılanın, yani Türkiye’de mal ve hizmet üretiminin yıllık toplamını aşmaktadır. Hükümetin uygulamış olduğu 2000 yılının ilk

aylarına isabet eden ekonomik istikrar paketi içerisinde, ülkeye dışarıdan -giren çıkan para aylar itibariyle toplandığı zaman- 209 milyar dolar para girmiş ve 204 milyar dolar da para çıkmıştır. Ülkenin gayri safî millî hâsılası 190 milyar dolar olduğuna göre, bu rakamın, ülkeye giren ve çıkan sıcak paranın, gayri safî millî hâsılanın üzerinde olduğu görülmektedir.

Değerli milletvekilleri, sıcak para çalışmalarıyla tanınan araştırmacılara göre, böylesi bir işlem hacminin -niteleyebileceğimiz tek sözcük- ulusal ekonominin spekülatif bir baskı altında kaldığı ve reel üretim ve yatırım kararlarında son derece büyük bir belirsizlik ve istikrarsızlık tehdidi oluşturduğudur. Bu haliyle, kısa vadede sermaye giriş ve çıkış işlem hacminin büyüklüğü karşısında, ulusal malî piyasalar bağımsızlığını  yitirmekte ve özgün gelişmiş olanaklarını ortadan kaldırmaktadır.

Değerli milletvekilleri, Türkiye ekonomisinin en kırılgan olduğu bu günlerde, hazineden sorumlu Sayın Bakan, maalesef, İstanbul’da, balayı yaşar şekilde, o kabulden bu kabule gitmekte; ama, ülkedeki sıkıntı, üretim sektörü, yani, reel sektör bıçak üstünde hayatiyetini devam ettirmeye çalışmaktadır. Sadece mayıs ve haziran ayı içerisinde, dış ve içborç dahil, hazine, 37 milyar dolar ödemek mecburiyetindedir. Bunun 20 milyar dolarının turizm gelirlerinden elde edileceği tahmin edilmektedir.

Değerli milletvekilleri, hakikaten, ülkede her kesim büyük bir sıkıntı içerisinde yaşamaktadır. Şu günlerde hazırlandığını duyduğumuz ekbütçeye göre, sadece altı yedi bankanın açığını kapatmak için, onlara verilen devlet tahvili ve hazine bonolarının faizlerinin itfasında kullanılmak üzere bütçeye 9 katrilyon ek bir ödenek konulacağı hesaplanmaktadır. Yine, işçi ve memura bu maaş farklarından dolayı ekbütçeye 6 katrilyon civarında ilave bir ödenek konulacağı hesaplamalarda ifade edilmektedir. Dolayısıyla, gelecek olan ekbütçenin 15 katrilyondan oluşacağı görülmekte; ancak, bunun içerisinde cari harcamalar ile yatırım harcamalarına ilişkin herhangi bir ödenek tutarı telaffuz edilmemektedir.

Değerli milletvekilleri, bu ödenekler acaba nereden karşılanacak? Yine, maliye politikasının gelir açısından baktığımızda, bunun vergi gelirleriyle karşılanmasının mümkün olmadığını görmekteyiz.

Değerli milletvekilleri, 2001 yılının dört aylık kümülatif olarak vergi gelirleri, tahakkuk eden miktar 14 katrilyon 784 trilyon 002 milyar, buna mukabil tahsilat 9 katrilyon 783 trilyon 904 milyar. Bunlardan Kurumlar Vergisine baktığımızda, 1 katrilyon 435 trilyon 795 milyar tahakkuk etmiş, tahsilat 440 trilyon değerli milletvekilleri; yani, tahakkuk 1 katrilyon 435 trilyon, tahsilat 440 trilyon. 2000 yılının aynı dört ayına baktığımızda, Kurumlar Vergisi tahakkuk 1 katrilyon 295 trilyon, tahsilat 835 trilyon. 2000 yılında dört aylık tahsilat 835 trilyon, 2001 yılında tahsilat 440 trilyon. Peki, bu açık nereden kapanacak; bu açık, işte, Merkez Bankasının, Hazinenin karşılıksız olarak basmış olduğu devlet tahvili ve hazine bonolarıyla karşılanacak.

Değerli milletvekilleri, bu durum, 2000 yılındaki kasım ayı krizi ile 2001 yılı şubat ayında yaşanan krizden daha şiddetli üçüncü bir krizin gelmesinin ön işaretleridir. Eğer, bir bütçede ödenekler, bir bütçe açığı, bir karşılığı, mukabili temin edilmiyorsa, üründür, altındır, dövizdir borçlanma suretiyle temin edilmiyor; sadece, basılan devlet tahvili ve hazine bonosuyla, bunun karşılığı ödemeler de Merkez Bankasından alınacak kısa veya uzun vadeli avanslarla kapatılacaksa, bu, hiper enflasyon diye tabir edilen, 2001 yılında dört nala bir enflasyonla bu ülkenin karşı karşıya gelmesi elden değildir.

Değerli milletvekilleri, mutlaka ve mutlaka bu uygulama devam ettiği  zaman, eylül ekim aylarında yine, döviz kurlarında bir zıplama olacaktır. Yalnız, hükümet, bundan habersiz, hükümetin başı etrafında olandan habersiz ve ülkenin ekonomik açıdan nereye gittiği belli değil; ancak, hükümet, eğer, IMF’ye verilen taahhüt mektuplarında sapmalar olursa, sapmalara yönelik konuşmalar olursa, sadece, o bakanların, bir günde, 1 saatte, 5 saatte kellesini almakta mahir, beceriklidir.

Değerli milletvekilleri, çiftçiye, geçmiş dönemlerde, hep, ürün karşılığı avans olarak alımlarda ödemeler yapılırdı ve bu ödemeler hiçbir zaman ekonomi literatüründe enflasyona sebep olmazdı; bunun karşılığı üründür. Ürün bedelini, Toprak Mahsulleri Ofisi sattığı zaman, getirir, Hazineye tevdi eder; Hazine de, o kısa vadeli avanslarını, Merkez Bankasına ödemek suretiyle açığını kapatırdı. Ancak, şimdi, hortumlanan 6-7 bankanın açığını karşılıksız...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Akın, sürenizi uzatmayacağım; çünkü, zatıâlileriniz, Emekli Sandığı yerine, genel politikayı anlattınız.

MÜKERREM LEVENT (Niğde) – Çiftçiler 657’ye geçmiş.

LÜTFİ YALMAN (Konya) – Sayın Başkan, 1 dakika verin, selamlasın.

BAŞKAN – Efendim, teşekkür ediyorum.

MURAT AKIN (Devamla) – 1 dakika verin...

BAŞKAN – Hayır efendim. Teşekkür ediyorum.

Ben, sözünüzü kesmedim; 20 dakikanızı doldurdunuz. Emekli Sandığı yerine, bütçeyi, çiftçiyi, işçiyi, Derviş’i konuştunuz.

MURAT AKIN (Devamla) – Başta konuştuk...

BAŞKAN – Yok efendim, hayır. Affedersiniz...

MUSTAFA ÖRS (Burdur) – Sayın Başkan, her zaman başkalarına böyle yapmıyordunuz.

BAŞKAN – Hiç müsamaha etmiyorum efendim.

Teşekkür ediyorum.

MURAT AKIN (Devamla) – 3 sayfa konuştum burada, zabıtlarda var.

BAŞKAN – Efendim, 1,5 sayfa konuştunuz, gördüm; ama, diğerini kesmedim.

Lütfen... Teşekkür ediyorum.

MUSTAFA ÖRS (Burdur) – Murat Bey, siz devam edebilirsiniz anlatmaya.

BAŞKAN – Buyurun.

MURAT AKIN (Devamla) – Değerli milletvekilleri, çiftçi, işçi, Emekli Sandığı, bunun hepsi, bu ülkenin...

