BİRİNCİ OTURUM
Açılma Saati: 14.00
24 Mayıs 2001 Perşembe
BAŞKAN : Başkanvekili Nejat ARSEVEN
KÂTİP ÜYELER: Sebahattin KARAKELLE (Erzincan),
Cahit Savaş YAZICI (İstanbul)
---O ---
BAŞKAN –
Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 108 inci Birleşimini
açıyorum.
Toplantı
yetersayısı vardır; görüşmelere başlıyoruz.
Gündeme
geçmeden önce, üç sayın milletvekili arkadaşıma gündemdışı söz vereceğim.
Gündemdışı
ilk söz, arıcılık ve bal üretiminde yaşanan sorunlar konusunda söz isteyen
Ankara Milletvekili Sayın Saffet Arıkan Bedük’e aittir.
Buyurun
Sayın Bedük. (DYP sıralarından alkışlar)
SAFFET
ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, önce, Sayın
Başkana söz verdiği için teşekkür ediyorum.
Arıcılıkla
ilgili olarak gerek yurt içinden ve gerekse yurt dışından kaynaklanan, arıcılık
sektörünü doğrudan ilgilendiren son derece önemli darboğazlarımızın olduğunu
sözlerimin başında belirtmek istiyorum.
Son
olarak Hakkâri Milletvekilimiz biraz evvel bana bir ifadede bulundu; altı
kamyon dolusu boş arı kovanı kontrol noktasında uzun süre beklediği ve
delikleri tıkandığı için, maalesef, bütün arıları ölmüştür. Dolayısıyla, yurt
içinde bir taraftan bir tarafa nakillerde daha fazla hassasiyet gösterilmesi
hususunu bilhassa gündeme getirmek istiyorum.
İkincisi
de, Ankara başta olmak üzere, Anadolu’nun her tarafında arıcılık ve bal üretimi
konusu, yine bizim köylümüzün, çiftçimizin önemli bir gelir kaynağıdır.
Arıcılık ve bal üretimi, Türk Milletinin, asırlar boyu önemle üzerinde durduğu
bir gıda maddesi ve gelir kaynağıdır; âdeta, Türk Milletiyle bütünleşmiştir.
Bitki ve çiçek florası en tabiî ve en fazla olan ülkemizde, doğal şartlar ve
tabiî ortamda yapılan arıcılık ve elde edilen bal, bir tarım ürünü, sağlıklı,
toplumun aradığı bir vitamin deposudur.
Türk
balı, kalitesi ve hijyenik şartları itibariyle, doğal hayatımızın ürettiği bir
gıda maddesi olarak dünyada aranır bir konuma gelmişti. Köylümüzün, çiftçimizin
önemli bir gelir kaynağı olması itibariyle, her geçen gün, biraz daha fazla
üretim artmasına doğru gidilmiş; ambalajlaması, kalitesi sebebiyle de dünya
piyasasında rekabet eder konuma gelmiştir. Önceleri kara kovanla yapılan
arıcılık, sonra fennî kovana dönüşmüştür. Nitekim, köylü ve çiftçilerimize,
kendi imkânlarının yanında devletin desteği ve katkısı eklenince, kovan koloni
sayısı ve bal üretimi artmıştır.
Tarım ve
Köyişleri Bakanlığının, valiliklerin, özel idarelerin, Or-Köy’ün, sosyal
yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının kaynaklarıyla, her yıl yaklaşık 100 000
adet arı kolonisi satın alınarak, karşılıksız olarak köylüye ve çiftçiye
dağıtılmıştır; âdeta, Türkiye’de, her yıl 100 000 arı kolonisi ticareti
yapılabilir konuma gelmiştir; 150 000 aile, arıcılıktan ve bal üretiminden
istifade eder konuma gelmiştir.
Değerli
milletvekilleri, Avrupa Birliği ülkeleri, her yıl 200 000 ton bal ithal
etmektedir. Türkiye, yılda 60 000 ton bal üretmekteydi. Gerekli önlemler
alınırsa, bal üretiminin 3-4 misli daha fazla artabileceğini, yine uzmanlar
söylemektedir. Dünya bal ihracatında üçüncülüğe soyunan Türkiye, 1997-1998
yıllarında ve ondan evvelki yıllar da dahil olmak üzere, 7 000 ton ihraç eder
konuma gelmiş; ama, 1999 yılında, bu rakam, 2 500 tona inmiştir; 7 000 tondan 2
500 tona iniyor. Bugün ise, aldığımız bilgilere göre ve yine, basında yer alan
haberler çerçevesinde, bal ticaretinin durma noktasına geldiğini üzülerek ifade
etmek mecburiyetindeyim. Bu durum, ülke ekonomisine 10 trilyon zarar
vermektedir.
Sayın
milletvekilleri, Avrupa Birliği Komisyonu, 1 Ocak 1999 tarihinden itibaren,
üçüncü ülkelerden ilaç, katkı maddesi kullanılan balın satın alınmayacağına
dair bir açıklama yapmıştır. Bu açıklama, Hürriyet Gazetesinin, 2 Ağustos 1998
tarihli nüshasında da haber konusu olmuştur. Bu karar üzerine, Alman Bal
Birliği, Türk ihracatçılarını uyarmış, bu konunun hükümete intikalini istemiş
ve özellikle, beş aylık süre içerisinde yeterli tedbirlerin alınmasını talep
etmiştir. Avrupa Birliği Komisyonun bu talepleri ihracatçılar birliğine intikal
etmiş ve ihracatçılar birliği de, Hazine aracılığıyla, Tarım ve Köyişleri
Bakanlığının ve diğer ilgili kuruluşların, acil tedbir alınması hususunda
müracaatı olmuştur; ama, ne yazık ki, hükümetler, Avrupa Birliğinin
standartlarına uygun bal üretimi ve arıcılıkla ilgili alınması gereken
tedbirlerin alınmaması sebebiyle, maalesef, ihraç edilen bal iade edilir konuma
düşmüştür. İşte, bugün gündeme getirmemin sebebi de, bir taraftan köylünün ve
çiftçinin en önemli gelir kaynağı olması, bir taraftan millî ekonomimize
katkısı bulunması ve bir diğer taraftan da, alınması gereken tedbirlerle, çok
daha fazla rekoltenin artırılması mümkün iken, bununla ilgili tedbirlerin
alınmaması sebebiyle, içerisinde yaşadığımız birkısım darboğazların ortadan
kaldırılması istikametinde hükümetin tedbir alması gerektiğini hatırlatmaya
yöneliktir. Ben, bunu, kendim söylemiyorum. Ben, elimdeki, özellikle basında
çıkan haberler sebebiyle gündeme getirmeye çalışıyorum.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN –
Buyurun efendim; lütfen tamamlayın.
SAFFET
ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Değerli milletvekilleri, önceleri ihraç edilen bal,
arıyı yapay şekerle beslemiş oldukları gerekçesiyle iade edilmiş. Şimdi de,
Avrupa Birliği ülkeleri, ithal edilen balda naftalin kalıntısı buldukları için
hepsini iade ettikleri, kanserojen madde ihtiva ettiği ifade ediliyor. Bu, çok
acı bir şey. Bu, köylü ve çiftçimizi gerçekten yaralamaktadır. Dolayısıyla,
Tarım ve Köyişleri Bakanlığıyla birlikte bütün kuruluşların, ülkemizde, bir
taraftan damızlık sorunu, bir taraftan sağlık sorununu da içerisine alacak
birkısım tedbirleri alma zorunluluğu vardır. 1994 yılında alınmış olan bir
karar çerçevesinde, danışma kurulu İhdas edilmiştir. Birinci danışma kurulundan
sonra yılda iki sefer toplantılar yapılmış ve bu toplantılarda arıcılığın
geliştirilmesiyle ilgili alınması gereken tedbirler önerilmiş; ama, buna
paralel olarak herhangi bir tedbir alınmamıştır.
1997 yılında Resmî Gazetede yayınlanan yine bir kanuna
göre, bal üretenlerin kim tarafından, ne zaman, nerede üretildiği hususunda bir
etiket yapıştırılması gerekmesine rağmen, bu etiket yapıştırılmadığından dolayı
neden iade edildiği ve kimden dolayı iade edildiği de ortaya çıkmamıştır.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
SAFFET
ARIKAN BEDÜK (Devamla)- Sayın Başkan, izniniz olursa, çok önemli çünkü..
BAŞKAN –
Efendim, buyurun lütfen tamamlar mısınız.
SAFFET
ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Balda
kalıntı testini yapacak cihaz Türkiye’de yeteri kadar yoktur. Haşere ve
hastalıklarla mücadelede kullanılan yöntem ve ilaçlarla ilgili üreticilerin
yeteri kadar eğitilmediği anlaşılmaktadır. Şimdi de arılardaki
hastalıktan, mesela, Varoa hastalığına
karşı kullanılan aşırı ve bilgisizce ilaçlar ve yine kovanda güve oluşmasına
neden olan ve onları ortadan kaldırmaya yönelik naftalin kullanılması sektörü
fevkalade önemli bir şekilde sıkıntıya sokmuştur.
Ben,
özellikle, bu konuyu gündeme getirirken şunu belirtmek istiyorum değerli
milletvekilleri. Arıda görülen hastalıklarla ilgili ilacın acilen alınıp
üreticiye parasız olarak dağıtılması; cihazların alınması ve bu cihazların
özellikle, naftalin veya benzeri bir kısım ilaç kalıntılarının olup olmadığı
hususunun tespiti ve ondan sonra ihracatına doğru gidilmesi, dolayısıyla, dünya
piyasasındaki yerimizi kaybetmememiz açısından bir kısım tedbirlerinin
alınmasının zaruretine işaret etmek istiyorum.
