BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.00

24 Mayıs 2001 Perşembe

BAŞKAN : Başkanvekili Nejat ARSEVEN

KÂTİP ÜYELER: Sebahattin KARAKELLE (Erzincan), Cahit Savaş YAZICI (İstanbul)

---O ---

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 108 inci Birleşimini açıyorum.

Toplantı yetersayısı vardır; görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce, üç sayın milletvekili arkadaşıma gündemdışı söz vereceğim.

Gündemdışı ilk söz, arıcılık ve bal üretiminde yaşanan sorunlar konusunda söz isteyen Ankara Milletvekili Sayın Saffet Arıkan Bedük’e aittir.

Buyurun Sayın Bedük. (DYP sıralarından alkışlar)

 

 

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, önce, Sayın Başkana söz verdiği için teşekkür ediyorum.

Arıcılıkla ilgili olarak gerek yurt içinden ve gerekse yurt dışından kaynaklanan, arıcılık sektörünü doğrudan ilgilendiren son derece önemli darboğazlarımızın olduğunu sözlerimin başında belirtmek istiyorum.

Son olarak Hakkâri Milletvekilimiz biraz evvel bana bir ifadede bulundu; altı kamyon dolusu boş arı kovanı kontrol noktasında uzun süre beklediği ve delikleri tıkandığı için, maalesef, bütün arıları ölmüştür. Dolayısıyla, yurt içinde bir taraftan bir tarafa nakillerde daha fazla hassasiyet gösterilmesi hususunu bilhassa gündeme getirmek istiyorum.

İkincisi de, Ankara başta olmak üzere, Anadolu’nun her tarafında arıcılık ve bal üretimi konusu, yine bizim köylümüzün, çiftçimizin önemli bir gelir kaynağıdır. Arıcılık ve bal üretimi, Türk Milletinin, asırlar boyu önemle üzerinde durduğu bir gıda maddesi ve gelir kaynağıdır; âdeta, Türk Milletiyle bütünleşmiştir. Bitki ve çiçek florası en tabiî ve en fazla olan ülkemizde, doğal şartlar ve tabiî ortamda yapılan arıcılık ve elde edilen bal, bir tarım ürünü, sağlıklı, toplumun aradığı bir vitamin deposudur.

Türk balı, kalitesi ve hijyenik şartları itibariyle, doğal hayatımızın ürettiği bir gıda maddesi olarak dünyada aranır bir konuma gelmişti. Köylümüzün, çiftçimizin önemli bir gelir kaynağı olması itibariyle, her geçen gün, biraz daha fazla üretim artmasına doğru gidilmiş; ambalajlaması, kalitesi sebebiyle de dünya piyasasında rekabet eder konuma gelmiştir. Önceleri kara kovanla yapılan arıcılık, sonra fennî kovana dönüşmüştür. Nitekim, köylü ve çiftçilerimize, kendi imkânlarının yanında devletin desteği ve katkısı eklenince, kovan koloni sayısı ve bal üretimi artmıştır.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığının, valiliklerin, özel idarelerin, Or-Köy’ün, sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının kaynaklarıyla, her yıl yaklaşık 100 000 adet arı kolonisi satın alınarak, karşılıksız olarak köylüye ve çiftçiye dağıtılmıştır; âdeta, Türkiye’de, her yıl 100 000 arı kolonisi ticareti yapılabilir konuma gelmiştir; 150 000 aile, arıcılıktan ve bal üretiminden istifade eder konuma gelmiştir.

Değerli milletvekilleri, Avrupa Birliği ülkeleri, her yıl 200 000 ton bal ithal etmektedir. Türkiye, yılda 60 000 ton bal üretmekteydi. Gerekli önlemler alınırsa, bal üretiminin 3-4 misli daha fazla artabileceğini, yine uzmanlar söylemektedir. Dünya bal ihracatında üçüncülüğe soyunan Türkiye, 1997-1998 yıllarında ve ondan evvelki yıllar da dahil olmak üzere, 7 000 ton ihraç eder konuma gelmiş; ama, 1999 yılında, bu rakam, 2 500 tona inmiştir; 7 000 tondan 2 500 tona iniyor. Bugün ise, aldığımız bilgilere göre ve yine, basında yer alan haberler çerçevesinde, bal ticaretinin durma noktasına geldiğini üzülerek ifade etmek mecburiyetindeyim. Bu durum, ülke ekonomisine 10 trilyon zarar vermektedir.

Sayın milletvekilleri, Avrupa Birliği Komisyonu, 1 Ocak 1999 tarihinden itibaren, üçüncü ülkelerden ilaç, katkı maddesi kullanılan balın satın alınmayacağına dair bir açıklama yapmıştır. Bu açıklama, Hürriyet Gazetesinin, 2 Ağustos 1998 tarihli nüshasında da haber konusu olmuştur. Bu karar üzerine, Alman Bal Birliği, Türk ihracatçılarını uyarmış, bu konunun hükümete intikalini istemiş ve özellikle, beş aylık süre içerisinde yeterli tedbirlerin alınmasını talep etmiştir. Avrupa Birliği Komisyonun bu talepleri ihracatçılar birliğine intikal etmiş ve ihracatçılar birliği de, Hazine aracılığıyla, Tarım ve Köyişleri Bakanlığının ve diğer ilgili kuruluşların, acil tedbir alınması hususunda müracaatı olmuştur; ama, ne yazık ki, hükümetler, Avrupa Birliğinin standartlarına uygun bal üretimi ve arıcılıkla ilgili alınması gereken tedbirlerin alınmaması sebebiyle, maalesef, ihraç edilen bal iade edilir konuma düşmüştür. İşte, bugün gündeme getirmemin sebebi de, bir taraftan köylünün ve çiftçinin en önemli gelir kaynağı olması, bir taraftan millî ekonomimize katkısı bulunması ve bir diğer taraftan da, alınması gereken tedbirlerle, çok daha fazla rekoltenin artırılması mümkün iken, bununla ilgili tedbirlerin alınmaması sebebiyle, içerisinde yaşadığımız birkısım darboğazların ortadan kaldırılması istikametinde hükümetin tedbir alması gerektiğini hatırlatmaya yöneliktir. Ben, bunu, kendim söylemiyorum. Ben, elimdeki, özellikle basında çıkan haberler sebebiyle gündeme getirmeye çalışıyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim; lütfen tamamlayın.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Değerli milletvekilleri, önceleri ihraç edilen bal, arıyı yapay şekerle beslemiş oldukları gerekçesiyle iade edilmiş. Şimdi de, Avrupa Birliği ülkeleri, ithal edilen balda naftalin kalıntısı buldukları için hepsini iade ettikleri, kanserojen madde ihtiva ettiği ifade ediliyor. Bu, çok acı bir şey. Bu, köylü ve çiftçimizi gerçekten yaralamaktadır. Dolayısıyla, Tarım ve Köyişleri Bakanlığıyla birlikte bütün kuruluşların, ülkemizde, bir taraftan damızlık sorunu, bir taraftan sağlık sorununu da içerisine alacak birkısım tedbirleri alma zorunluluğu vardır. 1994 yılında alınmış olan bir karar çerçevesinde, danışma kurulu İhdas edilmiştir. Birinci danışma kurulundan sonra yılda iki sefer toplantılar yapılmış ve bu toplantılarda arıcılığın geliştirilmesiyle ilgili alınması gereken tedbirler önerilmiş; ama, buna paralel olarak herhangi bir tedbir alınmamıştır.