BAŞKAN – Ama, araştırma önergesinin konusu Emekli Sandığı... Bir başka araştırma önergesi verin, çiftçiyi konuşun. Yarım yarım oldu mu, olmuyor.

MURAT AKIN (Devamla) – Çiftçinin, Emekli Sandığıyla alakası yok mu yani?!

BAŞKAN – Emekli Sandığıyla mı; hayır. Daha şimdiye kadar çiftçiyi Emekli Sandığına bağlayan hükümet gelmedi. Belki gelir, bilmem.

MURAT AKIN (Devamla) – Peki, çiftçi emekli olunca, Emekli Sandığından çiftçilik yapamaz mı?

BAŞKAN – Aman efendim, çiftçiler, Emekli Sandığına mı Bağ-Kura mı bağlı?! İstirham ederim, yapmayın yani. (DSP, MHP sıralarından alkışlar)

MURAT AKIN (Devamla) – Sayın Başkan, Emekli Sandığından emekli olduktan sonra, çiftçilik yapan...

BAŞKAN – Sayın Akın, Sayın Uzunkaya’ya söz verdim bugün; maşallah, nazar değmesin, bu iş böyle bitecek dedim.

Zatıâlileriniz teşekkür edin, oturun lütfen.

MURAT AKIN (Devamla) – Emekli Sandığından emekli olan kişi çiftçilik yapamaz mı dedim; siz “çiftçi, Emekli Sandığından emekli olmaz” diyorsunuz.

BAŞKAN – Hayır, hayır. Emekli Sandığının sorunlarını görüşmemiz gerektiğini ifade ediyorum efendim.

Sayın Akın, teşekkür ederim. 1,5 dakika da böyle geçti. Görev bitmiştir efendim.

MURAT AKIN (Devamla) – Değerli milletvekilleri, ülkenin her kesimi sıkıntıda; sadece, Emekli Sandığına mensup kişiler değil. Ancak, Sayın Başkan, tabiî, hükümetin tenkit edilmesinden çok rahatsız oluyor...

BAŞKAN – Aman efendim, 15 dakika tenkit ettiniz. Doğru söyleyene hiç karışmam.

MURAT AKIN (Devamla) – Demek ki, bu hükümet bir an evvel seçime gider de, koltuğumdan olurum telaşı var düşüncesiyle herhalde...

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Akın, ömrümde koltuğa yapışmadım biliyorsunuz, çok rahatlıkla da bıraktım. Keşke, benim gibi olsanız, bıraksanız; bir bırakan daha çıksa, elini öpeceğim. (MHP sıralarından alkışlar)

Maksat şu: İmtizacı bozmayalım.

LÜTFİ YALMAN (Konya) – Hoşgörünüz için teşekkür ederiz.

BAŞKAN – Estağfurullah efendim...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şimdi, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Bursa Milletvekili Sayın Orhan Şen.

Buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA ORHAN ŞEN (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan, Emekli Sandığının sorunlarının araştırılarak yeniden yapılandırılması için alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önerge hakkında, Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum. Konuşmama başlamadan önce, Yüce Heyetinizi, Grubum ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, günümüzde, idare sistemi ve ideolojisi ne olursa olsun, bütün ülkelerin, yeterli veya yetersiz de olsa, kurumsal bir sosyal güvenlik sistemi vardır. Sosyal güvenlik, modern bir devletin olmazsa olmaz şartlarından biridir. Milletlerarası insan hakları belgelerinde, sosyal güvenliğin bir insan hakkı olduğu kabul edilmiştir. Bu itibarla, çağdaş, modern bir devletin esas görevlerinden biri de, sosyal güvenliği sağlamaktır.

Her devlet, kendi sosyal güvenlik sistemini kurarken, iki faktörü gözardı edemez; bu faktörler, iç ve dış faktörlerdir. Dış faktörleri, sosyal güvenlikle ilgili milletlerarası sözleşmelerle öngörülen seviyeye ulaşmak olarak özetleyebiliriz. İç faktörler ise, ülkenin kendi şartlarının dikkate alınmasıdır; çünkü, sosyal güvenlik, sosyal, siyasî ve ekonomik hayatın pek çok yönüyle etkileşim halinde olan bir sistemdir. Sosyal güvenlik sisteminin sağladığı haklar ve kapsamı tayin edilirken, pek tabiîdir ki, ülkenin ekonomik ve sosyal gelişmişlik seviyesi ve kaynakları da dikkate alınmalıdır. Aksi takdirde, kalkınmış bir ülke standardında oluşturulan bir sosyal güvenlik sistemi, uzun dönemde ülke ekonomisinde olumsuz sonuçlara sebebiyet verebilir. Kısacası, sürdürülebilir, yani istikrarlı sosyal güvenlik politikalarına ihtiyaç bulunmaktadır. Bugün, Türk sosyal güvenlik sistemi, hizmet akdiyle çalışanları, yani işçileri kapsayan SSK, kamu görevlilerini kapsayan Emekli Sandığı ve bağımsız çalışanları kapsayan Bağ-Kur şeklinde organize olmuştur. Konumuz Emekli Sandığı olduğu için, öncelikle Emekli Sandığının içerisinde bulunduğu durumu Yüce Heyetinize arz etmeye çalışacağım.

Değerli milletvekilleri, dünyadaki sosyal güvenlik gelişmelerine paralel olarak Osmanlı Devleti de, 1866 yılında askerî personel için, 1880 yılında da idarî personel için ayrı ayrı sandık kurmak suretiyle kamu personeline, ölümleri halinde de dul ve yetimlerine aylık bağlanmasını sağlamıştır. 1909 yılına kadar yürürlükte kalan bu sandıklar, 1909 yılında askerî ve mülkî memurlar sandığı adı altında birleştirilmiş ve 1930 yılına kadar da yürürlükte kalmıştır. Gelirleri iştirakçileri ile kurumlarından alınan kesenekler ve karşılıklardan oluşan söz konusu sandığın gelirlerinin giderlerini karşılayamaz duruma gelmesi sonucu, bu sistemden vazgeçilerek giderleri devlet bütçesinden karşılanmak üzere, 1930 yılında yürürlüğe giren 1683 sayılı Kanunla, askerî ve mülkî memurlara mahsus tekaüt sandığı adı altında yeni bir sandık kurulmuştur. Kurulan bu sandık, ilk özel idareleri ile belediyeler ve kamu iktisadî teşebbüslerinde çalışan personeli kapsam dışında bıraktığından, bu personel için de 1934 ile 1947 yılları arasında çıkarılan çeşitli kanunlarla Tekaüt Sandığı veya Emekli Sandığı adı altında çeşitli sandıklar kurulmuştur; ancak, kamu personelinin farklı sandıklara tabi olması ve her sandığın farklı yükümlülükler getirerek farklı haklar sağlaması zaman içinde birtakım sakıncalar doğurmuş ve bu sakıncaları bertaraf etmek amacıyla, kamu personelinin emekli sandıklarını düzenleyen tüm yasalar ilga edilerek genel ve katma bütçeli dairelerle, il özel idareleri, belediyeler ve Kamu İktisadi Teşebbüslerinde çalışan tüm personeli kapsamak üzere, 8.6.1949 tarihinde kabul edilen 5434 sayılı Kanunla Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı kurulmuştur. 1.1.1950 tarihinde yürürlüğe giren bu kanunun kapsamına daha sonra çeşitli kanunlarla memur statüsüne sahip bulunmayan belediye başkanı, il daimî encümen üyeleri, milletvekilleri, askerî yüksek okul öğrencileriyle, KİT’lerde ve çeşitli mevzuat hükümlerine göre diğer kuruluşlarda sözleşmeli çalışanlar da dahil edilmişlerdir. Bu arada, 1101 sayılı Yasaya göre vatanî hizmet tertibinden aylık alanların, 1005 sayılı Yasaya göre şeref aylığı bağlananların, vatanî hizmet tertibinden aylık alan Kore ve Kıbrıs gazilerinin, 2022 sayılı Yasaya göre maaş alan 65 yaşını doldurmuş muhtaç, güçsüz, kimsesiz ve sakat kişilerin tüm işlemleri de görev olarak Emekli Sandığına verilmiştir. Emekli Sandığından emeklilik ve malullük aylığıyla, dul ve yetim aylığı bağlanan toplam dosya sayısı 1999 yılında 1 099 305 iken, 2000 yılında 1 154 515’e ulaşmıştır. Buna karşılık, iştirakçi olarak çalışan sayısı ise, 1999 yılında 2 118 085 iken, 2000 yılında 2 163 698 olmuştur. Sandıktan emeklilik ve malullük aylığı alanlar ile dul ve yetim aylığı bağlananların toplam sayısı yönünden bakıldığında ise: 1999 yılında sandıktan aylık alan kişi 1 239 314 iken, 2000 yılında bu sayı 1 296 935’e ulaşmıştır. 20.2.1992 tarih ve 3774 sayılı Kanunla emekli olabilmek için yaş sınırının kaldırılması nedeniyle yirmi fiilî hizmet yılını dolduran kadın iştirakçilerin 38 yaşında, 25 fiilî hizmet yılını dolduran erkek iştirakçilerin ise 43 yaşında emekliye ayrılabilmeleri sonucunda emekli olabilmek için başvuran iştirakçi sayısında