Değerli
milletvekilleri, bir taraftan arı, arı beyinin üretimi, dağıtılması, bir
taraftan kovanların alınması, yine keza, aynı şekilde dağıtılması ve üretimin
sağlıklı şartlar içerisinde yetiştirilebilmesi için mutlaka çiftçi ve
köylülerimizin eğitilmesi, elde edilen balın da hijyenik şartlar içerisinde
ambalajlanması ve satılması ve nihayet danışma kurullarının almış olduğu
kararların gözden geçirilmesi, aynı zamanda, Hacettepe Üniversitesinde konuyla ilgili yapmış olduğu
araştırma sonucunda arıcılıkta ve balda görülen sıkıntılarla ilgili neler
yapılması gerektiği hususundaki tekliflerin ve temennilerin dikkate alınmasını
ve nihayet, Tarım ve Köyişleri Bakanlığının bu konuda alması gereken tedbirlerle
ilgili olarak hükümet tarafından da desteklenmesi gerektiğini hatırlatıyorum.
Bunun, aynı zamanda hem köylümüz ve çiftçimiz için -150 000 çiftçimiz için- hem
de millî ekonomimiz için önemli olduğunu değerlendiriyor; Yüce Heyetinizi
saygıyla selamlıyor, Sayın Başkan, size de teşekkür ediyorum. (DYP sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN –
Teşekkür ediyorum Sayın Bedük.
Gündemdışı
konuşmaya, Tarım ve Köyişleri Bakanı Sayın Gökalp cevap verecekler.
Buyurun
efendim. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar)
TARIM VE
KÖYİŞLERİ BAKANI HÜSNÜ YUSUF GÖKALP (Sıvas) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; bugün, bu gündemdışı konuşmaya cevap vermek için söz almış
bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Bugün,
bu gündemdışı konuşmaya cevap vermeyecektim, sebebi de şu: Tarımın meselelerini
her gün burada konuşuyoruz; bugün de, tarımın çok önemli bir dalı olan arıcılık
ve bal üretimi konusunda da sayın valimiz, milletvekilimiz, çok değerli
bilgiler sunacaklardı, onları dinlemekle yetinmeyi yeğlemiştim; ancak, bu kadar
konuşmadan sonra cevap vermek mecburiyeti hissettim; sayın valimize,
milletvekilimize çok teşekkür ediyorum.
Sayın
milletvekilimize ve değerli milletvekillerimize şunu söylemek istiyorum ki:
Ben, mezuniyetimden sonra, bir süre arıcılık alanında da çalıştım ve mesleğim
icabı da, arıcılıkla üniversitede de ilgilendim; bal üretimi, balın
ambalajlanması, ihracatı, bal ticaretiyle de, yine, mesleğim gereği ilgilendim.
Sayın milletvekilimizin söylediği doğrudur; ancak, lütfen yanlış anlaşılmasın,
şunu sormak lazım: Bunların hepsi, tarımdaki sahipsizliğin sonucu; hâlâ,
Türkiye’de, arıcılık ve bal üretimi, bir sektör olarak kabul edilmemiş.
SAFFET
ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Doğru; geliştirmek lazım.
TARIM VE
KÖYİŞLERİ BAKANI HÜSNÜ YUSUF GÖKALP (Devamla) – Arıcılık, bal üretimi, hobi
olarak ele alınıyor; emekli öğretmenlerin, emekli memurların yaptığı bir iş
olarak hep dikkate alınmış. Üniversitelerimiz tarafından gereği şekilde konu
üzerinde durulmamış. Hele hele ekonomik anlamda Ankara’daki yetkililer, bu
ekonomi hesabını çok yapanlar, arı ve bal üzerinde maalesef durmamış, Devlette
de fazla kayıtları yoktur; ama, sayın milletvekilimizin de söylediği gibi,
arıcılıkta, Türkiye -özellikle, o hobi olarak yapanlardan Allah razı olsun,
onların yıllarca gayreti sonucu belirli bir yere ulaşmış- kovan sayısı
açısından dünya dördüncüsü, bal üretimi açısından dünya yedincisi,
sekizincisidir. Ne yazık ki, bal ticaretinde, kovan sayısı ve bal üretimi
oranında gelişme sağlayamamışız.
Şimdi,
ne yapmamız gerekli ve biz ne yaptık: Öncelikle arıcılığı tarımda bir alt
sektör olarak kabul ettik ve aynı arıcılığı da sığırcılık, koyunculuk, kümes
hayvanları gibi bir dal olarak belirledik ve bunun bir sorumlusunu tayin ettik.
Şimdiye kadar, Tarım Bakanlığında, bunun dairesi de yoktu, şubesi de yoktu. Öncelikle,
biz, bunun bir şubesini oluşturduk, bir dairesini oluşturduk...
MEHMET
DÖNEN (Hatay) – Bir de müsteşarlık kuralım, arıcılık müsteşarlığı!
TARIM VE
KÖYİŞLERİ BAKANI HÜSNÜ YUSUF GÖKALP (Devamla) – Tenakuza düşüyorsunuz.
Bakınız,
Grubunuzdan, arıcılığa sahip çıkılmadığı söylüyor sayın milletvekiliniz; ben
de, geldik, 1999’dan sonra sahip çıktık, şube müdürlüğünü kurduk diyorum,
anlayamıyorsunuz “bir de müsteşarlığını kuralım” diyorsunuz. Müsteşarlık
kurmakla, bazılarına, biz sizin gibi makamlar, mevkiler çıkarmayacağız.
Gerekirse müsteşarlığını da kurarız...
SAFFET
ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Siz yapıyorsunuz onları, siz.
TARIM VE
KÖYİŞLERİ BAKANI HÜSNÜ YUSUF GÖKALP (Devamla) – Bakınız, arıcılık dendiği
zaman, sayın milletvekilimiz hâlâ arıcılığın önemini anlamamış Kendi grubundan
konuşan kişinin konuştuklarını, demek ki gaileye almıyor ben bunları
anlatırken,
Evet,
trilyonlarca geliri var, binlerce ailenin geçimini sağlıyor. Bir kere biz bunu
sektör kabul ettik. Şimdiye kadar sektör kabul edilmemişken, tarım içerisinde
biz sektör kabul ettik.
Bundan
iki ay önce, Muğla’da...
MEHMET
DÖNEN (Hatay) – Sonuca bak; sonuçta ne kadar gelişti?
TARIM VE
KÖYİŞLERİ BAKANI HÜSNÜ YUSUF GÖKALP (Devamla) – Sayın Başkanım, değerli
milletvekili laf atmayı bırakır da, bu ciddî konuyu dinlerse, ben, anlatmaya
devam edeyim.
BAŞKAN –
Buyurun efendim, siz anlatmaya devam edin.
TARIM VE
KÖYİŞLERİ BAKANI HÜSNÜ YUSUF GÖKALP (Devamla) – Ama, bu çiftçiler, bu arıcılar,
sizi, bu televizyondan izliyorlar.
İki ay
önce, Muğla’da, Türkiye’de ilk defa, tüm arıcıların katılımıyla bir toplantı
yaptık. Arıcılığın bütün meselelerini, orada, arıcılar, Ege İhracatçılar
Birliği... Hatta, orada, bunun ihracatındaki bu ihracatçılar birliğinin
başkanlarının da tebliğlerini, tek tek takip ettik.
Arıcılıktaki
problemler şunlardır:
1- Yetiştiricilikteki
problem,
2- Bal
ticaretindeki problem.
Yetiştiricilikteki
problem şudur: Bir kere, arıcılık, göçer arıcılıktır, meraya bağlı bir
arıcılıktır. Arının besini çiçektir. Bu nedenle, Türkiye’de, arıcılığın, göçer
arıcılık şeklinde yapılması lazım; dünyada da böyle yapılıyor. İlk defa
yaptığımız bir şeyi söyleyeyim; Türkiye’de, ilk defa, arıcılar için bir harita
hazırladık; zaman, yer, kapasite haritası hazırlayarak tüm valiliklere
gönderdik. Bundan sonra, Muğla’dan kalkan bir arıcı, Ordu’dan kalkan bir arıcı,
hangi zamanda, nereye gideceğini, nerede konaklayacağını bilecek ve buna göre,
bir bölgede arıda bir birikme olmayacak. O bölgeye gittiği zaman, o bölgeye
sokulmaması diye bir sıkıntıyla karşılaşmayacak. Tüm il müdürlüklerimizde, bir
harita mevcut; bu haritaya göre hareket edecekler ve arıcılar, gittikleri zaman
serbestçe konaklayabilecekler. Böylelikle, orada maddî açıdan da bir problemle
karşılaşmayacaklar; bu, çok önemli bir mesele. Sayın milletvekilimizin belirttiği
gibi, işte arıya geçit verilmiyor, arı durduruluyor ve arılar da boğuluyor...
Aynı zamanda, bu arı harekelerini trafiğe de bildirdik.
İkinci
yaptığımız iş, anaarı yetiştirme için merkezler oluşturduk. Arıcılık Danışma
Kurulunu sık sık topluyoruz ve bu Danışma Kurulunun bildirdiği raporlara,
önerilere göre yön veriyoruz.