1997 yılında Resmî Gazetede yayınlanan yine bir kanuna göre, bal üretenlerin kim tarafından, ne zaman, nerede üretildiği hususunda bir etiket yapıştırılması gerekmesine rağmen, bu etiket yapıştırılmadığından dolayı neden iade edildiği ve kimden dolayı iade edildiği de ortaya çıkmamıştır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla)- Sayın Başkan, izniniz olursa, çok önemli çünkü..

BAŞKAN – Efendim, buyurun lütfen tamamlar mısınız.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Balda kalıntı testini yapacak cihaz Türkiye’de yeteri kadar yoktur. Haşere ve hastalıklarla mücadelede kullanılan yöntem ve ilaçlarla ilgili üreticilerin yeteri kadar eğitilmediği anlaşılmaktadır. Şimdi de arılardaki hastalıktan,  mesela, Varoa hastalığına karşı kullanılan aşırı ve bilgisizce ilaçlar ve yine kovanda güve oluşmasına neden olan ve onları ortadan kaldırmaya yönelik naftalin kullanılması sektörü fevkalade önemli bir şekilde sıkıntıya sokmuştur.

Ben, özellikle, bu konuyu gündeme getirirken şunu belirtmek istiyorum değerli milletvekilleri. Arıda görülen hastalıklarla ilgili ilacın acilen alınıp üreticiye parasız olarak dağıtılması; cihazların alınması ve bu cihazların özellikle, naftalin veya benzeri bir kısım ilaç kalıntılarının olup olmadığı hususunun tespiti ve ondan sonra ihracatına doğru gidilmesi, dolayısıyla, dünya piyasasındaki yerimizi kaybetmememiz açısından bir kısım tedbirlerinin alınmasının zaruretine işaret etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, bir taraftan arı, arı beyinin üretimi, dağıtılması, bir taraftan kovanların alınması, yine keza, aynı şekilde dağıtılması ve üretimin sağlıklı şartlar içerisinde yetiştirilebilmesi için mutlaka çiftçi ve köylülerimizin eğitilmesi, elde edilen balın da hijyenik şartlar içerisinde ambalajlanması ve satılması ve nihayet danışma kurullarının almış olduğu kararların gözden geçirilmesi, aynı zamanda, Hacettepe  Üniversitesinde konuyla ilgili yapmış olduğu araştırma sonucunda arıcılıkta ve balda görülen sıkıntılarla ilgili neler yapılması gerektiği hususundaki tekliflerin ve temennilerin dikkate alınmasını ve nihayet, Tarım ve Köyişleri Bakanlığının bu konuda alması gereken tedbirlerle ilgili olarak hükümet tarafından da desteklenmesi gerektiğini hatırlatıyorum. Bunun, aynı zamanda hem köylümüz ve çiftçimiz için -150 000 çiftçimiz için- hem de millî ekonomimiz için önemli olduğunu değerlendiriyor; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyor, Sayın Başkan, size de teşekkür ediyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bedük.

Gündemdışı konuşmaya, Tarım ve Köyişleri Bakanı Sayın Gökalp cevap verecekler.

Buyurun efendim. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar)

TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI HÜSNÜ YUSUF GÖKALP (Sıvas) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün, bu gündemdışı konuşmaya cevap vermek için söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bugün, bu gündemdışı konuşmaya cevap vermeyecektim, sebebi de şu: Tarımın meselelerini her gün burada konuşuyoruz; bugün de, tarımın çok önemli bir dalı olan arıcılık ve bal üretimi konusunda da sayın valimiz, milletvekilimiz, çok değerli bilgiler sunacaklardı, onları dinlemekle yetinmeyi yeğlemiştim; ancak, bu kadar konuşmadan sonra cevap vermek mecburiyeti hissettim; sayın valimize, milletvekilimize çok teşekkür ediyorum.

Sayın milletvekilimize ve değerli milletvekillerimize şunu söylemek istiyorum ki: Ben, mezuniyetimden sonra, bir süre arıcılık alanında da çalıştım ve mesleğim icabı da, arıcılıkla üniversitede de ilgilendim; bal üretimi, balın ambalajlanması, ihracatı, bal ticaretiyle de, yine, mesleğim gereği ilgilendim. Sayın milletvekilimizin söylediği doğrudur; ancak, lütfen yanlış anlaşılmasın, şunu sormak lazım: Bunların hepsi, tarımdaki sahipsizliğin sonucu; hâlâ, Türkiye’de, arıcılık ve bal üretimi, bir sektör olarak kabul edilmemiş.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Doğru; geliştirmek lazım.

TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI HÜSNÜ YUSUF GÖKALP (Devamla) – Arıcılık, bal üretimi, hobi olarak ele alınıyor; emekli öğretmenlerin, emekli memurların yaptığı bir iş olarak hep dikkate alınmış. Üniversitelerimiz tarafından gereği şekilde konu üzerinde durulmamış. Hele hele ekonomik anlamda Ankara’daki yetkililer, bu ekonomi hesabını çok yapanlar, arı ve bal üzerinde maalesef durmamış, Devlette de fazla kayıtları yoktur; ama, sayın milletvekilimizin de söylediği gibi, arıcılıkta, Türkiye -özellikle, o hobi olarak yapanlardan Allah razı olsun, onların yıllarca gayreti sonucu belirli bir yere ulaşmış- kovan sayısı açısından dünya dördüncüsü, bal üretimi açısından dünya yedincisi, sekizincisidir. Ne yazık ki, bal ticaretinde, kovan sayısı ve bal üretimi oranında gelişme sağlayamamışız.

Şimdi, ne yapmamız gerekli ve biz ne yaptık: Öncelikle arıcılığı tarımda bir alt sektör olarak kabul ettik ve aynı arıcılığı da sığırcılık, koyunculuk, kümes hayvanları gibi bir dal olarak belirledik ve bunun bir sorumlusunu tayin ettik. Şimdiye kadar, Tarım Bakanlığında, bunun dairesi de yoktu, şubesi de yoktu. Öncelikle, biz, bunun bir şubesini oluşturduk, bir dairesini oluşturduk...

MEHMET DÖNEN (Hatay) – Bir de müsteşarlık kuralım, arıcılık müsteşarlığı!

TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI HÜSNÜ YUSUF GÖKALP (Devamla) – Tenakuza düşüyorsunuz.

Bakınız, Grubunuzdan, arıcılığa sahip çıkılmadığı söylüyor sayın milletvekiliniz; ben de, geldik, 1999’dan sonra sahip çıktık, şube müdürlüğünü kurduk diyorum, anlayamıyorsunuz “bir de müsteşarlığını kuralım” diyorsunuz. Müsteşarlık kurmakla, bazılarına, biz sizin gibi makamlar, mevkiler çıkarmayacağız. Gerekirse müsteşarlığını da kurarız...

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Siz yapıyorsunuz onları, siz.

TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI HÜSNÜ YUSUF GÖKALP (Devamla) – Bakınız, arıcılık dendiği zaman, sayın milletvekilimiz hâlâ arıcılığın önemini anlamamış Kendi grubundan konuşan kişinin konuştuklarını, demek ki gaileye almıyor ben bunları anlatırken,

Evet, trilyonlarca geliri var, binlerce ailenin geçimini sağlıyor. Bir kere biz bunu sektör kabul ettik. Şimdiye kadar sektör kabul edilmemişken, tarım içerisinde biz sektör kabul ettik.

Bundan iki ay önce, Muğla’da...