büyük artışlar olmuştur. Kanunun yürürlük tarihinden önceki 1982 ile 1991 yılları arasındaki sekiz yıllık dönemde yılda ortalama 28 806 kişi emeklilik için başvururken, bu rakam, 1992 ile 1999 yılları arasındaki sekiz yıllık dönemde yılda ortalama 62 205’e yükselmiştir.

Emeklilik için asgarî yaş sınırının kaldırılması ve sandığın gelirlerini artıracak diğer önlemlerin alınmaması sandığın finansman yapısını olumsuz yönde etkilemiştir.

5434 sayılı Kanunun bazı maddelerini değiştiren 25.8.1999 tarih ve 4447 sayılı Kanunla, ilk defa iştirakçi olanların emekli olabilmeleri için yaş sınırı getirilerek, 25 fiilî hizmet yılını dolduran kadınların 58, erkeklerin 60 yaşını doldurmaları kuralı getirilmiş ve hizmet yıllarına göre kademeli geçiş imkânı tanınmıştır; ancak, emekliliğine iki yıldan az süresi kalanların bu hadiseden etkilenmemesi, sandığın gelirlerini artırıcı hiçbir önlemin alınmaması nedeniyle finansman yapısını yine olumsuz yönde etkilemeye devam edeceği anlaşılmaktadır.

Bu arada, belirtmeden geçemeyeceğim: Anayasa Mahkemesinin yeni Sosyal Güvenlik Yasasının kademeli geçişini öngören maddelerini iptal etmesi çalışanları tedirginliğe sevk etmiştir. Çalışanlar, konuyla ilgili yeni bir yasal düzenlemenin en kısa zamanda yapılmasını beklemektedirler.

Gerek Emekli Sandığını gerek diğer sosyal güvenlik kuruluşlarını da olumsuz yönde etkileyen faktörlerin başında hizmet borçlanması gelmektedir. Borçlandırılan sürelerin karşılığı her ne kadar tahsil edilse de, tahakkuk ettirilen borç tutarı ile bu borçlandırılan süre nedeniyle erken emekliye ayrılana ödenen emekli aylığı arasında büyük farklar bulunmaktadır. Bir örnekle açıklarsak: 20 aylık hizmetini borçlanan bir iştirakçi, 2000 yılı rakamlarına göre yaklaşık 1 milyar lira borç ödemekte, ama, 20 ay erken emekli olması nedeniyle, sandıkça, bu süre için alt sınır aylığını baz dahi alsak, 2,5 milyar liraya yakın ödeme yapılmaktadır. Buradan hareketle, özellikle borçlanma kanunlarının yeniden gözden geçirilerek, gerekli düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.

Emekli Sandığının kanayan yaralarından bir diğeri de, hizmet ihyalarıdır. Hizmet ihyalarında uygulanan faiz oranı yüzde 5’tir. Ancak, bu faiz oranı, Emekli Sandığı Kanununun yürürlüğe girdiği 1950 tarihinde tespit edilen faiz oranı olup, o tarihte banka faiz oranları yüzde 2 ilâ 3 oranındadır. Bugünkü banka faiz oranlarını dikkate aldığımızda Sandığın ne kadar büyük kayıplarının olduğu ortaya çıkacaktır.

Hazine adına Sandık tarafından yapılan faturalı ödemelerin karşılıkları da ilgili kuruluşlarca zamanında Sandığa ödenmemekte, yıl içinde yapılacak Sandık yönetim giderlerinin ise müteakip yılın haziran ayı sonuna kadar ödenmesi de, ayrıca, yıl içinde finansman sıkıntısı yaratmaktadır. Sandık, yasal mükellefiyetlerini zamanında yerine getirmekle, alacaklarının süresinde tahsil edilmemesi nedeniyle zaman zaman nakit sıkıntısına düşüldüğünde Ziraat Bankası ödemeleri aksatmamakta, fakat, yapılan protokol uyarınca bu ödemelere kredi faizi uygulanmaktadır. Emekli Sandığına 2000 yılında 9 trilyon lira civarında faiz tahakkuk ettirilmiştir.

5434 sayılı Kanunun 4049 sayılı Kanunla değişik ek 68 inci maddesi gereği makam tazminatı ile yüksek hâkimlik tazminatı ödemesini gerektiren görevlerde toplam iki yıl bulunduktan sonra emekliye ayrılanlara bu tazminatları en üst görevleri esas alınarak ödenmektedir. Bu tazminatlar, ölenlerin aylığa müstahak dul ve yetimlerine de kanunda belirtilen oranlarda intikal etmektedir. Sandık, bu ödemelerin yapılmasını müteakip iki ay içinde Hazineden veya ilgili kuruluşlardan faturası karşılığı tahsil etmektedir.

Burada esas olarak vurgulamak istediğim, emekli aylıklarının bir bölümünün primsiz sisteme taşınmasıdır. Almadan vermek Allah’a mahsustur. Bu nedenle, ilgililere emekli olduklarında yapılan her türlü ödemenin, primli sisteme dahil edilmesi hususunda gerekli çalışmaların mümkün olan en kısa sürede yapılması gerekmektedir. Aksi takdirde, sosyal güvenlik açıkları her geçen gün artarak devam edecek ve ekonominin kanayan yarası olacaktır. 5434 sayılı Kanunun 3715 sayılı Kanunla değişik geçici 139 uncu maddesine göre, Kanunla düzenlenecek genel sağlık sigortası kapsamına alınacakları tarihe kadar emekli, adi veya vazife malulü aylığa bağlanmış olanlara, bunların kanunen bakmakla yükümlü oldukları aile fertleriyle dul ve yetim aylığı alanlar, hastalanmaları halinde, tüzükte belirlenecek usul ve esaslara göre muayene ve tedavi edilmektedirler. Sandığın genel sağlık sigortası çıkıncaya kadar görevlendirildiği bu hizmetlerine karşılık yaptığı ödeme, 1998 yılında 187 trilyon lira iken, 2000 yılında 616 trilyon liraya ulaşmıştır. Burada esas olarak vurgulamak istediğim nokta, 1971 yılında, Emekli Sandığına geçici olarak verilen bu görevin, aradan yedi yıl geçmesine rağmen, gerekli kanunî düzenlemelerin yapılmaması sebebiyle Sandık açıklarında en büyük harcama kalemini oluşturmaya devam etmesidir. Bu durumda, bir taraftan emekli sayısının hızla artması, diğer taraftan sağlık harcamalarındaki hızlı yükseliş sebebiyle Sandığın 1998 yılındaki görev zararı 195 trilyon lira iken, 2000 yılındaki bu görev zararı 962 trilyon 979 milyar liraya yükselmiştir.