Arıcılıktaki
sıkıntı, yanlış ilaç kullanma ve bu ilacın da, baldaki kalıntısıdır. Sayın
milletvekilimizin önerilerine katılıyorum; yalnız, son önerisine katılmıyorum.
Öncelikle, hemen ilaçlar alınsın, arıcılara dağıtılsın... İşte, bakkalların
ilaç satmasından dolayı, reçetesiz ilaç satılmasından dolayı, balda kalıntıyla
karşı karşıyayız. Bazı ilaçları, bizim, arıda kullanmamamız gerekli ve
ilaçların da, muhakkak surette, bir reçeteyle satılması gerek. Türkiye’de, arı
hastalıkları konusunda ihtisas sahibi hiç kimse yoktur. İhtisas yapmak üzere,
dışarıya eleman gönderdik. Arı hastalıkları konusunda eleman yetiştiriyoruz ve
uygun ilaçlar ithal ederek, yine, arıcılara, valiliklerin ve İhracatçılar
Birliğinin de yardımlarıyla, ilacı, biz, kendi kontrolümüzde dağıtıyoruz. Ben,
buradan, İzmir Valiliğine, Manisa Valiliğine, özellikle İzmir Valiliğine ve
İhracatçılar Birliğine çok teşekkür ediyorum. İhracatçılar Birliğinin
finansmanı ile oluşturduğumuz bir projeyle, 250 000 arıcıyı eğitimden
geçiriyoruz; buna, Aydın arıcıları, Muğla arıcıları da dahil, hangi ilacı
kullanacak, ne zaman kullanacak, arıya nasıl bakacak... Özellikle İhracatçılar
Birliğini finansını karşılıyor, tarım il müdürlüğüyle beraber yapıyoruz.
Naftalin
ve antibiyotik kalıntısı konusunda laboratuarlarımızı oluşturduk. Yine, sayın
milletvekilimiz “bu kalıntıları tespit edecek cihaz yok” dedi. O cihazları
temin ettik. Özellikle, karbon-14 analiz cihazını, bu aleti, burada, özellikle
söylüyorum; konuya verdiğimiz önemi vurgulamak açısından, karbon-14 analiz
cihazını da aldık; yine, özel sektörün yardımıyla aldık ve şu anda, İstanbul,
Ankara, Samsun laboratuarlarımızda, baldaki her türlü kalıntı, naftalin
kalıntısı, antibiyotik kalıntısı ölçülüyor. Yurt dışına olan bal ihracatımızın
son yıllarda gerilemesinin asıl nedeni; bu kuraklık arıyı da vurdu; çünkü,
kuraklık olduğu zaman merada çiçek olmuyor, çiçek olmayınca da bal üretimi
olmuyor.
Biz,
arıcılarımızın da, tarım kredi kooperatiflerine ve Ziraat Bankasına olan
borçlarının ertelenmesi konusunda teklifte bulunduk; ama, maalesef, bunu
çıkaramadık; çünkü, denildi ki, kuraklığın arıyla ne ilişkisi var?.. Kuraklık
arıyla direkt ilişkili; çünkü, merada çiçek olmayınca arı bal yapamıyor. Bu
konu üzerinde duruyoruz.
Naftalinsiz
bal, antibiyotiksiz bal üretimi konusunda çalışmalarımızı yürütüyoruz. Yine bu
sene, özellikle batıdaki arıcılığımızı ve bal üretimimizi etkileyen en önemli
nedenlerden birisi, kuraklıktan dolayı Muğla ormanlarında, çam üzerinde oluşan,
özel böceklerin salgıladığı basra oluşmamasıdır. Basra oluşmayınca da arı bal
yapamıyor. Tabiat öyle bir denge kurmuş ki, Yüce Mevlam öyle bir sistem kurmuş
ki, birisinin atığı öbürünün beslenmesi oluyor. Basra konusunda da çalışmalarımızı
yürütüyoruz. Hatta, biz, şimdi, basralı ağaçları artırmaya çalışıyoruz. Bunun
için de, Orman Bakanlığıyla bir projemiz var. Bunların hepsini, arıcılığa
verdiğimiz önemi anlatmak açısından söylüyorum.
Almanya’yla,
Avrupa’yla yaptığımız anlaşmalarda, şimdi, antibiyotiksiz, naftalinsiz bal
vermeye çalışıyoruz. Bunun yanında, kendi tüketicimiz bizim için çok önemli,
piyasaya sürülecek balların da muhakkak surette antibiyotik ve naftalin
analizini yapıyoruz.
Avrupa’ya
ihracatımızın düşmesinin bir nedeni kuraklık. Özellikle çam balı bağlantımız
var, çam balı üretemedik basra olmamasından dolayı Muğla ormanlarında,
dışarıdan çam balı alıp, burada ambalajlayıp tekrar dışarıya satma
mecburiyetinde kaldık. İhracatımızın düşmesinin diğer bir nedeni de, maalesef,
yıllardır, bizim, laboratuvarlarımızı kurarak antibiyotik ve naftalin analizi
yapmadığımızdan dolayı, Avrupa'dan bu balların geri dönmesidir; ama, Tarım ve
Köyişleri Bakanlığı olarak, şu sözü burada, Meclisin huzurunda veriyorum:
Bundan sonra, naftalinli, antibiyotikli balı dışarıya vermeyeceğiz ve kendi
tüketicimize de ulaştırmayacağız.
Tabiî,
bu konuda diğer bir sıkıntımız, şekerle besleme; bunu da kontrol ediyoruz. Bu
konuda, yine, İzmir, Aydın ve Muğla Valiliklerine teşekkür ediyorum, oradaki
üreticilere teşekkür ediyorum. Beraber bir organizasyonla şekersiz bal üretimi
projemizi devam ettiriyoruz. İşin başı da, yine, gelip, üretici örgütlerine
dayanıyor.
Diğer
bir problem, maalesef, ülkemize sınırdan kaçak olarak çok fazla bal
sokuluyordu. Bal, sınır ticareti kapsamındaydı, onu da bu kapsamdan çıkardık.
Kaçak sokulan bala karşı da her türlü mücadelemizi devam ettiriyoruz.
Tabiî,
bir de Türkiye'nin özelliği olan ballar var, Anzer balı gibi. Bu sene 5 500
kadar kovan dağıtırken, özellikle bu bölgelerdeki o müstesna Anzer balının
üretimi konusunda da özel bir proje geliştiriyoruz.
Benim
bunları söylemekteki gayem, sayın milletvekilimizin değindiği konularda,
arıcılığa verdiğimiz önemi, arıcılıkta başlattığımız organizasyonu izah
içindir. Sayın Bakanım oradan söz atsa da, evet arıcılığı sektör kabul ettik ve
müsteşarlığını kurmayacağız ama, daire başkanlığını kurduk. Keşke bunu
1990’larda siz kursaydınız da, biz de geldiğimizde kurulanı ileriye
götürseydik.
Saygılarımı
arz ediyorum efendim.
NİHAN
İLGÜN (Tekirdağ) – Müsteşar ANAP’lı olacak.
MEHMET
DÖNEN (Hatay) – Onu arıcılara sor.
BAŞKAN –
Teşekkür ediyorum efendim.
SAFFET
ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkanım, müsaade ederseniz, yerimden iki cümle
söylemek istiyorum. Bir tanesi, Ankara’nın da, diğer İzmir ve Muğla Valilikleri
gibi, hatta Trabzon, Bitlis –ki meşhur Hizan balı var- Hakkâri gibi yerlerde
valilerimizi de devreye sokmaları olumlu olacaktır.
Ankara’da
arılarda hastalık olduğu şeklinde bir haber çıktı; doğrudur, değildir,
bilmiyorum; ama, öyle söyleniyor, birkaç kişiden de sordum, öyle öğrendim.
Sayın Bakanımızın bu hassasiyetini, arılardaki hastalığın ortadan
kaldırılmasına yönelik yapacağı çalışmalara dahil etmesini diliyorum.
Teşekkür
ediyorum.
BAŞKAN –
Teşekkür ediyorum efendim.
Gündemdışı
ikinci söz, İstanbul’da yaşanan yönetim kargaşası hakkında söz isteyen İstanbul
Mehmet Ali Şahin’e aittir.
Buyurun
Sayın Şahin. (FP sıralarından alkışlar)
MEHMET
ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinize saygılarımı
sunuyorum.
Türkiye
Büyük Millet Meclisinde uzun yıllar Parlamento muhabirliği yapmış; ama, şu
anda, bir gazetede köşe yazarlığı yapmakta olan bir değerli gazeteci,
geçtiğimiz gün, sütunlarında şöyle demişti: “Vali-Emniyet Müdürü savaşları.
Atanmış
bürokratlar arasında inanılmaz bir savaş yaşanıyor bugünlerde. Vali-emniyet
müdürü kavgaları bir hayli çoğaldı. Zonguldak Valisi İsmet Metin ile Emniyet
Müdürü Mümtaz Karaduman, Amasya Valisi Hüseyin Poro ile Emniyet Müdürü Zekeriya
Yelken, Giresun Valisi Haydar Öner ile Emniyet Müdürü Ahmet Demirci kavgalıydı.
Kavga, emniyet müdürlerinin merkeze alınmasıyla sonuçlandı.