MEHMET DÖNEN (Hatay) – Sonuca bak; sonuçta ne kadar gelişti?

TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI HÜSNÜ YUSUF GÖKALP (Devamla) – Sayın Başkanım, değerli milletvekili laf atmayı bırakır da, bu ciddî konuyu dinlerse, ben, anlatmaya devam edeyim.

BAŞKAN – Buyurun efendim, siz anlatmaya devam edin.

TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI HÜSNÜ YUSUF GÖKALP (Devamla) – Ama, bu çiftçiler, bu arıcılar, sizi, bu televizyondan izliyorlar.

İki ay önce, Muğla’da, Türkiye’de ilk defa, tüm arıcıların katılımıyla bir toplantı yaptık. Arıcılığın bütün meselelerini, orada, arıcılar, Ege İhracatçılar Birliği... Hatta, orada, bunun ihracatındaki bu ihracatçılar birliğinin başkanlarının da tebliğlerini, tek tek takip ettik.

Arıcılıktaki problemler şunlardır:

1-   Yetiştiricilikteki problem,

2-   Bal ticaretindeki problem.

Yetiştiricilikteki problem şudur: Bir kere, arıcılık, göçer arıcılıktır, meraya bağlı bir arıcılıktır. Arının besini çiçektir. Bu nedenle, Türkiye’de, arıcılığın, göçer arıcılık şeklinde yapılması lazım; dünyada da böyle yapılıyor. İlk defa yaptığımız bir şeyi söyleyeyim; Türkiye’de, ilk defa, arıcılar için bir harita hazırladık; zaman, yer, kapasite haritası hazırlayarak tüm valiliklere gönderdik. Bundan sonra, Muğla’dan kalkan bir arıcı, Ordu’dan kalkan bir arıcı, hangi zamanda, nereye gideceğini, nerede konaklayacağını bilecek ve buna göre, bir bölgede arıda bir birikme olmayacak. O bölgeye gittiği zaman, o bölgeye sokulmaması diye bir sıkıntıyla karşılaşmayacak. Tüm il müdürlüklerimizde, bir harita mevcut; bu haritaya göre hareket edecekler ve arıcılar, gittikleri zaman serbestçe konaklayabilecekler. Böylelikle, orada maddî açıdan da bir problemle karşılaşmayacaklar; bu, çok önemli bir mesele. Sayın milletvekilimizin belirttiği gibi, işte arıya geçit verilmiyor, arı durduruluyor ve arılar da boğuluyor... Aynı zamanda, bu arı harekelerini trafiğe de bildirdik.

İkinci yaptığımız iş, anaarı yetiştirme için merkezler oluşturduk. Arıcılık Danışma Kurulunu sık sık topluyoruz ve bu Danışma Kurulunun bildirdiği raporlara, önerilere göre yön veriyoruz.

Arıcılıktaki sıkıntı, yanlış ilaç kullanma ve bu ilacın da, baldaki kalıntısıdır. Sayın milletvekilimizin önerilerine katılıyorum; yalnız, son önerisine katılmıyorum. Öncelikle, hemen ilaçlar alınsın, arıcılara dağıtılsın... İşte, bakkalların ilaç satmasından dolayı, reçetesiz ilaç satılmasından dolayı, balda kalıntıyla karşı karşıyayız. Bazı ilaçları, bizim, arıda kullanmamamız gerekli ve ilaçların da, muhakkak surette, bir reçeteyle satılması gerek. Türkiye’de, arı hastalıkları konusunda ihtisas sahibi hiç kimse yoktur. İhtisas yapmak üzere, dışarıya eleman gönderdik. Arı hastalıkları konusunda eleman yetiştiriyoruz ve uygun ilaçlar ithal ederek, yine, arıcılara, valiliklerin ve İhracatçılar Birliğinin de yardımlarıyla, ilacı, biz, kendi kontrolümüzde dağıtıyoruz. Ben, buradan, İzmir Valiliğine, Manisa Valiliğine, özellikle İzmir Valiliğine ve İhracatçılar Birliğine çok teşekkür ediyorum. İhracatçılar Birliğinin finansmanı ile oluşturduğumuz bir projeyle, 250 000 arıcıyı eğitimden geçiriyoruz; buna, Aydın arıcıları, Muğla arıcıları da dahil, hangi ilacı kullanacak, ne zaman kullanacak, arıya nasıl bakacak... Özellikle İhracatçılar Birliğini finansını karşılıyor, tarım il müdürlüğüyle beraber yapıyoruz.

Naftalin ve antibiyotik kalıntısı konusunda laboratuarlarımızı oluşturduk. Yine, sayın milletvekilimiz “bu kalıntıları tespit edecek cihaz yok” dedi. O cihazları temin ettik. Özellikle, karbon-14 analiz cihazını, bu aleti, burada, özellikle söylüyorum; konuya verdiğimiz önemi vurgulamak açısından, karbon-14 analiz cihazını da aldık; yine, özel sektörün yardımıyla aldık ve şu anda, İstanbul, Ankara, Samsun laboratuarlarımızda, baldaki her türlü kalıntı, naftalin kalıntısı, antibiyotik kalıntısı ölçülüyor. Yurt dışına olan bal ihracatımızın son yıllarda gerilemesinin asıl nedeni; bu kuraklık arıyı da vurdu; çünkü, kuraklık olduğu zaman merada çiçek olmuyor, çiçek olmayınca da bal üretimi olmuyor.

Biz, arıcılarımızın da, tarım kredi kooperatiflerine ve Ziraat Bankasına olan borçlarının ertelenmesi konusunda teklifte bulunduk; ama, maalesef, bunu çıkaramadık; çünkü, denildi ki, kuraklığın arıyla ne ilişkisi var?.. Kuraklık arıyla direkt ilişkili; çünkü, merada çiçek olmayınca arı bal yapamıyor. Bu konu üzerinde duruyoruz.

Naftalinsiz bal, antibiyotiksiz bal üretimi konusunda çalışmalarımızı yürütüyoruz. Yine bu sene, özellikle batıdaki arıcılığımızı ve bal üretimimizi etkileyen en önemli nedenlerden birisi, kuraklıktan dolayı Muğla ormanlarında, çam üzerinde oluşan, özel böceklerin salgıladığı basra oluşmamasıdır. Basra oluşmayınca da arı bal yapamıyor. Tabiat öyle bir denge kurmuş ki, Yüce Mevlam öyle bir sistem kurmuş ki, birisinin atığı öbürünün beslenmesi oluyor. Basra konusunda da çalışmalarımızı yürütüyoruz. Hatta, biz, şimdi, basralı ağaçları artırmaya çalışıyoruz. Bunun için de, Orman Bakanlığıyla bir projemiz var. Bunların hepsini, arıcılığa verdiğimiz önemi anlatmak açısından söylüyorum.

Almanya’yla, Avrupa’yla yaptığımız anlaşmalarda, şimdi, antibiyotiksiz, naftalinsiz bal vermeye çalışıyoruz. Bunun yanında, kendi tüketicimiz bizim için çok önemli, piyasaya sürülecek balların da muhakkak surette antibiyotik ve naftalin analizini yapıyoruz.