Ülkemizin en derli toplu sosyal güvenlik kuruluşu olarak bilinen Emekli Sandığının dahi yukarıda arz ettiğim sebeplerden dolayı, 1998-2000 yılları arasındaki görev zararlarındaki artış oranı yüzde 500’dür.

Emekli sandığının önemli bir sorunu ise personel sıkıntısıdır. Emekli Sandığında çalışan personel sayısı, 1998 yılında 3 132 iken, 2000 yılında 2 819’a düşmüştür. Yani, her yıl iştirakçi ve emekli sayısı  artarken, çalışan personel sayısı azalmaktadır.

Bu arada, fedakârca çalışan Emekli Sandığı çalışanlarının bir mağduriyetini de belirtmeden geçemeyeceğim.

213 sayılı Vergi Usul Kanununun ek 13 üncü maddesi uyarınca Maliye Bakanlığı Merkez Teşkilatı personeline ödenmekte olan eködeme, Maliye Bakanlığına bağlı bir başka kuruluş olan Emekli Sandığı personeline ödenmemektedir. Sandığın her geçen gün artan iş hacmine karşı, yetişmiş personel sayısı her geçen gün azalmaktadır. İşlerin sağlıklı gitmesi, mevcut personelin elde tutulması ve daha verimli çalıştırılması bakımından benzer kurumlar arasındaki ek bir ödemesi olmayan tek kurum olarak kalan Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü elemanlarına da aynı ek ödemenin yapılmasının uygun olacağını düşünüyorum. Böylece, bir adaletsiz uygulamaya da son verilmiş ve Emekli Sandığı çalışanlarının da mağduriyetleri önlenmiş olacaktır. Konuyu Değerli Maliye Bakanımızın dikkatlerine arz ediyorum.

Değerli milletvekilleri, Emekli Sandığının da içinde bulunduğu Türk sosyal güvenlik sisteminin pek çok sıkıntısı vardır. Biz, Milliyetçi Hareket Partisi olarak, bir sacayağını teşkil eden bu üç sosyal güvenlik kuruluşumuzu; yani, Emekli Sandığı, SSK ve Bağ-Kuru ayrı ayrı düşünmek yerine, bir bütün olarak düşünmenin ve çözümünü de bu yönde aramanın faydalı olacağına inanıyoruz. Şartlar ve gerçekler onu göstermektedir ki, 21 inci Yüzyılın ihtiyaçlarına cevap verecek yeni bir sosyal güvenlik sisteminin kurulmasına acilen ihtiyaç vardır.

Ülkemizdeki sosyal güvenlik sistemi çok başlıdır. SSK ve Bağ-Kur Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına, Emekli Sandığı ise Maliye Bakanlığına bağlıdır. Merkezî idaredeki bu çokbaşlılık, devletin, sağlıklı ve istikrarlı politikalar üretme ve icra etmesine imkân tanımamaktadır. Bu sebeple, sosyal güvenlikten sorumlu bakanlık teke indirilmeli ve sosyal güvenlikle ilgili bütün kurumlar bu bakanlığa bağlanmalıdır. Halen mevcut olan Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar Kurumu ve Bağ-Kur, emekli sandığı adı altında birleştirilmelidir. Yeni oluşturulacak emekli sandığı, vatandaşlarımızın, yaşlılık, malullük ve ölüm risklerine karşı sosyal güvenliğini sağlamalı, sandıkta, tek gösterge ve tek oranlı prim sistemi geçerli olmalıdır ve istisnasız bütün vatandaşlarımız sandığa dahil edilmeli ve kayıtdışılığa asla müsaade edilmemelidir.

Sosyal güvenlik sistemimizin sağlıkla ilgili olan kısmı da sağlık sandığı adı altında kurulacak yeni bir sandıkta toplanmalıdır. Sağlık sandığı, doğumdan itibaren bütün vatandaşları, hastalık, analık, iş kazası ve meslek hastalıkları riskine karşı sosyal güvenlik şemsiyesi oluşturmalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizin çözüm bekleyen çok önemli meseleleri vardır. Bunların en önemlilerinden biri, belki de en önemlisi, insanlarımızın, yarınlarından emin olmalarının ve yakınlarının, kendisinden sonraki hayatlarında sıkıntı çekmemelerinin garantisi olan sosyal güvenliktir. Mevcut sosyal güvenlik sistemiyle -buna Emekli Sandığı da dahildir- bu amacı gerçekleştirmek mümkün olamayacağı gibi, bu haliyle, sistemi, norm ve standart birliğe kavuşturmak ve kara delik olmaktan kurtarmak da çok zordur. Bu manada, 57 nci cumhuriyet hükümetinin ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının, bir ayağı eksik de olsa, Bağ-Kur ve SSK’nin bir çatı altında birleştirilmesi çalışmalarının olduğunu da sevinçle müşahede ediyoruz ve olumlu bir adım olarak kabul ediyoruz.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak, Emekli Sandığını ya da çökmekte olan sosyal güvenlik sistemimizi, palyatif tedbirlerle ya da Meclis araştırma komisyonları marifetiyle rayına oturtmaya uğraşacağımıza, yeni yüzyılın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeniden yapılandırmaya çalışmamızın, radikal, köklü ve kalıcı çözümler üretmemizin daha akılcı ve uygun olacağına inanıyoruz.

Bu duygu ve düşünceler içerisinde, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Şen.

Demokratik Sol Parti Grubu adına, Uşak Milletvekili Sayın Mehmet Yaşar Ünal. (DSP alkışlar)

Buyurun efendim.

 

DSP GRUBU ADINA MEHMET YAŞAR ÜNAL (Uşak) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Emekli Sandığının sorunlarının araştırılarak yeniden yapılandırılması için alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla verilen bir Meclis araştırma önergesi üzerinde, Demokratik Sol Parti Grubu adına söz aldım; sizleri saygıyla selamlıyorum

Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı, ülkemizin en önemli sosyal güvenlik kurumlarından biridir. Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü, 1950 yılında, 5434 sayılı Yasayla, kamu kesiminde çalışan memurlar ile askerî personelin emekliliklerinde ve maluliyetlerinde kendilerinin, ölümleri halindeyse dul ve yetimlerinin sosyal güvenliklerini sağlamak amacıyla kurulmuştur. Daha sonraki yıllarda çıkarılan yasalarla, bu kapsam ve görev alanı genişletilmiş, belediye başkanları, il daimi encümen üyeleri, milletvekilleri, askerî okul öğrencileri de Emekli Sandığına bağlanmıştır.

Sandığın görevlerini şu şekilde açıklamak olanaklıdır: Emekli, adi malullük, vazife malullüğü, Dul ve yetim aylığı bağlamak ve ödemek; kesenek iadesi, toptan ödeme yapmak; emeklilik ve evlenme ikramiyesi vermek; 2022 sayılı Kanuna göre yaşlı, muhtaç ve sakatlara aylık bağlamak; sağlık yardımı yapmak, ölüm yardımı ödemek, harp malulleri ve vazife malullerine özel kanunlarına göre gerekli yardımda bulunmak;emekli dul ve yetimlerin vergi iadesi işlemlerini yürütmek.

Emekli Sandığı, bu görevlerini yürütebilmek için kurum olarak; Yönetim Kurulu, Sağlık Kurulu ve Genel Müdürlükten oluşmaktadır. Yönetim Kurulu, sandığın en üst seviyede yetkili ve sorumlu karar organıdır. Söz konusu kurul, genel müdürün başkanlığında, iki genel müdür yardımcısı; başkanın önerisiyle atanan bir, Maliye Bakanının önerisiyle atanan iki üye olmak üzere, altı kişiden oluşur. Sağlık Kurulu ise; Millî Savunma ve Sağlık bakanlıklarının birer uzman hekimi ile sandık kadrosundan bir uzman hekim olmak üzere üç üyeden oluşur. Kurulun görevi, maluliyet raporlarını inceleyerek karara bağlamaktır. Emekli Sandığının merkez ve taşra teşkilatında sorumluluklarını yerine getirmektedir. Merkez teşkilatında, teftiş kurulu başkanlığı, hukuk müşavirliği, sivil savunma uzmanlığı ve onbeş daire başkanlığıyla faaliyetlerini sürdürmektedir. Bunun haricinde, İstanbul, İzmir, Adana, Bursa, Samsun, Diyarbakır, Erzurum ve Afyon illerimizde de bölge müdürlükleri bulunmaktadır ve Emekli Sandığının hem merkez ve hem de taşra teşkilatında 2000 yılı itibariyle, toplam, 4 520 kadrosu bulunmaktadır.