İstanbul
Valisi Erol Çakır ile Emniyet Müdürü Kazım Abanoz arasındaki kavga, halen,
bütün hızıyla sürüyor. Bu kavganın sesi, Mısır’daki sağır sultan tarafından
bile duyuldu. Bunlar, ilk anda aklıma gelenler. Daha, kim bilir, kaç tane
atanmış kavgası vardır. Hiç aynı ilin valisiyle emniyet müdürü kavgalı olur
mu?” Köşe yazarı, böyle soruyor ve devam ediyor: “İl bürokrasisinin tepesindeki
bu savaşa hükümetin el koyması lazım; ama, hükümetin bakanları ya da partinin
milletvekilleri de takım tutar gibi taraf tutunca, kavganın boyutları da
büyüyor. Başbakan Ecevit de şimdilik seyretmekle yetiniyor. Bakalım, bu işin
sonu nereye varacak?” Yazı, böyle bitiyor.
Değerli
arkadaşlarım “bu işin sonu nereye varacak” sorusunu ben de sormak istiyorum.
Türkiye’nin en büyük kendi İstanbul’un tepesinde, İstanbul Valisi Sayın Erol
Çakır ile İstanbul Emniyet Müdürü Sayın Kazım Abanoz arasında, aylardır devam
etmekte olan ve bugün hâlâ devam eden kavgaya Parlamentomuzun dikkatini çekmek
istiyorum. Özellikle İçişleri Bakanımız Sayın Tantan’ı ve sayın hükümeti bu
konuda göreve davet etmek istiyorum.
İstanbul’a
bugüne kadar onlarca vali, emniyet müdürü geldi, görev yaptı, İstanbul’a ve
İstanbullulara hizmet etmeye gayret ettiler, çalıştılar; ama, hiçbir zaman,
bugün yaşananlara benzer durumlarla karşılaşmadı İstanbullular. İstanbul’a
hizmet etmek, hiç şüphesiz ki büyük bir şereftir; ama, bu şeref, buna paralel
olarak büyük sorumluluklar da getirir, getirmelidir. Nedir Allahaşkına, bu
gazete sütunlarına, TV ekranlarına yansıyanlar?
Sayın
Vali Emniyet Müdürünü suçluyor, Emniyet Müdürünü Sayın Tantan’ın sözlü emriyle,
hiçbir yasa ya da yönetmelikte yer almayan Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele
Amirliği adında bir teşkilat kurmakla suçluyor, telefonlarının dinlendiğini
iddia ediyor. Emniyet Müdürü de Valiyi iftira atmakla itham ediyor.
Sayın
Vali, İçişleri Bakanına mektup yazıyor, Emniyet Müdürünü tarikatçılıkla
suçluyor, görevden alınmasını istiyor. Sonra, bu gizli mektubu -basından
izliyoruz- bir gazeteye veriyor, Sayın Tantan ve Emniyet Müdürü aleyhinde
basında kampanya başlatıyor ve en son olarak, değerli arkadaşlarım, İstanbul
Malî Şube Müdürünün İzmit’e tayini çıkıyor. Vali diyor ki “bu tayin nereden
çıktı, benim bu işten haberim yok.” Emniyet Müdürü diyor ki ”bu sözü söyleyen
yalancıdır.” Şimdi, bir ilin Emniyet Müdürü, Valiye “yalancı” diyor, o, ona
“müfteri” diyor, sonra bu kavga devam ediyor.
Değerli
arkadaşlarım, işin ilginç yanı, belki de üzücü yanı, bu söylediklerimin öyle
gizli kapaklı meydana gelmemesi. Bütün bu sözler, bu anlattıklarım, bu
karşılıklı atışmalar, yazılı ve görüntülü basında izleniyor, izliyoruz; tabiî,
bunları izlerken üzülüyoruz, en fazla da İstanbullular üzülüyor.
Sözü
geçen Vali ve Emniyet Müdürünün şahsında, İstanbullular ve İstanbul
milletvekili olarak, ben, inanıyorum ki diğer milletvekili arkadaşlarımız da,
devletin yıpranmakta olduğunu acı acı müşahede ediyoruz.
İstanbul,
Türkiye’nin, altıda 1’i; ticaret merkezi, kültür merkezi, dünyanın gözünün
üzerinde olduğu bir kentimiz. Üstelik, İstanbul, hem Sayın İçişleri Bakanımızın
hem de Sayın Başbakanımızın seçim bölgesi. Her ikisinin de, bu duruma seyirci
kalmamaları gerekir; aylardır süren bu kavgaya, mutlaka, bir dur demeleri, el
atmaları gerekir...
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
MEHMET
ALİ ŞAHİN (Devamla) – Sayın Başkanım, 1 dakika daha lütfederseniz
tamamlayacağım.
BAŞKAN –
Açıyorum mikrofonunuzu, buyurun, lütfen tamamlayın efendim.
MEHMET
ALİ ŞAHİN (Devamla) – Şurası anlaşılmıştır ki: Hem Sayın İstanbul Valisi
Çakır’a hem de İstanbul Emniyet Müdürü Sayın Abanoz’a, İstanbul, herhalde biraz
bol gelmiş, büyük gelmiştir. Özellikle Sayın Vali, İstanbul’a gelir gelmez, çok
yadırganacak uygulamalar içerisinde oldu. Belediyelerin otoparklarına el
koyarak, onları İstanbul Trafik Vakfına bağlama gibi birtakım lüzumsuz işlerle
uğraştı. Hatta, gazete haberi yanımdadır “Valiye Otopark Davası...” Bu tür
işlerle uğraştı; hatta, bir münasebetle, bu kürsüden, bunu dile getirmiştim.
YILMAZ
KARAKOYUNLU (İstanbul) – Mehmet Bey, zabıtlara geçirtin lütfen; o vakıf, hâlâ,
siyah plakayla ve polisler kontrolünde...
BAŞKAN –
Sayın Karakoyunlu...
MEHMET
ALİ ŞAHİN (Devamla) – Evet, Sayın Karakoyunlu da haklıdır. Eminönü’de bir
otoparktır; ama, Sayın Karakoyunlu, hemen ifade edeyim, yargı, bu konuda
kararını verdi ve o otopark, yargı kararıyla ve icra marifetiyle gerçek
sahibine teslim edildi. Şu anda gerçek sahibi tarafından kullanılıyor; ama,
birkaç ay, maalesef, İstanbul Valisinin talimatıyla, yirmidört saat, özel bir
şahsın otoparkı koruma altında tutuldu.
Şimdi,
sözlerimi tamamlıyorum. Artık, Sayın Vali Çakır ve Sayın Emniyet Müdürü Abanoz,
bütün bu durumlar karşısında –benim kanaatimdir; takdir hükümetindir- İstanbul’da
kalamazlar; her ikisi de, derhal görevlerinden alınmalıdırlar. Eğer kavga etmek
istiyorlarsa, bunu, İstanbul’un tepesinde yapmaya hakları yoktur; kavga
edeceklerse –hiç tavsiye etmiyorum- başka zeminde yapsınlar ve İstanbul’un
huzurunu bozmasınlar.
Hepinize
saygılar sunuyorum efendim. (FP, DYP ve ANAP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN –
Teşekkür ediyorum Sayın Şahin.
Gündemdışı
üçüncü söz, Türkiye’de yükseköğretim elemanlarının ücretleri ve Türkiye’nin
geleceği konusunda söz isteyen, Ankara Milletvekili Birkan Erdal’a aittir.
Buyurun
Sayın Erdal.
BİRKAN
ERDAL (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; eğitimin önemi üzerine
fazla bir şey söylememe gerek olduğunu sanmıyorum. Bugüne kadar, Türkiye Büyük
Millet Meclisine gelen yasa teklif ve tasarıları içerisinde eğitimle ilgili
olanlara hepimiz büyük bir hassasiyetle yaklaştık; bu, tutanaklarda tespitli.
Sayın
milletvekilleri, ülkemizin geleceği, vasıflı insan gücünün artışıyla sıkı
sıkıya bağlı. Vasıflı insan gücünün yetiştirilmesi de üniversitelerin
görevleri. Üniversitelerin vasat insanlar yetiştirdiği ülkelerde gelişme olmaz,
olamaz; vasatlık, sıradanlık, hiçbir yerde ilerleme sağlayamaz. İlerlemenin,
gelişmenin motoru, vasıflı, iyi yetişmiş insan gücüdür. Bu unsur, günümüzde,
her zamankinden daha fazla önem kazanmıştır. Bilgi çağında, iletişim çağında,
bilişim çağında en önemli ülke serveti, insanlık serveti, beyin gücüdür,
yaratıcı fikirdir, düşünen beyindir. Düşünen beyin, yaratıcı fikir denince akla
gelen en önemli kaynak da üniversitedir. Üniversitelerin gücü, itibarı,
büyüklüğü, yetiştirdiği gençlerin yaratıcılığı ve gelişmişliğiyle ölçülür; bunu
sağlayan da, o üniversitelerin öğretim üyeleridir. Üniversite binalarının
büyüklüğü, lükslüğü hiçbir şey ifade etmez. Tabiî ki, yeterli laboratuvar,
yeterli kütüphane ve uygun eğitim ortamı şartı vardır, bunlar olmazsa olmaz;
ama, bir başka olmazsa olmaz vardır ki, biz, o olmasa da idare ederiz
zannetmişiz bugüne kadar. Bu, kaliteli öğretim üyesidir, kaliteli öğretim
elemanıdır, iyi yetişmiş bilim doktorudur, doçenttir, profesördür. Bunu
sağlamak adına ne yapıyoruz? Birkaç somut örnek vermek istiyorum: Türkiye
Cumhuriyeti bütçesinden devlet üniversiteleri için ayrılan pay, 28 devlet
üniversitesi bulunan 1990 yılında yüzde 3,9 iken, 1994’te, devlet, yine 53
üniversitesi için bu payı yüzde 3,8’e düşürmüş, 2000 yılında da, bu 53
üniversitenin bütçeden aldığı pay yüzde 2,2’de kalmıştır. Üniversite sayısı,
gördüğünüz gibi, on yılda yaklaşık iki katına çıkarken, bütçeden ayrılan pay
yarı yarıya azalmış, dolayısıyla, üniversitelerin sistem içerisindeki durumu
dört kere geriye gitmiştir.