Avrupa’ya ihracatımızın düşmesinin bir nedeni kuraklık. Özellikle çam balı bağlantımız var, çam balı üretemedik basra olmamasından dolayı Muğla ormanlarında, dışarıdan çam balı alıp, burada ambalajlayıp tekrar dışarıya satma mecburiyetinde kaldık. İhracatımızın düşmesinin diğer bir nedeni de, maalesef, yıllardır, bizim, laboratuvarlarımızı kurarak antibiyotik ve naftalin analizi yapmadığımızdan dolayı, Avrupa'dan bu balların geri dönmesidir; ama, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı olarak, şu sözü burada, Meclisin huzurunda veriyorum: Bundan sonra, naftalinli, antibiyotikli balı dışarıya vermeyeceğiz ve kendi tüketicimize de ulaştırmayacağız.

Tabiî, bu konuda diğer bir sıkıntımız, şekerle besleme; bunu da kontrol ediyoruz. Bu konuda, yine, İzmir, Aydın ve Muğla Valiliklerine teşekkür ediyorum, oradaki üreticilere teşekkür ediyorum. Beraber bir organizasyonla şekersiz bal üretimi projemizi devam ettiriyoruz. İşin başı da, yine, gelip, üretici örgütlerine dayanıyor.

Diğer bir problem, maalesef, ülkemize sınırdan kaçak olarak çok fazla bal sokuluyordu. Bal, sınır ticareti kapsamındaydı, onu da bu kapsamdan çıkardık. Kaçak sokulan bala karşı da her türlü mücadelemizi devam ettiriyoruz.

Tabiî, bir de Türkiye'nin özelliği olan ballar var, Anzer balı gibi. Bu sene 5 500 kadar kovan dağıtırken, özellikle bu bölgelerdeki o müstesna Anzer balının üretimi konusunda da özel bir proje geliştiriyoruz.

Benim bunları söylemekteki gayem, sayın milletvekilimizin değindiği konularda, arıcılığa verdiğimiz önemi, arıcılıkta başlattığımız organizasyonu izah içindir. Sayın Bakanım oradan söz atsa da, evet arıcılığı sektör kabul ettik ve müsteşarlığını kurmayacağız ama, daire başkanlığını kurduk. Keşke bunu 1990’larda siz kursaydınız da, biz de geldiğimizde kurulanı ileriye götürseydik.

Saygılarımı arz ediyorum efendim.

NİHAN İLGÜN (Tekirdağ) – Müsteşar ANAP’lı olacak.

MEHMET DÖNEN (Hatay) – Onu arıcılara sor.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkanım, müsaade ederseniz, yerimden iki cümle söylemek istiyorum. Bir tanesi, Ankara’nın da, diğer İzmir ve Muğla Valilikleri gibi, hatta Trabzon, Bitlis –ki meşhur Hizan balı var- Hakkâri gibi yerlerde valilerimizi de devreye sokmaları olumlu olacaktır.

Ankara’da arılarda hastalık olduğu şeklinde bir haber çıktı; doğrudur, değildir, bilmiyorum; ama, öyle söyleniyor, birkaç kişiden de sordum, öyle öğrendim. Sayın Bakanımızın bu hassasiyetini, arılardaki hastalığın ortadan kaldırılmasına yönelik yapacağı çalışmalara dahil etmesini diliyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim.

Gündemdışı ikinci söz, İstanbul’da yaşanan yönetim kargaşası hakkında söz isteyen İstanbul Mehmet Ali Şahin’e aittir.

Buyurun Sayın Şahin. (FP sıralarından alkışlar)

 

 

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinize saygılarımı sunuyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisinde uzun yıllar Parlamento muhabirliği yapmış; ama, şu anda, bir gazetede köşe yazarlığı yapmakta olan bir değerli gazeteci, geçtiğimiz gün, sütunlarında şöyle demişti: “Vali-Emniyet Müdürü savaşları.

Atanmış bürokratlar arasında inanılmaz bir savaş yaşanıyor bugünlerde. Vali-emniyet müdürü kavgaları bir hayli çoğaldı. Zonguldak Valisi İsmet Metin ile Emniyet Müdürü Mümtaz Karaduman, Amasya Valisi Hüseyin Poro ile Emniyet Müdürü Zekeriya Yelken, Giresun Valisi Haydar Öner ile Emniyet Müdürü Ahmet Demirci kavgalıydı. Kavga, emniyet müdürlerinin merkeze alınmasıyla sonuçlandı.

İstanbul Valisi Erol Çakır ile Emniyet Müdürü Kazım Abanoz arasındaki kavga, halen, bütün hızıyla sürüyor. Bu kavganın sesi, Mısır’daki sağır sultan tarafından bile duyuldu. Bunlar, ilk anda aklıma gelenler. Daha, kim bilir, kaç tane atanmış kavgası vardır. Hiç aynı ilin valisiyle emniyet müdürü kavgalı olur mu?” Köşe yazarı, böyle soruyor ve devam ediyor: “İl bürokrasisinin tepesindeki bu savaşa hükümetin el koyması lazım; ama, hükümetin bakanları ya da partinin milletvekilleri de takım tutar gibi taraf tutunca, kavganın boyutları da büyüyor. Başbakan Ecevit de şimdilik seyretmekle yetiniyor. Bakalım, bu işin sonu nereye varacak?” Yazı, böyle bitiyor.

Değerli arkadaşlarım “bu işin sonu nereye varacak” sorusunu ben de sormak istiyorum. Türkiye’nin en büyük kendi İstanbul’un tepesinde, İstanbul Valisi Sayın Erol Çakır ile İstanbul Emniyet Müdürü Sayın Kazım Abanoz arasında, aylardır devam etmekte olan ve bugün hâlâ devam eden kavgaya Parlamentomuzun dikkatini çekmek istiyorum. Özellikle İçişleri Bakanımız Sayın Tantan’ı ve sayın hükümeti bu konuda göreve davet etmek istiyorum.

İstanbul’a bugüne kadar onlarca vali, emniyet müdürü geldi, görev yaptı, İstanbul’a ve İstanbullulara hizmet etmeye gayret ettiler, çalıştılar; ama, hiçbir zaman, bugün yaşananlara benzer durumlarla karşılaşmadı İstanbullular. İstanbul’a hizmet etmek, hiç şüphesiz ki büyük bir şereftir; ama, bu şeref, buna paralel olarak büyük sorumluluklar da getirir, getirmelidir. Nedir Allahaşkına, bu gazete sütunlarına, TV ekranlarına yansıyanlar?

Sayın Vali Emniyet Müdürünü suçluyor, Emniyet Müdürünü Sayın Tantan’ın sözlü emriyle, hiçbir yasa ya da yönetmelikte yer almayan Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Amirliği adında bir teşkilat kurmakla suçluyor, telefonlarının dinlendiğini iddia ediyor. Emniyet Müdürü de Valiyi iftira atmakla itham ediyor.

Sayın Vali, İçişleri Bakanına mektup yazıyor, Emniyet Müdürünü tarikatçılıkla suçluyor, görevden alınmasını istiyor. Sonra, bu gizli mektubu -basından izliyoruz- bir gazeteye veriyor, Sayın Tantan ve Emniyet Müdürü aleyhinde basında kampanya başlatıyor ve en son olarak, değerli arkadaşlarım, İstanbul Malî Şube Müdürünün İzmit’e tayini çıkıyor. Vali diyor ki “bu tayin nereden çıktı, benim bu işten haberim yok.” Emniyet Müdürü diyor ki ”bu sözü söyleyen yalancıdır.” Şimdi, bir ilin Emniyet Müdürü, Valiye “yalancı” diyor, o, ona “müfteri” diyor, sonra bu kavga devam ediyor.