 

 Sandığa emekli keseneği ödeyen iştirakçi sayısı 1950 yılında 199 825 iken, 1998 yılında, 2 071 867’ye, 1999’da 2 118 085’e ve 2000 yılında da 2 163 698’e yükselmiştir. İştirakçilerin en yoğun olduğu yaş grubu da, 24-35 yaş grubudur; bu grup, tüm iştirakçilerin 1 114 528’ini oluşturmaktadır. Genç yaş grubunun oransal olarak fazla olması da, ileriki yıllarda aktuaryel denge açısından önemli olacaktır.

Maaş ödemeleri; yıllar itibariyle aylık bağlananların sayısı 1950’de 3 692 iken, 2000 yılında bu sayı 84 810’a yükselmiş ve bu yıl, Sandık Kanununa göre, yaş sınırı kaldırılmıştır.

1998 yılında 1 milyon 172 bin 741 emekli, dul ve yetime 895 trilyon 662 milyar lira ödenmiştir. Kasım 1999 tarihi itibariyle emekli, dul ve yetim sayısı 1 milyon 251 bin 124’e yükselmiştir; ödenen aylık 1 katrilyon 439 trilyon 723 milyar lira olmuştur. 2000 yılı itibariyle bu sayı 1 milyon 296 bin 935’e yükselmiştir.

Emekli Sandığına tabi hizmeti olup, diğer sosyal güvenlik kuruluşlarından aylık alanlar, 1980’de 41 653 kişi iken, bugünkü verilere göre 2000 yılında 278 913’e çıkmıştır.

Emekli Sandığının görevlerine devam edecek olursak, 1971 yılında sandık kanununa eklenen geçici bir maddeyle, genel sağlık sigortası sistemi kuruluncaya kadar emekli, dul ve yetimlerin sağlık ödemelerinin yapılması görevi de sandığımıza verilmiştir. Bu ödemeler karşılığında ilgililerden herhangi bir kesenek alınamamaktadır. 1998 yılında sağlık yardımı olarak 187 trilyon 40 milyar lira ödenmesine karşın, bu tutar, 1999 yılında 359 trilyon 447 milyar lira olarak gerçekleşmiştir, 2000 yılındaysa 616 trilyon 249 milyara çıkmıştır. 1998 yılında sağlık yardımı yapılan kişi sayısı 1 milyon 998 bin iken, 1999 yılında bu 2 milyon 88 bine, 2000 yılındaki kişi sayısıysa 2 milyon 203 bine çıkmıştır; bu da demek oluyor ki, yüzbinin üzerinde vatandaşımız daha sağlık yardımından yararlanmaya başlamıştır.

Kesenek ve karşılık gelirleri üzerinde de bir şeyler söylememiz gerekirse; 1998 yılında kesenek, karşılık, fiilî ve itibari hizmet zammı gibi sandık kaynaklarından 911 trilyon lira gelir sağlanmıştır. Bu kaynaklardan 1999 yılında sağlanan gelir ise 1 katrilyon 802 trilyon liradır.

Yatırım geliri olarak 1998 yılında otel ve tatil köylerinden 3 trilyon 561 milyar lira, işhanlarından 594 milyar lira, otogarlardan 32 milyar lira, diğer rant tesislerinden de 638 milyar lira olmak üzere toplam 4 trilyon 825 milyar lira gelir elde edilmiştir.

1999 yılında ise otel ve tatil köylerinden 498 milyar 579 milyon lira, işhanlarından 572 milyar lira, otogarlardan 34 milyar lira ve diğer rant tesislerinden de 2 milyar 930 milyon lira gelir elde edilmiştir.

Hazine ve diğer kurumların adına yapılan ödemeler:

Sandığın, yukarıda belirtilen aslî faaliyetlerinin yanında, çeşitli kanunlarla verilen görevler dolayısıyla Hazine ve diğer kurumlar adına yürüttüğü faaliyetler de bulunmaktadır. 1998 yılında emekli ikramiyesi, ölüm yardımı, vatanî hizmet, şeref, Kore ve Kıbrıs aylıklarıyla benzeri ödemelerin tutarı 172 trilyon 804 milyar lira olarak gerçekleşmiştir. Bu rakam, 1999 yılında 258 trilyon 339 milyar liraya yükselmiştir.

Diğer yandan 2022 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun gereğince, gene 1998 yılı içinde 920 455 kişiye 47 trilyon 359 milyar lira ödenmiştir.

1999 yılında kişi sayısı 931 000, ödeme tutarı da 68 trilyon liraya ulaşmıştır.

Emekli Sandığının aylık bağlama ve ödeme işlemlerinde, sağlık yardımıyla ilgili ödemelerde bilgisayar teknolojisinden etkin bir biçimde yararlanılmaktadır. Sağlık hizmetlerinin eczane, optik, tıbbî malzeme satan firmalar, görüntüleme merkezleri ve hastaneleriyle on-lıne sistemiyle sandığa bağlanmak suretiyle etkin bir şekilde çalışmaların yürütüldüğü ve bunun tamamlandığı da memnuniyet verici bir husustur. Halen, 9 308 eczane, 82 resmî, 247 özel sağlık kuruluşu ve 969 optikçiyle online bağlantısı kurulmuştur. Yakında akıllı kart sistemine geçileceği müjdesini de, Sayın Bakanımız konuşmalarında vermiştir.

Araştırma önergesinde dile getirilen birçok sorun, Emekli Sandığında elbette vardır; diğer sosyal güvenlik kurumlarının sorunları da, zaten buna paralellik arz etmektedir.

Emekli Sandığının sorunları hakkındaki inceleme amaçlarından bir tanesi, Emekli Sandığına bağlı huzurevi inşaatlarının uzun yıllar tamamlanamadığı ve bunun için de, sıra bekleyen çok sayıda insanın açıkta kaldığı hususudur. Emekli Sandığının temel kuruluş amacına uygun olarak, kamu personelinin sosyal güvenliğiyle ilgili hizmetleri yürütmek olan Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığına, 1982 yılından itibaren, yasayla, huzurevleri tesis etmek ve işletme görevi de verilmiştir. Bu çerçevede, ilk olarak, 1985 yılında, emekli nüfusumuzun en yoğun olduğu İstanbul’da 550 yatak kapasiteli bir dinlenme ve bakımevi hizmete açılmıştır. İkinci olarak, 1992’de yapımına başlanılan ve 1 500 kişiye hizmet sunacak olan İzmir Narlıdere Dinlenme ve Bakımevi Tesisi de, 2001 yılının ocak ayında hizmete açılmıştır. Ayrıca, yaklaşık 350 yatak kapasiteli Ankara 75 inci Yıl Dinlenme ve Bakımevi Tesisi de önümüzdeki aylar içinde hizmete açılacaktır. Bunu da, Sayın Bakan, burada, konuşmalarında tekrarlamışlardı.