Sayın
milletvekilleri, bugün, 40 yıllık hizmet süresine sahip bir öğretim üyesinin,
bir profesörün aylık ücreti, Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre, dört
kişilik bir ailenin yoksulluk sınırındaki geçim düzeyini, maalesef, ancak
karşılar duruma gelmiştir. Son on yıl içerisinde, öğretim üyelerinin
yoksullaşması, hemen hemen, başka hiçbir zümrede olmadık ölçüde fazla olmuştur.
Yüksek Öğretim Personel Kanununun çıkarıldığı 1983 yılında bir profesörün
aylığı, o gün, eşit maaş aldığı kesimlerle kıyaslandığında bunların bugünkü
seviyesinin üçte birine düşmüştür. Yine, 1983’te bir profesör maaşıyla bir
yüksek mahkeme yargıcının maaşı eşitken, bugün, profesör maaşı, yüksek yargı
üyesinin maaşının yarısının altına inmiştir. 1983 yılında birinci derecenin
dördündeki bir profesör 81 468 Türk Lirası maaş alırken, yine, birinci
derecenin dördündeki yüksek mahkeme üyesi 79 306 lira almaktaydı; yani, bir
profesörün maaşı, az da olsa, bir yüksek yargıç maaşının üzerinde idi. Bugün,
bu maaşlar, profesörde 560 milyon lira, yüksek mahkeme üyesinde 998 milyon
liradır; yani, tersine, iki misli artış vardır. Sakın ola ki, yüksek mahkeme
yargıçlarının maaşlarını yüksek bulduğum için bu kıyaslamayı yaptığım
sanılmasın. Çarpıtılmaması için, bu konudaki kanaatimi de açıkça belirtmek
isterim ki, o ücretler de düşüktür, mutlaka düzeltilmeleri gerekir; ancak,
bulabildiğim en uygun kıyaslama rakamı o olduğu için bu örneği verdim. Mutlaka,
onların da ücretlerini yükseltmenin bir yolu bulunmalıdır; fakat, yükseköğretim
kurumlarındaki durum -çok çok özür dileyerek, utanarak, sıkılarak söylüyorum-
gerçekten, vahim bir hal almıştır. Yarının Türkiyesi, bu öğretim üyelerimizin
yetiştireceği gençlerimizin eseri olacaktır. Üniversite öğretim üyeliğini en
cazip bir konuma getirebilmeliyiz ki, en iyi, en gelişmiş beyinlerimizi bu
sahaya yönlendirebilelim. Bilim adamı dünyayla yarışır. Bilimsel çalışmaların
bize göresi olmaz. Bilim, evrenseldir. 600 dolar maaş verdiğiniz bilim
adamınızdan, dünyadaki meslektaşlarıyla yarışmasını ve dünyayla yarışacak
gençleri yetiştirmesini bekleyemezsiniz. Bilim adamlarımıza, hiç olmazsa
utanmayacakları bir ücret verilmeli ki, onların yetiştirdiği gençler de çağdaş
Türkiye’yi yaratabilsinler...
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN –
Mikrofonu açıyorum; buyurun, tamamlayın Sayın Erdal.
BİRKAN
ERDAL (Devamla) – Bu konuda harcanacak her kuruş, en yüksek çarpan etkisiyle,
pozitif yönde, ülke ekonomisine kazanç olarak dönecektir. Burada yapılacak bir
düzeltme, bugün uygulamakta olduğumuz ekonomik programa da aykırı değildir;
aksine, onun ruhuna en uygun bir düzeltme olacaktır. Verimliliğin artırılması,
toptan değişim, güçlü ekonomi, güçlü Türkiye, eğer bu programımızın hedefiyse,
bu hedefe, ancak en iyi öğretim üyelerinin, en iyi bilim doktorlarının,
doçentlerin, profesörlerin yetiştirdiği gençlerle ulaşabiliriz. Bu konuda daha
fazla geç kalmanın maliyeti çok yüksek olabilir; doğabilecek erozyonu telafi
edemeyebiliriz. Hemen, fazla gecikmeden, en öncelikle, yüksek öğretim kurumu
öğretim üyelerinin maaşlarını yeniden düzenleyen yasal tedbirleri almaya,
hükümeti davet ediyorum. Lütfen, daha fazla geç kalmayalım.
Üniversitelerimizde
öğretim üyelerimizin problemleri, yalnız ücretler değil; ancak, konunun
dağılmasını engellemek, ücretlerin bugün ulaştığı vahim durumu vurgulayabilmek
için, sadece bu konu üzerine yoğunlaşmış bulunuyorum. Bu ücretler konusunun,
hükümetimiz tarafından en kısa süre içerisinde ele alınacağını ve Türkiye’nin
geleceğini doğrudan etkileyecek bu hususta acul davranılacağını ümit ediyor;
hepinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN –
Teşekkür ediyorum Sayın Erdal.
Efendim,
gündemdışı konuşmaya Millî Eğitim Bakanımız Sayın Bostancıoğlu cevap
verecekler.
Buyurun
Sayın Bostancıoğlu. (DSP sıralarından alkışlar)
MİLLÎ
EĞİTİM BAKANI METİN BOSTANCIOĞLU (Sinop) – Sayın Başkan, değerli milletvekili
arkadaşlarım; aslında, Sayın Birkan Erdal’ın söylediklerine cevap teşkil edecek
bir husus mevcut değil; kendilerine teşekkür etmek için söz aldım; tespitleri
için söz almış aldım.
Bir
ülkenin gelişmesi, bilimde ve üniversitede gelişmesiyle mümkündür. Bir
üniversite ise, öncelikle öğretim üyeleriyle vardır. Öğretim üyelerinin bu
görevlerini yerlerine getirirken, ekonomik ve sosyal durumları başta olmak
üzere, gaileleri, kaygıları olmaması gerekir.
Ülkemiz,
konuşmada da örnek verildiği gibi, çok uzun yıllardan beri, üniversiteye
ayırdığı pay bakımından, diğer ülkelerle kıyaslanamayacak alt seviyelere
inmiştir. Öğretim üyesi olmak cazibesini yitirmiştir. Fakültelerin öğretim
üyesi almak için verdikleri ilanlara başvurular yoktur veya yok denecek kadar
azdır. Ücretler ise, belirtildiği gibidir; ancak, devlette ücret bir bütün
içinde, bir sistem içinde değerlendirilmektedir.
Üniversitelerimizin
öğretim üyelerinin ve üniversitede çalışanların ekonomik ve sosyal durumları
daha önce hükümetimizde ele alınmış; fakat, çalışmalar tamamlanamamıştır.
Şimdi, içerisinde bulunduğumuz ekonomik şartlar, ülkenin genel ücret politikası
ve personel politikası içerisinde bir bütün olarak ele alınmaktadır, çalışmalar
devam etmektedir. Bu çalışmalarda da ön sırayı üniversite öğretim üyelerinin
özlük hakları almaktadır.
Bilgilerinize
sunuyor, saygılar sunuyorum. (DSP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN –
Teşekkür ediyorum Sayın Bostancıoğlu.
Sayın
milletvekilleri, gündeme geçiyoruz efendim.
Başkanlığın
Genel Kurula sunuşları vardır.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi vardır; okutup, değerli
oylarınıza sunacağım:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna
Avrupa
Kıtası HABİTAT Global Parlamenterler Bölgesel Konsey Başkanı Peter Götz, 5-8
Haziran 2001 tarihinde Amerika’nın New York kentinde düzenlenecek Birleşmiş
Milletler Genel Kurulu İstanbul+5 Özel Oturumuna İstanbul Milletvekili TBMM
Çevre Komisyonu Başkanı Ediz Hun’u ismen davet etmiştir.
Söz
konusu toplantıya TBMM Çevre Komisyonunun iki üyesinden oluşan parlamenter bir
heyetle icabet edilmesi hususu Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış
İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkında 3620 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi uyarınca
Genel Kurulun tasviplerine sunulur.
Ömer İzgi
Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanı
BAŞKAN –
Tezkereyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul
edilmiştir.
Bir
sözlü soru önergesinin geri alınmasına dair bir önerge vardır; okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Gündemin
“Sözlü Sorular” kısmının 571 inci sırasında yer alan (6/1386) esas numaralı
sözlü soru önergemi geri alıyorum.
Gereğini
saygılarımla arz ederim. 24.5.2001
Mehmet Ay
Gaziantep
BAŞKAN – Sözlü soru
önergesi geri verilmiştir.
Sayın
milletvekilleri, gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen
Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.
Önce,
yarım kalan işlerden başlayacağız.