Değerli arkadaşlarım, işin ilginç yanı, belki de üzücü yanı, bu söylediklerimin öyle gizli kapaklı meydana gelmemesi. Bütün bu sözler, bu anlattıklarım, bu karşılıklı atışmalar, yazılı ve görüntülü basında izleniyor, izliyoruz; tabiî, bunları izlerken üzülüyoruz, en fazla da İstanbullular üzülüyor.

Sözü geçen Vali ve Emniyet Müdürünün şahsında, İstanbullular ve İstanbul milletvekili olarak, ben, inanıyorum ki diğer milletvekili arkadaşlarımız da, devletin yıpranmakta olduğunu acı acı müşahede ediyoruz.

İstanbul, Türkiye’nin, altıda 1’i; ticaret merkezi, kültür merkezi, dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir kentimiz. Üstelik, İstanbul, hem Sayın İçişleri Bakanımızın hem de Sayın Başbakanımızın seçim bölgesi. Her ikisinin de, bu duruma seyirci kalmamaları gerekir; aylardır süren bu kavgaya, mutlaka, bir dur demeleri, el atmaları gerekir...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) – Sayın Başkanım, 1 dakika daha lütfederseniz tamamlayacağım.

BAŞKAN – Açıyorum mikrofonunuzu, buyurun, lütfen tamamlayın efendim.

MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) – Şurası anlaşılmıştır ki: Hem Sayın İstanbul Valisi Çakır’a hem de İstanbul Emniyet Müdürü Sayın Abanoz’a, İstanbul, herhalde biraz bol gelmiş, büyük gelmiştir. Özellikle Sayın Vali, İstanbul’a gelir gelmez, çok yadırganacak uygulamalar içerisinde oldu. Belediyelerin otoparklarına el koyarak, onları İstanbul Trafik Vakfına bağlama gibi birtakım lüzumsuz işlerle uğraştı. Hatta, gazete haberi yanımdadır “Valiye Otopark Davası...” Bu tür işlerle uğraştı; hatta, bir münasebetle, bu kürsüden, bunu dile getirmiştim.

YILMAZ KARAKOYUNLU (İstanbul) – Mehmet Bey, zabıtlara geçirtin lütfen; o vakıf, hâlâ, siyah plakayla ve polisler kontrolünde...

BAŞKAN – Sayın Karakoyunlu...

MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) – Evet, Sayın Karakoyunlu da haklıdır. Eminönü’de bir otoparktır; ama, Sayın Karakoyunlu, hemen ifade edeyim, yargı, bu konuda kararını verdi ve o otopark, yargı kararıyla ve icra marifetiyle gerçek sahibine teslim edildi. Şu anda gerçek sahibi tarafından kullanılıyor; ama, birkaç ay, maalesef, İstanbul Valisinin talimatıyla, yirmidört saat, özel bir şahsın otoparkı koruma altında tutuldu.

Şimdi, sözlerimi tamamlıyorum. Artık, Sayın Vali Çakır ve Sayın Emniyet Müdürü Abanoz, bütün bu durumlar karşısında –benim kanaatimdir; takdir hükümetindir- İstanbul’da kalamazlar; her ikisi de, derhal görevlerinden alınmalıdırlar. Eğer kavga etmek istiyorlarsa, bunu, İstanbul’un tepesinde yapmaya hakları yoktur; kavga edeceklerse –hiç tavsiye etmiyorum- başka zeminde yapsınlar ve İstanbul’un huzurunu bozmasınlar.

Hepinize saygılar sunuyorum efendim. (FP, DYP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Şahin.

Gündemdışı üçüncü söz, Türkiye’de yükseköğretim elemanlarının ücretleri ve Türkiye’nin geleceği konusunda söz isteyen, Ankara Milletvekili Birkan Erdal’a aittir.

Buyurun Sayın Erdal.

 

 

BİRKAN ERDAL (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; eğitimin önemi üzerine fazla bir şey söylememe gerek olduğunu sanmıyorum. Bugüne kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisine gelen yasa teklif ve tasarıları içerisinde eğitimle ilgili olanlara hepimiz büyük bir hassasiyetle yaklaştık; bu, tutanaklarda tespitli.

Sayın milletvekilleri, ülkemizin geleceği, vasıflı insan gücünün artışıyla sıkı sıkıya bağlı. Vasıflı insan gücünün yetiştirilmesi de üniversitelerin görevleri. Üniversitelerin vasat insanlar yetiştirdiği ülkelerde gelişme olmaz, olamaz; vasatlık, sıradanlık, hiçbir yerde ilerleme sağlayamaz. İlerlemenin, gelişmenin motoru, vasıflı, iyi yetişmiş insan gücüdür. Bu unsur, günümüzde, her zamankinden daha fazla önem kazanmıştır. Bilgi çağında, iletişim çağında, bilişim çağında en önemli ülke serveti, insanlık serveti, beyin gücüdür, yaratıcı fikirdir, düşünen beyindir. Düşünen beyin, yaratıcı fikir denince akla gelen en önemli kaynak da üniversitedir. Üniversitelerin gücü, itibarı, büyüklüğü, yetiştirdiği gençlerin yaratıcılığı ve gelişmişliğiyle ölçülür; bunu sağlayan da, o üniversitelerin öğretim üyeleridir. Üniversite binalarının büyüklüğü, lükslüğü hiçbir şey ifade etmez. Tabiî ki, yeterli laboratuvar, yeterli kütüphane ve uygun eğitim ortamı şartı vardır, bunlar olmazsa olmaz; ama, bir başka olmazsa olmaz vardır ki, biz, o olmasa da idare ederiz zannetmişiz bugüne kadar. Bu, kaliteli öğretim üyesidir, kaliteli öğretim elemanıdır, iyi yetişmiş bilim doktorudur, doçenttir, profesördür. Bunu sağlamak adına ne yapıyoruz? Birkaç somut örnek vermek istiyorum: Türkiye Cumhuriyeti bütçesinden devlet üniversiteleri için ayrılan pay, 28 devlet üniversitesi bulunan 1990 yılında yüzde 3,9 iken, 1994’te, devlet, yine 53 üniversitesi için bu payı yüzde 3,8’e düşürmüş, 2000 yılında da, bu 53 üniversitenin bütçeden aldığı pay yüzde 2,2’de kalmıştır. Üniversite sayısı, gördüğünüz gibi, on yılda yaklaşık iki katına çıkarken, bütçeden ayrılan pay yarı yarıya azalmış, dolayısıyla, üniversitelerin sistem içerisindeki durumu dört kere geriye gitmiştir.