Bir başka konu, kurumun gelir-gider dengesinin her yıl açık verdiği, sağlık giderlerinin arttığı, meydana gelen bu artışın kurum üzerindeki yükünü azaltmak için Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planında öngörülen sağlık finansmanı kurumu kanununun çıkarılamadığıdır. Emekli Sandığından aylık alanların ve bunların bakmakla yükümlü olduğu kimselerin muayene ve tedavilerinin sağlanması, genel sağlık sigortası kanununu çıkarılıncaya kadar yapılmak üzere, geçici olarak, 1971 yılında, Emekli Sandığına verilmiştir. Sandık, kesenek almaksızın kanunla geçici olarak kendisine verilen, ancak, bugüne kadar devam eden görevlendirme dolayısıyla emekli, dul ve yetimlerle, diğer hak sahiplerine sağlık hizmetini, ilgili sağlık kuruluşlarından hizmet satın alarak vermektedir. Sağlık ödemesi 1997’de 84; 1998’de 187,7; 1999’da 359,4; 2000 de ise 624 trilyon dolayındadır. Toplam sandık açığı 1997’de 108,2; 1998’de 196; 1999’da 507,6; 2000’de 885 trilyon civarındadır.

Sağlık ödemeleri, sandık açığının yüzde 71’ini oluşturmaktadır.

Tabiî bu Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planında öngörülen sağlık finansmanı kurumu kanununun bir an önce yürürlüğe konulması, burada verilen açıkların azaltılmasında yarar sağlayacaktır.

Süresinde tahsil edilemeyen sandık alacaklarının zamanında tahsil edilebilmesi için gerekli önlemlerin alınmadığı yönünde de bir iddia vardır. Tekraren, 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanununun 17 nci maddesi uyarınca, kurumlar, emekli kesenek ve karşılıklarını aylık veya ücretlerin ödeme gününü takip eden günden itibaren yedi gün içinde Emekli Sandığına göndermek zorundadırlar. Tabiî, bu, her zaman gerçekleşmiyor, emekli kesenek ve karşılıklarını bu süre içinde göndermeyenlerden, bu paralar yüzde 20 gecikme zammıyla birlikte alınmakta ve tahsili 6183 sayılı Kanun hükümleri çerçevesinde mahalli maliye teşkilatlarınca yapılmaktadır.

2000 yılı sonu itibariyle tahsil edilemeyen; ancak, halen takibi sürmekte olan bu tür alacaklar şöyledir:

Katma bütçeli kurumlardan 19 trilyon 553 milyar, belediyelerden 27 trilyon 313 milyar, özel idarelerden 96 milyar, KİT’lerden 10 trilyon olmak üzere; toplam 56 trilyon 962 milyar 755 milyon 873 bin Türk Lirasıdır.

Bir başka konu da, kurum gelirlerinin yetmediği durumlarda kredi kullanılmakta ve yüksek ticarî faiz ödenmektedir; bu, yasal değildir. Bu yüzden, Ziraat Bankası, Maliye Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığı arasında yapılacak görüşmelerle, bu konuda sağlam bir zeminin hazırlanması gerekirken bunun yapılmadığı hususu... 1997 yılından itibaren artan bir seyirle oluşmaya başlayan Sandık giderleri fazlaları, 5434 sayılı Kanunun geçici 146 ncı maddesine göre, Maliye Bakanlığı bütçesinin sosyal transferler bölümüne konulan ödenekten karşılanmaktadır.

Emekli dul ve yetimlerin aylıklarının ödenememesi üzerine, bu ödeneğin vaktinde ödenmesi için, faiz ödenmek suretiyle Ziraat Bankası kaynaklarına başvurma zorunluluğu da zaman zaman doğmuştur. Bu faiz borcunun tamamı, 1998 yılı içerisinde Maliye Bakanlığından alınan eködenek ile tamamen tasfiye edilmiştir. Son durum itibariyle, Emekli Sandığımızın bu türden herhangi bir faiz borcu olmadığını memnuniyetle görmekteyiz.

Ayrıca 1998 yılından itibaren, Sandık, Maliye Bakanlığı ve Hazine arasındaki çok yakın bir eşgüdüm ve koordinasyon da kurulmak suretiyle, gerekli ödeneklerin zamanından önce bankaya yatırılması sağlanarak, bankadan kredi kullanılması yoluna gidilmemiştir.

Bir başka konu da, Sandığın doğrudan hizmetleriyle ilgili olmayan gayrimenkullerin satışına ilişkin 4227 sayılı Kanun hakkında. Anayasa Mahkemesinin satışa ilişkin usul ve esasların Bakanlar Kurulu kararıyla değil yasayla tespit edilmesi gerektiği gerekçesiyle Anayasa aykırı bulduğu ve yürütmeyi durdurma kararı verdiği söz konusu kanuna işlerlik kazandırılmadığı ve kurum gayrimenkullerinin sürekli zarar ettiği konusu dile getirilmiştir. Anayasa Mahkemesinin iptal gerekçesi göz önünde bulundurularak, konuya ilişkin hazırlanan yeni kanun taslağının, Maliye Bakanlığı tarafından sunulma aşamasında olduğu bildirilmiştir. Bundan da memnuniyet duyacağız.

Kurumun iştiraklerinden kâr payı alınamadığı için, bu iştiraklerin değerlendirilerek ilgili kuruma devredilmesi gerektiği konusu da vardır. Sandık iştiraklerinden kâr edenlerden, her yıla ait kârlar ya sermaye artışlarına mahsup edilerek veya nakden tahsil edilmek suretiyle alınmaktadır. Bu konuyla ilgili birkaç örnek de vermek istiyorum. Sandığın 1998-1999 yıllarında Emek İnşaat ve İşletme Anonim Şirketi ve Taksim Otelcilik Anonim Şirketinden olan yıllık kâr payları, bu şirketlerin sermaye artırımlarından mahsup edilmiştir. Ayrıca, Eskişehir Çimento ve Merkez Bankasından olan Sandık kâr payları ise, bu kurumlardan tahsil edilmektedir.

Kâr elde edilemeyen ortaklıklar da vardır. Petlas, Deniz Nakliyat ve Yeditepe Otel Turizm Ticaret Anonim Şirketi ise, zarar ettiklerinden dolayı bu kurumlardan kâr payı alınamamıştır.

Diğer yandan, Sandık iştiraklerinden PETKİM ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı ise, özelleştirme kapsamına alındıklarından, bu kurumlardaki Sandık hisseleri de özelleştirme kapsamında değerlendirilmiştir. Bunun üzerine, Sandık hisselerinin özelleştirme kapsamı dışına alınabilmesi talebiyle de bir dava açılmıştır. Bunlardan PETKİM için olanı Sandık lehine sonuçlanmış olup, 2000 yılı sonu itibariyle, birikmiş kâr payı, yasal faiziyle birlikte, 15 trilyon olarak tahsil edilmiştir. TPAO hakkında açılan dava ise halen devam etmektedir.

Sosyal tesisler, özellikle de otel işletmeleri için ayrılan paralar, Sandık hissesi olarak harcandığı halde, işletme kâr paylarının alınamadığı ve devamlı kurum aleyhine işleyen zararın durdurulamadığı ve otel işletmeciliğine son verilmesi gerektiği hususu da dile getirilmiştir. Sandık otellerinin daha rantabl olarak işletilmesini sağlamak amacıyla, 2000 yılında yapılan uluslararası ihale neticesinde, Emekli Sandığının başlıca otellerinin, dünyanın önemli otel zincirleriyle protokol yapılarak devredilmesi konusunda çalışmaların devam ettiğini Sayın Bakan burada, iki hafta önceki görüşmelerinde belirtmişlerdi. Bu konuşmadan sonra, “İzmir-Efes ve Bursa-Çelik Palas Otelleri Swissotel, Ankara ve Tarabya Otelleri Hotel Milenium’a, Maçka ve Stad Otelleri de Radison Sas adıyla hizmet veren otellere verilecektir ve bu konuda bir protokol yapılmıştır” şeklinde basında haberler çıktı.