6- İzmir Milletvekili Rıfat
Serdaroğlu’nun; İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı’nın; Amasya Milletvekili
Ahmet İyimaya’nın; Ankara Milletvekili Yıldırım Akbulut’un; Şırnak Milletvekili
Mehmet Salih Yıldırım’ın; Gaziantep Milletvekili Ali Ilıksoy, Konya Milletvekili
Ömer İzgi ve Ankara Milletvekili Nejat Arseven’in; İstanbul Milletvekili Ziya
Aktaş ve 42 Arkadaşının; Zonguldak
Milletvekili Hasan Gemici’nin ve İzmir Milletvekili Işılay Saygın’ın; Türkiye
Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifleri
ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/94, 2/232, 2/286, 2/307, 2/310, 2/311, 2/325,
2/442, 2/449) (S.Sayısı: 527)
BAŞKAN -
10.1.2001 tarihli 42 nci Birleşimde, İçtüzüğün 88 inci maddesine göre komisyona
geri verilen Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına
Dair İçtüzük Tekliflerinin görüşülmeyen maddeleriyle ilgili komisyon raporu
Başkanlığa verilmediğinden, teklifin müzakeresini erteliyoruz.
Ceza
İnfaz Kurumları ve Tutukevleri İzleme Kurulları Kanunu Tasarısının müzakeresine
kaldığımız yerden devam edeceğiz.
7.- Ceza İnfaz Kurumları ve
Tutukevleri İzleme Kurulları Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/851)
(S. Sayısı: 669)
BAŞKAN –
Komisyon?.. Yok.
Ertelenmiştir.
Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında
Kanun, Basın Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Anayasa Komisyonu raporunun
müzakeresine kaldığımız yerden devam ediyoruz.
8.-
Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun, Basın Kanunu,
Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun Tasarısı ve Anayasa Komisyonu Raporu (1/705) (S. Sayısı: 682)-------(X)
BAŞKAN – Komisyon ve Hükümet yerinde.
3 üncü madde üzerinde, Fazilet Partisi ve Doğru Yol
Partisi Grupları adına yapılan konuşmalar tamamlanmıştı.
Madde üzerinde başka söz isteyen olmadığına göre, madde
üzerindeki önergeleri işleme alarak çalışmalarımıza devam ediyoruz.
3 üncü madde üzerinde, 1 tanesi hükümet adına
verilmiş, 4 adat önerge vardır; geliş sırasına göre okutup, aykırılık
derecesine göre işleme alacağım.
Birinci
önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
628 sıra
sayılı kanun tasarısının çerçeve 3 üncü maddesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini
arz ederiz.
A.
Nazlı
Ilıcak Ramazan Toprak Sait Açba
İstanbul Aksaray Afyon
M. Altan Karapaşaoğlu Lütfi Yalman Abdülkadir
Aksu
Bursa Konya İstanbul
Eyüp Fatsa Azmi Ateş
Ordu İstanbul
Madde
3.- 3984 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi başlığıyla birlikte aşağıdaki şekilde
değiştirilmiştir.
Üst
Kurulun biçimi ve görev süresi
Madde
6.- “Üst Kurul, en az 4 yıllık yükseköğrenim görmüş, meslekleriyle ilgili
konularda veya özel kuruluşlarda en az 10 yıl görev yapmış, meslekî açıdan
yeterli bilgiye, deneyime ve devlet memuru olma niteliğine sahip, 30 yaşını
doldurmuş kişiler arasından, TBMM Genel Kurulunca seçilir.
Üst
Kurulun 9 üyesinden 5’i siyasî parti gruplarınca, TBMM Başkanlık Divanı oluşum
formülüne göre belirlenecek 10 aday arasından; 4’ü ise en çok sarı basın kartı
sahibi üyesi bulunan, üç gazeteciler cemiyetinin ortaklaşa göstereceği 8 aday
arasından, Genel Kurul tarafından seçilir.
Üst
Kurulun üyelerinin seçimine ilişkin TBBM Genel Kurul kararı Resmî Gazetede
yayımlanır.
Üst
Kurul üyelerinin görev süresi 4 yıldır.”
BAŞKAN
– İkinci önergeyi okutuyorum efendim:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
682
sıra sayılı tasarının 3 üncü maddesinin tasarı metninden çıkarılmasını arz ve
teklif ederim. 22.05.2001
Ertuğrul Yalçınbayır
Bursa
BAŞKAN – Üçüncü önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte
olan Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun, Basın
Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun Tasarısının 3 üncü maddesiyle değiştirilmesi öngörülen
3984 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinin, aşağıdaki
şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.
Rüştü Kâzım Yücelen
Devlet Bakanı
“d)
Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin kamu görevlileri arasından
göstereceği iki aday arasından Bakanlar Kurulunca seçilecek bir,”
BAŞKAN –
Son önergeyi okutuyorum efendim:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte
olan 682 sıra sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında
Kanun Tasarısının 3 üncü maddesinde düzenlenen, Üst Kurulun seçimi ve görev
süresini düzenleyen 6 ncı maddesinin (c) bendinin aşağıdaki gibi
değiştirilmesini ve (d) bendinin tasarı metninde çıkarılmasını arz ve teklif
ederiz.
“c) En
çok sarı basın kartı sahibi üyesi bulunan iki gazeteciler cemiyeti ile Basın
Konseyinin ortaklaşa göstereceği dört aday arasından Türkiye Büyük Millet
Meclisince seçilecek iki,”
Aslan Polat Şeref
Malkoç Fethullah Erbaş
Erzurum Trabzon Van
Maliki Ejder Arvas Musa
Demirci Ahmet Karavar
Van Sıvas Şanlıurfa
BAŞKAN –
Efendim, şimdi, önergeleri aykırılık derecelerine göre işleme alacağım.
En
aykırı önergeyi okutuyorum ve aynı zamanda işlemini yapacağım.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
682 sıra
sayılı tasarının 3 üncü maddesinin, tasarı metninden çıkarılmasını arz ve
teklif ederim. 22.5.2001
Ertuğrul Yalçınbayır
Bursa
BAŞKAN –
Komisyon, önergeye katılıyor mu efendim?
ANAYASA
KOMİSYONU BAŞKANI TURHAN TAYAN (Bursa) – Katılmıyoruz efendim.
BAŞKAN –
Hükümet?..
DEVLET
BAKANI RÜŞTÜ KÂZIM YÜCELEN (İçel) – Katılmıyoruz efendim.
BAŞKAN –
Buyurun Sayın Yalçınbayır.
ERTUĞRUL
YALÇINBAYIR (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Radyo ve
Televizyon Üst Kurulunun dayanağı olan, Anayasanın 133 üncü maddesi, bu kurumun,
özerk ve tarafsız olmasını emretmektedir. 133 üncü maddeyle, devlet tekeli
televizyonlarda kaldırılmış, çoğulculuk ve tarafsızlık esasına dayalı bir
yönetim biçimi getirilmiştir.
RTÜK
gibi kurumlar, bütün dünyada vardır; ama, bu kurumlar, şüphesiz ki, iletişim
özgürlüğünün, halkın doğruları öğrenme ve bilme hakkının ve kamuoyunun
serbestçe oluşmasının güvencesi olan kurumlardır. Bu kurumların siyasetten
etkilenmemesi gerekir. Bu nedenle, hükümetin 4 üyeyi seçecek olması, meseleye
siyaseti fevkalade etkili biçimde sokacaktır. Türkiye Büyük Millet Meclisi 9
üyeyi seçerken, siyasî partiler, aday gösterdikleri üyelerin, diğer siyasî
partilerden de oy alabileceklerini dikkate almak suretiyle ve özenle,
tarafsızlığı esas almaktadırlar; bugüne kadar, bu, böyle olmuştur. Eğer, siz,
bu güvenceyi ortadan kaldırırsanız, yarın öbür gün, bu, size lazım olur ve bu
kurulun içerisinde, YÖK var -anlayabiliyoruz- Millî Güvenlik Kurulundan 1
üyenin temsili var.
Bakın,
son zamanlarda çıkarılan üst kurullarla ilgili kanunlarda, hep Millî Güvenlikli
devlet anlayışının ürünü hükümler var. Biz, sivil siyaseti, sivil iradeyi bu
kurumlara yansıtmak durumundayız. Onların yapabilecek oldukları görevler var,
kurumlar ve organlar içerisinde; ama, siz, böylesine güvenlikli bir hale
getirirseniz, şüphesiz ki, son derece tehlikeli virajlara girmiş oluruz.
Öğretim
üyelerinden 6 öğretim üyesinin bir araya gelerek hazırladığı bir teklifte,
onlar, kurumlar arasındaki uyumu, dengeyi gözetmekle görevli, devletin başı
Cumhurbaşkanının bunu seçmesini önermişlerdir; teklifimizde böyle bir hususu
arz etmemekle beraber, uygun bir tekliftir. Bunun da mantığı, bu işin özerk ve
tarafsız olmasıdır. Size de, yarın öbür gün, bu lazım olacaktır; getirenler
için söylüyorum.
Hepinize
teşekkürlerimi sunuyorum. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)
CEVAT
AYHAN (Sakarya) – Karar yetersayısının aranılmasını istiyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN –
Arayacağım efendim.
Önergeyi
oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Karar yetersayısı yoktur.
AYDIN
TÜMEN (Ankara) – 10 dakika ara verelim Sayın Başkan.
BAŞKAN –
10 dakika ara veriyorum efendim.