Sayın milletvekilleri, bugün, 40 yıllık hizmet süresine sahip bir öğretim üyesinin, bir profesörün aylık ücreti, Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırındaki geçim düzeyini, maalesef, ancak karşılar duruma gelmiştir. Son on yıl içerisinde, öğretim üyelerinin yoksullaşması, hemen hemen, başka hiçbir zümrede olmadık ölçüde fazla olmuştur. Yüksek Öğretim Personel Kanununun çıkarıldığı 1983 yılında bir profesörün aylığı, o gün, eşit maaş aldığı kesimlerle kıyaslandığında bunların bugünkü seviyesinin üçte birine düşmüştür. Yine, 1983’te bir profesör maaşıyla bir yüksek mahkeme yargıcının maaşı eşitken, bugün, profesör maaşı, yüksek yargı üyesinin maaşının yarısının altına inmiştir. 1983 yılında birinci derecenin dördündeki bir profesör 81 468 Türk Lirası maaş alırken, yine, birinci derecenin dördündeki yüksek mahkeme üyesi 79 306 lira almaktaydı; yani, bir profesörün maaşı, az da olsa, bir yüksek yargıç maaşının üzerinde idi. Bugün, bu maaşlar, profesörde 560 milyon lira, yüksek mahkeme üyesinde 998 milyon liradır; yani, tersine, iki misli artış vardır. Sakın ola ki, yüksek mahkeme yargıçlarının maaşlarını yüksek bulduğum için bu kıyaslamayı yaptığım sanılmasın. Çarpıtılmaması için, bu konudaki kanaatimi de açıkça belirtmek isterim ki, o ücretler de düşüktür, mutlaka düzeltilmeleri gerekir; ancak, bulabildiğim en uygun kıyaslama rakamı o olduğu için bu örneği verdim. Mutlaka, onların da ücretlerini yükseltmenin bir yolu bulunmalıdır; fakat, yükseköğretim kurumlarındaki durum -çok çok özür dileyerek, utanarak, sıkılarak söylüyorum- gerçekten, vahim bir hal almıştır. Yarının Türkiyesi, bu öğretim üyelerimizin yetiştireceği gençlerimizin eseri olacaktır. Üniversite öğretim üyeliğini en cazip bir konuma getirebilmeliyiz ki, en iyi, en gelişmiş beyinlerimizi bu sahaya yönlendirebilelim. Bilim adamı dünyayla yarışır. Bilimsel çalışmaların bize göresi olmaz. Bilim, evrenseldir. 600 dolar maaş verdiğiniz bilim adamınızdan, dünyadaki meslektaşlarıyla yarışmasını ve dünyayla yarışacak gençleri yetiştirmesini bekleyemezsiniz. Bilim adamlarımıza, hiç olmazsa utanmayacakları bir ücret verilmeli ki, onların yetiştirdiği gençler de çağdaş Türkiye’yi yaratabilsinler...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Mikrofonu açıyorum; buyurun, tamamlayın Sayın Erdal.

BİRKAN ERDAL (Devamla) – Bu konuda harcanacak her kuruş, en yüksek çarpan etkisiyle, pozitif yönde, ülke ekonomisine kazanç olarak dönecektir. Burada yapılacak bir düzeltme, bugün uygulamakta olduğumuz ekonomik programa da aykırı değildir; aksine, onun ruhuna en uygun bir düzeltme olacaktır. Verimliliğin artırılması, toptan değişim, güçlü ekonomi, güçlü Türkiye, eğer bu programımızın hedefiyse, bu hedefe, ancak en iyi öğretim üyelerinin, en iyi bilim doktorlarının, doçentlerin, profesörlerin yetiştirdiği gençlerle ulaşabiliriz. Bu konuda daha fazla geç kalmanın maliyeti çok yüksek olabilir; doğabilecek erozyonu telafi edemeyebiliriz. Hemen, fazla gecikmeden, en öncelikle, yüksek öğretim kurumu öğretim üyelerinin maaşlarını yeniden düzenleyen yasal tedbirleri almaya, hükümeti davet ediyorum. Lütfen, daha fazla geç kalmayalım.

Üniversitelerimizde öğretim üyelerimizin problemleri, yalnız ücretler değil; ancak, konunun dağılmasını engellemek, ücretlerin bugün ulaştığı vahim durumu vurgulayabilmek için, sadece bu konu üzerine yoğunlaşmış bulunuyorum. Bu ücretler konusunun, hükümetimiz tarafından en kısa süre içerisinde ele alınacağını ve Türkiye’nin geleceğini doğrudan etkileyecek bu hususta acul davranılacağını ümit ediyor; hepinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Erdal.

Efendim, gündemdışı konuşmaya Millî Eğitim Bakanımız Sayın Bostancıoğlu cevap verecekler.

Buyurun Sayın Bostancıoğlu. (DSP sıralarından alkışlar)

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI METİN BOSTANCIOĞLU (Sinop) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; aslında, Sayın Birkan Erdal’ın söylediklerine cevap teşkil edecek bir husus mevcut değil; kendilerine teşekkür etmek için söz aldım; tespitleri için söz almış aldım.

Bir ülkenin gelişmesi, bilimde ve üniversitede gelişmesiyle mümkündür. Bir üniversite ise, öncelikle öğretim üyeleriyle vardır. Öğretim üyelerinin bu görevlerini yerlerine getirirken, ekonomik ve sosyal durumları başta olmak üzere, gaileleri, kaygıları olmaması gerekir.

Ülkemiz, konuşmada da örnek verildiği gibi, çok uzun yıllardan beri, üniversiteye ayırdığı pay bakımından, diğer ülkelerle kıyaslanamayacak alt seviyelere inmiştir. Öğretim üyesi olmak cazibesini yitirmiştir. Fakültelerin öğretim üyesi almak için verdikleri ilanlara başvurular yoktur veya yok denecek kadar azdır. Ücretler ise, belirtildiği gibidir; ancak, devlette ücret bir bütün içinde, bir sistem içinde değerlendirilmektedir.

Üniversitelerimizin öğretim üyelerinin ve üniversitede çalışanların ekonomik ve sosyal durumları daha önce hükümetimizde ele alınmış; fakat, çalışmalar tamamlanamamıştır. Şimdi, içerisinde bulunduğumuz ekonomik şartlar, ülkenin genel ücret politikası ve personel politikası içerisinde bir bütün olarak ele alınmaktadır, çalışmalar devam etmektedir. Bu çalışmalarda da ön sırayı üniversite öğretim üyelerinin özlük hakları almaktadır.

Bilgilerinize sunuyor, saygılar sunuyorum. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bostancıoğlu.

Sayın milletvekilleri, gündeme geçiyoruz efendim.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi vardır; okutup, değerli oylarınıza sunacağım:

 

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

Avrupa Kıtası HABİTAT Global Parlamenterler Bölgesel Konsey Başkanı Peter Götz, 5-8 Haziran 2001 tarihinde Amerika’nın New York kentinde düzenlenecek Birleşmiş Milletler Genel Kurulu İstanbul+5 Özel Oturumuna İstanbul Milletvekili TBMM Çevre Komisyonu Başkanı Ediz Hun’u ismen davet etmiştir.

Söz konusu toplantıya TBMM Çevre Komisyonunun iki üyesinden oluşan parlamenter bir heyetle icabet edilmesi hususu Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkında 3620 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi uyarınca Genel Kurulun tasviplerine sunulur.

        Ömer İzgi

Türkiye Büyük Millet Meclisi

           Başkanı

BAŞKAN – Tezkereyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Bir sözlü soru önergesinin geri alınmasına dair bir önerge vardır; okutuyorum:

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Gündemin “Sözlü Sorular” kısmının 571 inci sırasında yer alan (6/1386) esas numaralı sözlü soru önergemi geri alıyorum.

Gereğini saygılarımla arz ederim.                               24.5.2001

     Mehmet Ay

        Gaziantep

BAŞKAN – Sözlü soru önergesi geri verilmiştir.

Sayın milletvekilleri, gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

Önce, yarım kalan işlerden başlayacağız.