Değerli milletvekilleri, Emekli Sandığının sorunları, aynı şekilde, diğer sosyal güvenlik kurumlarının sorunlarıyla aynıdır. Bunlara verilen görevleri, kendilerine ayrılan ödenekler karşılayamamakta ve kurumlar, sürekli zarar etmektedirler. Burada, en akılcı çözüm yolu, sosyal güvenlik kurumlarının bir çatı altında birleştirilmeleridir.  Türkiye’deki herkesin de sağlık sigortası güvence kapsamına alınması gerekmektedir. Zaten, 3 güvenlik kurumuyla beraber, yeşil kart uygulaması da bunu, aşağı yukarı, kapsamaktadır. Bu konuda, bu dönem, Meclisin önemli bir adım atacağına inanıyorum.

Emekli Sandığının sorunlarını ise, bütün partilerin konuşmacıları dile getirdiler. Tekrar, ayrıca bir araştırma yapılması için komisyon kurulmasının gerekli olduğu kanaatinde değiliz.

Hepinizi saygılarla selamlarım. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ünal.

Önerge sahipleri adına, Ankara Milletvekili Sayın Zeki Çelik; buyurun. (FP sıralarından alkışlar)

 

 

 

 

 

MEHMET ZEKİ ÇELİK (Ankara)  -  Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; Fazilet Partisi olarak, Emekli Sandığının sorunlarının araştırılarak, yeniden yapılandırılması için alınması gereken tedbirlerle ilgili bir önerge vermiştik, bunun üzerinde, önerge sahipleri adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ancak, şunu hatırdan çıkarmayalım: Bu teklif, iki yıl önce haziran ayında verilmiş olan bir teklifti; yani, iki yıl sonra ancak görüşme imkânını elde edebiliyoruz.

Emekli Sandığının katrilyonlara varan özvarlıklarının rant çevrelerinin ağzını sulandırdığını da biliyoruz. Emekli Sandığı, 1999 yılında, 616 trilyon; 2000 yılında da 1 katrilyona yakın zarar etmiş. Sayın Genel Müdürün ifadesine göre, bu zarar, kurumun memurlara verdiği emekli ikramiyelerinden veya onlara sunulan hizmetlerden kaynaklanmıyor. Ya?.. Bu zarar, devletin kuruma verdiği özel görevden kaynaklanıyor.

Şimdi, kuruma, Hazine adına ödemeler yaptırıldığı ifade ediliyor.

Sayın Bakandan soruyoruz. Bu kuruma yaptırılan özel ödemeler nelerdir ve bu görev ödemelerini de bilmek, herhalde hepimizin hakkıdır.

Değerli arkadaşlar, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planına baktığımız zaman, çalışma hayatıyla ilgili bölümün 994 üncü sırasında “memurlara sendikalaşma kanunu çıkarılamamıştır” deniliyor.

Ayrıca, 954 üncü sırada da “kamu istihdamındaki karmaşayı ve ücret adaletsizliğini giderecek devlet personel reformu gerçekleştirilememiştir” diye ifade ediliyor.

Şimdi, çalışanınıza sahip çıkmadığınız bir hengâmede, emeklinize ne hizmet sunuyorsunuz? Bir defa, insanımızın bu emekli maaşıyla geçinmesi mümkün değil. Ayrıca, aldığı maaş ev kirasına dahi yetmez bir durumdadır. Yıllarca bu ülkeye hizmet eden insanımızın mükâfatı bu olmamalıdır.

Bakınız, son üç ay içerisinde, akaryakıta; yani, benzine, mazota, LPG’ye yüzde 100’lerin üzerinde zam yapılmıştır. Ekmekten şekere, çaydan yağa kadar her şey zamlanmıştır. Bir mutfak tüpünün 13-14 milyon lira olduğunu kabul ederseniz, bu insanlar mutfak ihtiyaçlarını nasıl gidereceklerdir?

İlçelerimize yaptığımız gezilerde esnafa soruyoruz; ekmek satışlarınızda bir gerileme var mı; inanın yüzde 50 azaldığını söylüyorlar. Niçin; ya ekmek alamıyor veya artık çoğu tüp alamadığı için, bahçesinde odun yakmak suretiyle ve almış olduğu unla ekmek yapma durumunda kalmaktadır.

Enflasyon, nisan ve mayıs aylarında yüzde 15’ler seviyesindeyken, siz, memura, yüzde 2,5; yüzde 5 vereceğiz diye basına açıklamalar yapıyorsunuz. Şimdi, yüzde 100’lerin üzerindeki bu enflasyon karşısında yüzde 2,5’lardan, yüzde 5’lerden bahsetmek, herhalde çok makul olmayacaktır. Memura, çalışana vermeyince, tabiî ki emeklinin eline de bir şey geçmiyor değerli arkadaşlar.

Biz “ver” deyince de “var da mı vermiyoruz” diyorsunuz. Valla, biz var olduğunu biliyoruz; çünkü, her gün trilyonlarca lirayı, yüz trilyon liranın üzerinde bir ödemeyi rantiyecilere, faizcilere ödüyorsunuz, onlara para bulabiliyorsunuz. Demek ki var; ama, memura, emekliye, köylüye, esnafa gelince “yok” diyorsunuz.

Değerli arkadaşlar, eğer bu insanlar banka hortumcusu, enerji yolsuzu, paraşüt ipçisi, balina yağcısı olsalardı, herhalde farklı şeyler alacaklardı. Sizin bu yolsuz idarenin, işi, öyle  içerisinden çıkılmaz bir hale getirdi ki, artık, kamuda, devlet dairesinde de iş yapılmaz hale geldi; memurlar, iş yapmaya, imza atmaya bile korkar hale geldiler. Bu başarı bile sizlere yeter!

Değerli arkadaşlar, Sayın Derviş, Fazilet Partisi Genel Başkanımızı ziyaret etti ve programıyla ilgili açıklamalar yaptı bundan birkaç gün önce. Tabiî ki, programa bakıyorsunuz, adı “ulusal program” arkasından “ekonomik istikrar tedbirleri” adı altında sunuyorsunuz. Böyle bir ekonomik istikrar programında, yatırım olur, üretim olur, istihdam olur ve ihracat olur; ama, bunlardan hiçbirisi yok, sadece, malî sektörü, bankaları desteklemek var. Siz, eğer, programınızda halka yer vermiyorsanız, insan merkezli değilse bu programınız, burada, başarı elde etmeniz mümkün değil.

Burada en önemli problem, devletin millete, milletin de devlete güvenmemesidir. Bakınız, yetmişyedi – yetmişsekiz yıllık cumhuriyet dönemi boyunca, devlet ile millet, el ele vererek bir Osmanlı rüyası gerçekleştirmek yerine, kılığından, kıyafetinden, müziğine kadar hep birbiriyle mücadele vermiş ve sıkıntılar yaşamıştır.

Değerli arkadaşlar, şu anda, ülkenin en büyük problemi, insan hakları ihlalidir, hukukun siyasallaşmasıdır, özgürlüklerin kısıtlanması ve demokrasinin hazmedilemeyişidir. Yaşanan ekonomik sıkıntılar sonunda sosyal sıkıntılara yol açılmakta, ahlaksızlıklar süratle yayılmakta, intiharlar artmakta, boşanmalar çoğalmakta, içki ve uyuşturucu madde kullanımı başdöndürcü hızla çoğalmaktadır. Bölünmüş aileler sebebiyle çocuklar perişan olmaktadır. İşte, sosyal devlet olmanın gereği, bunları ortadan kaldırmaktır. Bunların Emekli Sandığıyla en alakası var demeyiniz; çünkü, eğer emeklimiz, memurumuz yeterli bir gelir seviyesine sahip olamıyorsa, bu insanlara insan gibi yaşayacakları bir gelir seviyesi sağlanmıyorsa, bunların hepsi olacaktır.

O halde, önergenin gayesi, Emekli Sandığını daha iyi hizmet veren bir kurum haline getirmektir.

İşte, biz, Fazilet Partisi olarak, bu önergeyi bunun için verdik.