Kapanma Saati: 15.55
İKİNCİ OTURUM
Açılma Saati: 15.08
BAŞKAN:Başkanvekili Nejat ARSEVEN
KÂTİP ÜYELER:Cahit Savaş YAZICI (İstanbul), Mehmet
BATUK (Kocaeli)
-----0-----
BAŞKAN –
Sayın milletvekilleri, 108 inci Birleşimin İkinci Oturumunu açıyorum.
682 sıra
sayılı Kanun Tasarısının görüşmelerine kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Radyo ve
Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun, Basın Kanunu, Gelir
Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun
Tasarısı ve Anayasa Komisyonu Raporu (1/705) (S. Sayısı: 682) -------(Devam)
BAŞKAN –
Komisyon ve Hükümet yerinde.
Tasarının
3 üncü maddesi üzerinde verilen Sayın Ertuğrul Yalçınbayır’ın önergesinin
oylanmasında karar yetersayısı bulunamamıştı.
Şimdi,
oylamayı tekrarlıyorum. Oylamayı elektronik cihazla yapacağım.
Oylama
için 3 dakika süre veriyorum.
(Elektronik cihazla oylama yapıldı)
BAŞKAN –
Sayın milletvekilleri, karar yetarsayısı vardır, önerge reddedilmiştir.
MEHMET
ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Bursa) – Burada o kadar sayı yok Sayın Başkan.
BAŞKAN –
Efendim, pusulaları hiç dikkate almadım, sadece elektronik cihazın göstermiş
olduğu netice üzerine karar yetersayısının var olduğunu ifade ettim.
Diğer
önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
682 sıra
sayılı Kanun Tasarısının çerçeve 3 üncü maddesinin aşağıdaki şekilde
değiştirilmesini arz ederiz.
Ayşe
Nazlı Ilıcak (İstanbul) ve arkadaşları.
MADDE
3.- 3984 Kanunun 6 ncı maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde
değiştirilmiştir.
“Üst
Kurulun seçimi ve görev süresi
Madde
6.- Üst Kurul, en az 4 yıllık yükseköğrenim görmüş, meslekleriyle ilgili
konularda veya özel kuruluşlarda en az 10 yıl görev yapmış, meslekî açıdan
yeterli bilgiye, deneyime ve devlet memuru olma niteliğine sahip 30 yaşını
doldurmuş kişiler arasından Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca
seçilir.
Üst
Kurulun 9 üyesinden 5’i siyasî parti gruplarınca, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanlık Divanı oluşum formülüne göre belirlenecek 10 aday arasından; 4’ü ise,
en çok sarı basın kartı sahibi üyesi bulunan üç gazeteciler cemiyetinin
ortaklaşa göstereceği 8 aday arasından Genel Kurul tarafından seçilir.
Üst
Kurul üyelerinin seçimine ilişkin Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu
kararı Resmî Gazetede yayımlanır.
Üst
Kurul üyelerinin görev süresi 4 yıldır.
BAŞKAN –
Komisyon önergeye katılıyor mu?
ANAYASA
KOMİSYONU BAŞKANI TURHAN TAYAN (Bursa) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.
BAŞKAN –
Hükümet?..
DEVLET
BAKANI RÜŞTÜ KÂZIM YÜCELEN (İçel) – Katılmıyoruz.
BAŞKAN –
Komisyon ve Hükümetin katılmamış olduğu önerge üzerinde, İstanbul Milletvekili
Sayın Azmi Ateş konuşacaklar.
Buyurun
Sayın Ateş.
AZMİ ATEŞ (İstanbul) – Sayın
Başkan, sayın milletvekilleri; ülkemizde demokratikleşmenin önündeki engellerin
kaldırılmasına ve Avrupa Birliğine girmemize katkı sağlayacak olan başta Siyasî
Partiler ve Seçim Kanunu olmak üzere, acilen çıkarılması gereken birçok yasa
sırada beklerken, bu tasarının gümrükten mal kaçırır gibi, alelacele ve
zamansız olarak tekrar gündeme getirilmesini iyiniyetle bağdaştırmak mümkün
değildir.
Bu tasarı, serbest piyasa
ekonomisinin mantığına aykırı olarak, ülkemizde basın ve medya sahasında
tekelleşme ve kartelleşmeyi legalleştiren bir girişimdir. Bu hükümet, bu tasarıyla,
halkımızın çıkarlarını yok saymaktadır. Buna karşılık, kartelci ve tekelcilerin
menfaatlerini gözeten bir belge ortaya koymaktadır.
Sayın milletvekilleri, Sayın
Bakan, dün burada sorduğum sorulara verdiği cevaplarda, ekran karartma ve Türk
Ceza Kanununun 312 nci maddesinin bu tasarıda yer almadığını ifade etti; oysa,
16 ncı maddenin (c) şıkkında, 2 nci maddenin (a), (b), (c) bentlerindeki yayın
ilkelerinin ihlal edilmesi halinde, uyarı yapılmadan bir aylık yayın yasağı
getirileceği, devamı halinde ise, lisans iptaline kadar gidilebileceği
belirtilmektedir. Ayrıca, 312 nci maddenin de, 2 nci maddenin (b) ve (d)
bentlerinde aynen yer aldığını Sayın Bakana tekrar hatırlatmak istiyorum.
Sayın milletvekilleri, bu
durum, tasarının, hükümetin inisiyatifinde hazırlanmadığını yeterince ortaya
koymuyor mu?
Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; üstkurulun seçiminin neden Türkiye Büyük Millet Meclisinin
inisiyatifinden alınarak iktidarın emrine verildiğini anlamak mümkün değildir.
Bugün, ülkemizde, birbiri ardına yaşanan krizler dolayısıyla hükümet oldukça
yıpranmıştır. Buna karşılık, çeşitli odaklar tarafından sistemli bir şekilde,
başta Türkiye Büyük Millet Meclisi olmak üzere, siyaset kurumu da yıpratılmaya
çalışılmaktadır. Halbuki, Türkiye Büyük Millet Meclisi, siyasetin lokomotifi
olmalıdır. Oysa, Meclisin yıpratılmasına siz de bu neviden icraatlarınızla yardımcı
oluyorsunuz.
Bu yeni
düzenlemeyle, YÖK Genel Kurulunun göstereceği 4 adaydan 2’si, Millî Güvenlik
Kurulu ve Gazeteciler Cemiyetinin göstereceği 2’şer adaydan 1’erini Bakanlar
Kurulunun ataması öngörülüyor. Bu durumda, Bakanlar Kurulunun seçeceği 4 adaya
ilave olarak, bugünkü iktidar partilerinin göstereceği 3 adayın, Türkiye Büyük
Millet Meclisi tarafından onaylanması ile toplam 9 kişiden oluşan Üst Kurulun 7
üyesi hükümet tarafından atanmış olacaktır. Böylece, Üst Kurul iktidarın bir
organı haline getirilmiş olmaktadır; yani, yürütme, yasama ve denetimi yine
devre dışı bırakmış olacaktır. Bu hâl millî iradenin ruhuna aykırıdır.
Sayın
Başkan, sayın milletvekilleri; neticede, radyo ve televizyonların müşterileri
millet olduğuna göre, milletle birinci derecede ilgili olan bu olayda Türkiye
Büyük Millet Meclisinin devre dışı bırakılması hukuk devleti anlayışıyla
bağdaşmamaktadır. Kaldı ki, Üst Kurul üyelerinin 2’si, Sayın Kemal Gürüz’ün
başkanlığındaki YÖK Genel Kurulu tarafından gösterilen 4 aday arasından
seçilecektir. Kimdir bu Sayın Gürüz; keyfî ve hukuk dışı uygulamaları
dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisinde kurulan araştırma komisyonu
tarafından hazırlanan raporda, hakkında görevi ihmal ve suiistimalden dolayı 7
ayrı soruşturma talebinde bulunulan kişidir. Bu tespitleri MHP ve DYP’li üye
arkadaşlarımızın tamamı ve ANAP’lı Sayın Ekrem Pakdemirli’yle birlikte
imzaladık.
Şimdi,
başta MHP milletvekilleri olmak üzere sizlere soruyorum: Bütün meziyeti
totaliter, tektipçi, merkeziyetçi, dayatmacı bir mantıkla YÖK’ü yönetmek olan,
her kademedeki insanımızın rahatsızlık duyduğu böyle yasakçı, hukuk tanımaz bir
anlayışa sahip olan kişi veya kişilere...
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN –
Sayın Ateş, buyurun, tamamlayın efendim.
AZMİ
ATEŞ (Devamla) –...RTÜK gibi bir kurumun üyelerini tespit etme yetkisini nasıl
veriyorsunuz? Kapalı rejim anlayışını çağrıştıran uygulamalara nasıl imza
atıyorsunuz?
Sayın
Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizin bildiği gibi, Millî Güvenlik Kurulunun
şu anki mevcut yapısı da, Türkiye’nin Avrupa Birliğine girebilmesinin önündeki
en önemli engellerden birisini oluşturmaktadır. Bu durumda, bir taraftan Avrupa
Birliğine girme gayreti içinde olduğunuzu ifade edeceksiniz, diğer taraftan da
bunu tekzip eder bir davranış içinde bulunacaksınız. Devamlı, bu neviden
zikzaklar çizdiğiniz için, milletimiz ve medenî dünyada inandırıcı
olamıyorsunuz.