 

 

 

 

 

6- İzmir Milletvekili Rıfat Serdaroğlu’nun; İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı’nın; Amasya Milletvekili Ahmet İyimaya’nın; Ankara Milletvekili Yıldırım Akbulut’un; Şırnak Milletvekili Mehmet Salih Yıldırım’ın; Gaziantep Milletvekili Ali Ilıksoy, Konya Milletvekili Ömer İzgi ve Ankara Milletvekili Nejat Arseven’in; İstanbul Milletvekili Ziya Aktaş ve 42 Arkadaşının;  Zonguldak Milletvekili Hasan Gemici’nin ve İzmir Milletvekili Işılay Saygın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifleri ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/94, 2/232, 2/286, 2/307, 2/310, 2/311, 2/325, 2/442, 2/449) (S.Sayısı: 527)

BAŞKAN - 10.1.2001 tarihli 42 nci Birleşimde, İçtüzüğün 88 inci maddesine göre komisyona geri verilen Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Tekliflerinin görüşülmeyen maddeleriyle ilgili komisyon raporu Başkanlığa verilmediğinden, teklifin müzakeresini erteliyoruz.

Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri İzleme Kurulları Kanunu Tasarısının müzakeresine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

7.- Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri İzleme Kurulları Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/851) (S. Sayısı: 669)

BAŞKAN – Komisyon?.. Yok.

Ertelenmiştir.

Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun, Basın Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Anayasa Komisyonu raporunun müzakeresine kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

8.- Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun, Basın Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Anayasa Komisyonu Raporu (1/705) (S. Sayısı: 682)-------(X)

 

BAŞKAN – Komisyon ve Hükümet yerinde.

3 üncü madde üzerinde, Fazilet Partisi ve Doğru Yol Partisi Grupları adına yapılan konuşmalar tamamlanmıştı.

Madde üzerinde başka söz isteyen olmadığına göre, madde üzerindeki önergeleri işleme alarak çalışmalarımıza devam ediyoruz.

3 üncü madde üzerinde, 1 tanesi hükümet adına verilmiş, 4 adat önerge vardır; geliş sırasına göre okutup, aykırılık derecesine göre işleme alacağım.

Birinci önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

628 sıra sayılı kanun tasarısının çerçeve 3 üncü maddesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ederiz.

 

A.    Nazlı Ilıcak Ramazan Toprak      Sait Açba

İstanbul             Aksaray              Afyon

 

M. Altan Karapaşaoğlu Lütfi Yalman       Abdülkadir Aksu

      Bursa              Konya            İstanbul

 

      Eyüp Fatsa Azmi Ateş

       Ordu            İstanbul

Madde 3.- 3984 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi başlığıyla birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

Üst Kurulun biçimi ve görev süresi

Madde 6.- “Üst Kurul, en az 4 yıllık yükseköğrenim görmüş, meslekleriyle ilgili konularda veya özel kuruluşlarda en az 10 yıl görev yapmış, meslekî açıdan yeterli bilgiye, deneyime ve devlet memuru olma niteliğine sahip, 30 yaşını doldurmuş kişiler arasından, TBMM Genel Kurulunca seçilir.

Üst Kurulun 9 üyesinden 5’i siyasî parti gruplarınca, TBMM Başkanlık Divanı oluşum formülüne göre belirlenecek 10 aday arasından; 4’ü ise en çok sarı basın kartı sahibi üyesi bulunan, üç gazeteciler cemiyetinin ortaklaşa göstereceği 8 aday arasından, Genel Kurul tarafından seçilir.

Üst Kurulun üyelerinin seçimine ilişkin TBBM Genel Kurul kararı Resmî Gazetede yayımlanır.

Üst Kurul üyelerinin görev süresi 4 yıldır.”

BAŞKAN – İkinci önergeyi okutuyorum efendim:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

682 sıra sayılı tasarının 3 üncü maddesinin tasarı metninden çıkarılmasını arz ve teklif ederim. 22.05.2001

Ertuğrul Yalçınbayır

          Bursa

 

BAŞKAN – Üçüncü önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun, Basın Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısının 3 üncü maddesiyle değiştirilmesi öngörülen 3984 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinin, aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Rüştü Kâzım Yücelen

Devlet Bakanı

“d) Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin kamu görevlileri arasından göstereceği iki aday arasından Bakanlar Kurulunca seçilecek bir,”

BAŞKAN – Son önergeyi okutuyorum efendim:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 682 sıra sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun Tasarısının 3 üncü maddesinde düzenlenen, Üst Kurulun seçimi ve görev süresini düzenleyen 6 ncı maddesinin (c) bendinin aşağıdaki gibi değiştirilmesini ve (d) bendinin tasarı metninde çıkarılmasını arz ve teklif ederiz.

“c) En çok sarı basın kartı sahibi üyesi bulunan iki gazeteciler cemiyeti ile Basın Konseyinin ortaklaşa göstereceği dört aday arasından Türkiye Büyük Millet Meclisince seçilecek iki,”

Aslan Polat  Şeref Malkoç     Fethullah Erbaş

Erzurum  Trabzon             Van

  Maliki Ejder Arvas           Musa Demirci         Ahmet Karavar

  Van           Sıvas      Şanlıurfa

BAŞKAN – Efendim, şimdi, önergeleri aykırılık derecelerine göre işleme alacağım.

En aykırı önergeyi okutuyorum ve aynı zamanda işlemini yapacağım.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

682 sıra sayılı tasarının 3 üncü maddesinin, tasarı metninden çıkarılmasını arz ve teklif ederim. 22.5.2001

Ertuğrul Yalçınbayır

Bursa

BAŞKAN – Komisyon, önergeye katılıyor mu efendim?

ANAYASA KOMİSYONU BAŞKANI TURHAN TAYAN (Bursa) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükümet?..

DEVLET BAKANI RÜŞTÜ KÂZIM YÜCELEN (İçel) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Yalçınbayır.

ERTUĞRUL YALÇINBAYIR (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun dayanağı olan, Anayasanın 133 üncü maddesi, bu kurumun, özerk ve tarafsız olmasını emretmektedir. 133 üncü maddeyle, devlet tekeli televizyonlarda kaldırılmış, çoğulculuk ve tarafsızlık esasına dayalı bir yönetim biçimi getirilmiştir.

RTÜK gibi kurumlar, bütün dünyada vardır; ama, bu kurumlar, şüphesiz ki, iletişim özgürlüğünün, halkın doğruları öğrenme ve bilme hakkının ve kamuoyunun serbestçe oluşmasının güvencesi olan kurumlardır. Bu kurumların siyasetten etkilenmemesi gerekir. Bu nedenle, hükümetin 4 üyeyi seçecek olması, meseleye siyaseti fevkalade etkili biçimde sokacaktır. Türkiye Büyük Millet Meclisi 9 üyeyi seçerken, siyasî partiler, aday gösterdikleri üyelerin, diğer siyasî partilerden de oy alabileceklerini dikkate almak suretiyle ve özenle, tarafsızlığı esas almaktadırlar; bugüne kadar, bu, böyle olmuştur. Eğer, siz, bu güvenceyi ortadan kaldırırsanız, yarın öbür gün, bu, size lazım olur ve bu kurulun içerisinde, YÖK var -anlayabiliyoruz- Millî Güvenlik Kurulundan 1 üyenin temsili var.

Bakın, son zamanlarda çıkarılan üst kurullarla ilgili kanunlarda, hep Millî Güvenlikli devlet anlayışının ürünü hükümler var. Biz, sivil siyaseti, sivil iradeyi bu kurumlara yansıtmak durumundayız. Onların yapabilecek oldukları görevler var, kurumlar ve organlar içerisinde; ama, siz, böylesine güvenlikli bir hale getirirseniz, şüphesiz ki, son derece tehlikeli virajlara girmiş oluruz.