Değerli arkadaşlar, biz istiyoruz ki, Emekli Sandığına işlerlik kazandırılsın ve sağlık hizmetini bihakkın yerine getirsin. İkincisi, SSK,
Bağ-Kur, Emekli Sandığı gibi sosyal hizmet kuruluşları bir çatı altında toplansın; sağlık hizmetleri ile emeklilik hizmetleri de birbirinden ayrılarak, daha rahat bir hizmet üretilsin; insanımıza, kaliteli sağlık hizmeti ve iyi, tatmin edici bir ücret verilsin.

Tabiî ki, Emekli Sandığının önemli işlevler yaptığını ve daha önce, işte, bu keseneklerden toplanan paralarla birtakım gayrimenkuller edindiğini ve bu arada da birçok otelin sahibi olduğunu biliyoruz; ama, bir bakıyoruz ki, bu otellerin şu anda kiralanması söz konusu oldu; sırf, bir danışman firmaya 800 000 dolar para verilmek suretiyle, bunların kiralanması söz konusu oldu. Yüzbinlerce memur emeklisinin sandığı olan böylesi bir yerde, bu tür bir hizmet için –zaten, bu otelleri kiralamak için insanlar, firmalar, kuruluşlar can atmakta- ayrıca, tutup, böyle firmalara para vererek, bu insanların hakları çarçur edilmemelidir.

Bir de, geçtiğimiz günlerde, Sağlık Hizmetleri Dairesi Başkanının imzasıyla hastanelere gizli bir genelge gönderildi. Burada, tedavi hizmetlerinden birçoğu ödeme tablosundan çıkarılıyor; yani, memur emeklileri, artık, kullandıkları serumun, yaptırdıkları enjeksiyonun veya aşının, pansumanın parasını ödeyecek deniliyor. Bu arada, bir memurun en fazla iki kez yeniden canlandırma işlemine tabi tutulabileceğine hakkı olduğuna karar veriliyor; yani, adamın üçüncü bir defa bu işlemi yaptırması gerekirse, hayır, biz seni ölüme terk edeceğiz denilecektir. Böyle bir anlayış olamaz değerli arkadaşlar.

İşçiden memura, esnaftan çiftçiye, işadamından bankalara kadar, herkesin belli özverilerde bulunmasını istiyorsunuz. Bütün bunlar tamam; ama, bırakın Emekli Sandığının sıradan bir bürokratını, bu ülkenin ne bir bakanı ne Başbakanı, herhangi bir vatandaşın kazanılmış bir hakkını elinden alma hakkına sahip değildir. Bu arada, tabiî ki, memurumuza sahip çıkmadığımız zaman, harama el açmayla karşı karşıya kaldığını ve çoluk çocuğunu imkânlar içerisinde yetiştirmek isteyen çok üst seviyede bürokratların daha farklı işlerde çalışmak mecburiyetinde kaldığını görüyoruz. Eğer, bu insanlar, maaşları düşük olsa da, mesai mefhumundan uzak bir halde gece gündüz çalışıyorlarsa, ülkenin her karış toprağını şerefli vatan toprağı belleyip ömür törpülese de, bu memurlarımız, bütün bunlara niçin katlanıyorlar; işte, ömürlerinin sonunda yaşlandıkları zaman aç kalmamak için ve emekli olma hakkını elde ederek, hastalandıklarında kendilerine sahip bir elin çıkmasını sağlamak için. Şimdi, buradan, oturduğunuz yerden emir vereceksiniz; “biz, size sağlık hizmetlerini yeteri kadar vermeyeceğiz” ve bu insanların bu hakkını ellerinden alacaksınız.

BAŞKAN – Sayın Çelik, toparlar mısınız... Süreniz bitmek üzere efendim.

MEHMET ZEKİ ÇELİK (Devamla) – Tabiî ki, bu arada, değerli arkadaşlar, ülkemizde şu anda yaşanan bu ekonomik sıkıntılar sebebiyle, gerçekten, insanımız çok büyük mağduriyetler içerisinde yaşıyor ve şu anda bu sıkıntıların giderilmesi için hep birlikte el ele vermemiz gerekiyor. Cumartesi günü Sincan’da Sanayici ve İşadamları Derneğinin genel kuruluna katılmıştım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET ZEKİ ÇELİK (Devamla) - Kaymakamın ifadesidir; Sincan bölgesinde 182 tane fabrikanın sadece 6 tanesinin yarım yamalak çalıştığını, 7 000’in üzerinde insanın işten çıkarıldığını söylüyor. 182 fabrikanın sadece 6’sı... Bu, hakikaten, çok üzüntü verici bir tablodur ve bununla ilgili tedbirlerin mutlaka alınması lazım. Yoksa, sosyal sıkıntılar hepimizin karşısına gelip dikilecektir.

Değerli arkadaşlar, biz, insanımızın, memurumuzun, emeklimizin, demin sözlerimin başında söylediğim gibi, Fazilet Partisi olarak, Emekli Sandığının sağlıklı bir denetime tabi tutulmasını, güvenlik kuruluşlarının bir çatı altında toplanmasını, sağlık hizmetleri ile emeklilik hizmetlerinin birbirinden ayrılmasını ve insanımıza sağlık hizmeti sunularak tatmin edici bir maaş verilmesini arzu ediyoruz. Bu konuda, bu araştırmaya destek vermenizi diliyor, hepinizi saygıyla selamlıyor, hayırlı akşamlar diliyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çelik.

Efendim, bugünkü, ikinci Meclis araştırması önergesi üzerindeki öngörüşmeler de tamamlanmıştır.

Y O K L A M A

 

BAŞKAN - Şimdi, Meclis araştırması açılıp açılmaması hususunu oylarınıza sunacağım; ancak, arkadaşlarımızdan bir yoklama talebi var.

Yoklama isteyen sayın milletvekillerinin Genel Kurul salonunda bulunup bulunmadıklarını araştıracağım.

Sayın Azmi Ateş?.. Burada.

Sayın Sacit Günbey?.. Burada.

Sayın Latif Öztek?.. Burada.

Sayın İsmail Özgün?.. Burada.

Sayın Mahfuz Güler?.. Burada.

Sayın Mehmet Elkatmış?.. Burada.

Sayın Osman Pepe?.. Burada.

Sayın Yakup Budak?.. Burada.

Sayın Rıza Ulucak?.. Burada.

Sayın Ali Oğuz?.. Burada.

Sayın Nezir Aydın?.. Burada.

Sayın Zeki Çelik?.. Burada.

Sayın Nevzat Yalçıntaş?.. Burada.

Sayın Hüseyin Kansu?.. Burada.

Sayın Tevhit Karakaya?.. Burada.

Sayın Veysel Candan?.. Burada.

Sayın Özkan Öksüz?.. Burada.

Sayın Remzi Çetin?.. Burada.

Sayın Zeki Okudan?.. Burada.

Sayın Osman Aslan?.. Burada.

Yoklamayı elektronik cihazla yapacağım efendim.

Yoklama için 3 dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yetersayısı yoktur; birleşime 10 dakika ara veriyorum efendim.

       Kapanma Saati: 21.48

 

BEŞİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 22.00

        BAŞKAN: Başkanvekili Mustafa Murat SÖKMENOĞLU

             KÂTİP ÜYELER: Yahya AKMAN (Şanlıurfa), Melda BAYER (Ankara)

        -----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 112 nci Birleşimin Beşinci Oturumunu açıyorum.

 

 

 

BAŞKAN – Yoklama işlemini tekrarlayacağız efendim.

Yoklama için 3 dakika süre veriyorum.

Yoklama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yetersayısı yoktur.

Alınan karar gereğince, kanun tasarı ve tekliflerini sırasıyla görüşmek için, 6 Haziran 2001 Çarşamba günü saat 14.00’te toplanmak üzere, birleşimi kapatıyorum.

Hayırlı geceler efendim.

                                                             Kapanma Saati:22.04



(X) (10/12) Esas Numaralı  Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergenin öngörüşmelerine 8.5.2001 tarihli 97 nci Birleşimde başlanıldı.