Sayın
Başkan, sayın milletvekilleri; sonuç olarak, Üst Kurulun seçiminin ya eskiden
olduğu gibi kalmasını ya da değişiklik önergemiz doğrultusunda kabul edilmesini
teklif etmekteyiz.
Bu
vesileyle Yüce Heyetinize tekrar saygılarımı sunuyorum. (FP sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN –
Teşekkür ediyorum Sayın Ateş.
Efendim,
önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Önerge kabul
edilmemiştir.
Diğer
önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte
olan 682 sıra sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında
Kanun Tasarısının 3 üncü maddesinde düzenlenen, Üst Kurulun seçimi ve görev
süresini düzenleyen 6 ncı maddesinin (c) bendinin aşağıdaki şekilde
değiştirilmesini ve (d) bendinin tasarı metninden çıkarılmasını arz ve teklif
ederiz.
“c) En
çok sarı basın kartı sahibi üyesi bulunan iki gazeteciler cemiyeti ile Basın
Konseyinin ortaklaşa göstereceği dört aday arasından Türkiye Büyük Millet
Meclisince seçilecek iki,”
Aslan Polat (Erzurum) ve arkadaşları
BAŞKAN –
Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?
ANAYASA
KOMİSYONU BAŞKANI TURHAN TAYAN (Bursa) – Katılmıyoruz efendim.
BAŞKAN –
Hükümet?..
DEVLET
BAKANI RÜŞTÜ KÂZIM YÜCELEN (İçel) – Katılmıyoruz efendim.
BAŞKAN –
Komisyon ve Hükümetin katılmadığı önerge üzerinde, Erzurum Milletvekili Sayın
Aslan Polat görüşlerini ifade edecekler; buyurun efendim. (FP sıralarından
alkışlar)
ASLAN
POLAT (Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla
selamlarım.
Buraya
çok acele getirilen, iki günden beri görüşülen ve RTÜK tasarısı diye
adlandırılan tasarının, esasında, son günlerde, hiç de önemli bir aciliyeti
yoktu; ama, tek aciliyeti, basın sahiplerinin ısrarı üzerine olmuştur.
Bakın,
şimdi “Türkiye Ulusal Programı Ankara 2001” diye Avrupa Birliğine gönderdiğimiz
bu program. Bu programın 340 ncı sayfasında ne demişiz: “Radyo ve Televizyon
Üst Kurulunda, mevcut aşamada kurumsal bir değişikliğe gidilmesine ihtiyaç
yoktur” diye Avrupa’ya da taahhütte bulunmuşuz; yani, demişiz ki, şu Üst Kurulu
değiştirmek için, şu anda acil bir şeye ihtiyacımız yok. Ama, neler olmuşsa
-neler olduğunu da pek anlayamamışız- birden bire Meclis gündemine gelsin, bir
günde Anayasa Komisyonundan geçirilsin, hemen Genel Kurula gelsin, Genel Kurulda
hiç beklemeden bu tasarıyı görüşelim ve Üst Kurulun yapısını değiştirelim
demişsiniz.
Peki,
değiştirelim derken, şu günlerde bütün parti gruplarının ortaklaşa olarak
oluşturduğu Anayasa paketi var, değişiklik paketi; ona uygun bir şey mi
yapmışsınız; hayır, tamamen antidemokratik yapmışsınız. Hiç olmazsa bundan
evvelki tasarıda Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçtiği üyelerin
4’ünü, şimdi, Bakanlar Kurulunun seçmesine veriyorsunuz ve yine, burada, Millî
Güvenlik Kurulu, demokratikleştirelim, demokratik yapıya ulaştıralım dediğiniz
Millî Güvenlik Kuruluna da yine 1 üye vermişsiniz ve yine, iktidarın Anavatan
Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi üyelerinin de son derece itiraz ettiği
YÖK yönetiminin yapısından da, yine, 2 üyeyi buraya Bakanlar Kurulu kararıyla
verelim demişsiniz.
Şimdi,
burada, sayın milletvekilleri, lütfen, oturup gerçekten düşünmemiz lazım. Biz
kendi kendimize yaptıklarımıza inanamadığımız için, halk topluluğu da işte bize
inanmamaya başlıyor.
Şimdi,
bir taraftan, Avrupa’ya diyorsunuz ki Ulusal Programda “Üst Kurulu değiştirmeye
bir ihtiyacım yok” hemen alelacele getirip burada Üst Kurulu değiştiriyorsunuz,
Üst Kurul değişecek diyorsunuz ve en çok şikâyet ettiğiniz YÖK’ten 2 üye
alıyorsunuz. Millî Güvenlik Kurulunu demokratikleştireceğim diyorsunuz, buraya
da 1 üye veriyorsunuz ve sonra ne olacak? Şimdi, bu Üst Kurulun, bundan sonra,
4 üyesi Bakanlar Kurulunun seçtiği üye olacak; bunların 2’si YÖK’ün gösterdiği
üye ve 1’i de Millî Güvenlik Kurulunun gösterdiği üye olacak. Bu durum karşısında,
o Üst Kurulu tenkit edecek kaç tane radyo olacak, televizyon olacak? Hükümetler
tenkit edilmesini istemeyecek; işte, daha şimdiden başlamış. Şu anda işçi
sendikalarıyla bir anlaşma yapıldı. Türkiye tarihinde, son 20 yıldan beri, 30
yıldan beri hatta Grev ve Lokavt Kanununun resmen kabul edildiği günden beri işçilerin aleyhinde olacak en büyük
sözleşme iki gün önce imzalandı. Hangi basın kuruluşu bunu doğru düzgün verdi?
İlk defa olarak, Türkiye’de işçiler, reel ücret artışının yarısı kadar ücret
artışı aldılar ve bunu hiçbir basın kuruluşu tenkit etmedi; niye; hükümetle
ters düşmeyelim diye kimse sesini çıkarmıyor.
Bugünkü
gazetelerin en alt sayfalarında “28 katrilyonluk ekbütçe yapılacak; bunun 20
katrilyonu faize verilecek, 4 katrilyonu fondaki bankalara verilecek” diye
yazıyor. 28 katrilyonluk ekbütçenin 24 katrilyonu faize verilecek, işçiye,
memura, esnafa, çiftçiye hiçbir şey verilmeyecek ve bunu hiçbir basın kuruluşu
yazmayacak. Neden yazmıyor; çünkü, basın kuruluşları “ben hükümetle ters düşmeyeyim”
diyebiliyor.
Yarın
hükümetten ayrıldığınız zaman yaptığınız bu uygulamadan en çok siz şikâyetçi
olacaksınız. Nasıl ki bir zamanlar, organize suçlarla ilgili yasa tasarısı
burada görüşülürken “hata ediyorsunuz” diye ikaz ettiğimizde bizi dinlemediniz,
yarın muhalefete düştüğünüzde de...Artık, günleriniz kalmadı, bittiniz. Zaten
şu anda siz muhalefettesiniz, şu anda iktidarda Derviş var, siz yoksunuz ki, şu
anda Türkiye Cumhuriyeti iktidarında Derviş hükümeti var, siz yoksunuz. (FP
sıralarından alkışlar, MHP, DSP ve ANAP sıralarından gürültüler) Hiçbir yerde
yoksunuz, ne halk nezdinde varsınız ne IMF nezdinde varsınız ne de aldığınız
kararlar nezdinde varsınız. Şu anda kurulan Derviş hükümetinde siz de yoksunuz.
Bakın
arkadaşlar, şunu size söylüyorum, bunları hep düşüneceksiniz. Şu anda
görüştüğümüz tasarıyla, yapacağınız Üst Kurul neticesinde, bütün radyo ve
televizyon kuruluşlarını sanki devlet radyosu gibi yapacaksınız, hepsinin
başına birer demoklesin kılıcını koyacaksınız, hükümetin baskısını yapacaksınız.
Türkiye’de tek özgür televizyon -eğer, kalırsa- TRT 3 kalacak ve bütün halk da
doğruları sadece buradan öğrenmeye çalışacak. Bunun için, size bu yaptığınız
yanlış diyorum.
Şimdi,
bakın, MHP’liler, buna hiç itiraz etmeyin, YÖK’e karşıysanız, 2 YÖK üyesini
niye bu kurula sokuyorsunuz? Gerçekçi olun, niye getirip sokuyorsunuz? Millî
Güvenlik Kurulunu sivilleştirelim diyorsanız, Millî Güvenlik Kurulu üyesine
burada neden ihtiyaç var? MGK’dan gelen üye buna ne diyecek “bir şiiri okudun,
ömür boyu siyaset yasağı. Bir Başbakana siyaset yasağı” diyecek. Bunları mı
getireceksiniz? (MHP sıralarından gürültüler) Bakın, MHP’liler siz, böyle
demeyin, halk bunları size soruyor.
Şimdi,
öyle bir duruma geldik ki, Millî Güvenlik Kurulu üyeleri geldi, YÖK üyeleri
geldi, tam bir devletçi zihniyetle bir Üst Kurul seçiyorsunuz.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN –
Sayın Polat, lütfen efendim...
ASLAN
POLAT (Devamla) – Bitiriyorum.
Getidiğiniz
bu tasarıyla siz, kendi ipinizi kendiniz çekiyorsunuz, bundan sonra tartışmayı
öldürüyorsunuz.
Seçeceğiniz
9 üyenin 4’ünü hükümet emrine vermekle, bundan sonra, basın kuruluşlarının
özgürce yayın yapmasına mani oluyorsunuz.
FETHULLA