Öğretim üyelerinden 6 öğretim üyesinin bir araya gelerek hazırladığı bir teklifte, onlar, kurumlar arasındaki uyumu, dengeyi gözetmekle görevli, devletin başı Cumhurbaşkanının bunu seçmesini önermişlerdir; teklifimizde böyle bir hususu arz etmemekle beraber, uygun bir tekliftir. Bunun da mantığı, bu işin özerk ve tarafsız olmasıdır. Size de, yarın öbür gün, bu lazım olacaktır; getirenler için söylüyorum.

Hepinize teşekkürlerimi sunuyorum. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)

CEVAT AYHAN (Sakarya) – Karar yetersayısının aranılmasını istiyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Arayacağım efendim.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Karar yetersayısı yoktur.

AYDIN TÜMEN (Ankara) – 10 dakika ara verelim Sayın Başkan.

BAŞKAN – 10 dakika ara veriyorum efendim.

Kapanma Saati: 15.55

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 15.08

BAŞKAN:Başkanvekili Nejat ARSEVEN

KÂTİP ÜYELER:Cahit Savaş YAZICI (İstanbul), Mehmet BATUK (Kocaeli)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, 108 inci Birleşimin İkinci Oturumunu açıyorum.

682 sıra sayılı Kanun Tasarısının görüşmelerine kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

 

Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun, Basın Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Anayasa Komisyonu Raporu (1/705) (S. Sayısı: 682) -------(Devam)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükümet yerinde.

Tasarının 3 üncü maddesi üzerinde verilen Sayın Ertuğrul Yalçınbayır’ın önergesinin oylanmasında karar yetersayısı bulunamamıştı.

Şimdi, oylamayı tekrarlıyorum. Oylamayı elektronik cihazla yapacağım.

Oylama için 3 dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, karar yetarsayısı vardır, önerge reddedilmiştir.

MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Bursa) – Burada o kadar sayı yok Sayın Başkan.

BAŞKAN – Efendim, pusulaları hiç dikkate almadım, sadece elektronik cihazın göstermiş olduğu netice üzerine karar yetersayısının var olduğunu ifade ettim.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

682 sıra sayılı Kanun Tasarısının çerçeve 3 üncü maddesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ederiz.

Ayşe Nazlı Ilıcak (İstanbul) ve arkadaşları.

MADDE 3.- 3984 Kanunun 6 ncı maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Üst Kurulun seçimi ve görev süresi

Madde 6.- Üst Kurul, en az 4 yıllık yükseköğrenim görmüş, meslekleriyle ilgili konularda veya özel kuruluşlarda en az 10 yıl görev yapmış, meslekî açıdan yeterli bilgiye, deneyime ve devlet memuru olma niteliğine sahip 30 yaşını doldurmuş kişiler arasından Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca seçilir.

Üst Kurulun 9 üyesinden 5’i siyasî parti gruplarınca, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı oluşum formülüne göre belirlenecek 10 aday arasından; 4’ü ise, en çok sarı basın kartı sahibi üyesi bulunan üç gazeteciler cemiyetinin ortaklaşa göstereceği 8 aday arasından Genel Kurul tarafından seçilir.

Üst Kurul üyelerinin seçimine ilişkin Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu kararı Resmî Gazetede yayımlanır.

Üst Kurul üyelerinin görev süresi 4 yıldır.

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ANAYASA KOMİSYONU BAŞKANI TURHAN TAYAN (Bursa) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükümet?..

DEVLET BAKANI RÜŞTÜ KÂZIM YÜCELEN (İçel) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Komisyon ve Hükümetin katılmamış olduğu önerge üzerinde, İstanbul Milletvekili Sayın Azmi Ateş konuşacaklar.

Buyurun Sayın Ateş.

AZMİ ATEŞ (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ülkemizde demokratikleşmenin önündeki engellerin kaldırılmasına ve Avrupa Birliğine girmemize katkı sağlayacak olan başta Siyasî Partiler ve Seçim Kanunu olmak üzere, acilen çıkarılması gereken birçok yasa sırada beklerken, bu tasarının gümrükten mal kaçırır gibi, alelacele ve zamansız olarak tekrar gündeme getirilmesini iyiniyetle bağdaştırmak mümkün değildir.

Bu tasarı, serbest piyasa ekonomisinin mantığına aykırı olarak, ülkemizde basın ve medya sahasında tekelleşme ve kartelleşmeyi legalleştiren bir girişimdir. Bu hükümet, bu tasarıyla, halkımızın çıkarlarını yok saymaktadır. Buna karşılık, kartelci ve tekelcilerin menfaatlerini gözeten bir belge ortaya koymaktadır.

Sayın milletvekilleri, Sayın Bakan, dün burada sorduğum sorulara verdiği cevaplarda, ekran karartma ve Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinin bu tasarıda yer almadığını ifade etti; oysa, 16 ncı maddenin (c) şıkkında, 2 nci maddenin (a), (b), (c) bentlerindeki yayın ilkelerinin ihlal edilmesi halinde, uyarı yapılmadan bir aylık yayın yasağı getirileceği, devamı halinde ise, lisans iptaline kadar gidilebileceği belirtilmektedir. Ayrıca, 312 nci maddenin de, 2 nci maddenin (b) ve (d) bentlerinde aynen yer aldığını Sayın Bakana tekrar hatırlatmak istiyorum.

Sayın milletvekilleri, bu durum, tasarının, hükümetin inisiyatifinde hazırlanmadığını yeterince ortaya koymuyor mu?

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; üstkurulun seçiminin neden Türkiye Büyük Millet Meclisinin inisiyatifinden alınarak iktidarın emrine verildiğini anlamak mümkün değildir. Bugün, ülkemizde, birbiri ardına yaşanan krizler dolayısıyla hükümet oldukça yıpranmıştır. Buna karşılık, çeşitli odaklar tarafından sistemli bir şekilde, başta Türkiye Büyük Millet Meclisi olmak üzere, siyaset kurumu da yıpratılmaya çalışılmaktadır. Halbuki, Türkiye Büyük Millet Meclisi, siyasetin lokomotifi olmalıdır. Oysa, Meclisin yıpratılmasına siz de bu neviden icraatlarınızla yardımcı oluyorsunuz.

Bu yeni düzenlemeyle, YÖK Genel Kurulunun göstereceği 4 adaydan 2’si, Millî Güvenlik Kurulu ve Gazeteciler Cemiyetinin göstereceği 2’şer adaydan 1’erini Bakanlar Kurulunun ataması öngörülüyor. Bu durumda, Bakanlar Kurulunun seçeceği 4 adaya ilave olarak, bugünkü iktidar partilerinin göstereceği 3 adayın, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanması ile toplam 9 kişiden oluşan Üst Kurulun 7 üyesi hükümet tarafından atanmış olacaktır. Böylece, Üst Kurul iktidarın bir organı haline getirilmiş olmaktadır; yani, yürütme, yasama ve denetimi yine devre dışı bırakmış olacaktır. Bu hâl millî iradenin ruhuna aykırıdır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; neticede, radyo ve televizyonların müşterileri millet olduğuna göre, milletle birinci derecede ilgili olan bu olayda Türkiye Büyük Millet Meclisinin devre dışı bırakılması hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Kaldı ki, Üst Kurul üyelerinin 2’si, Sayın Kemal Gürüz’ün başkanlığındaki YÖK Genel Kurulu tarafından gösterilen 4 aday arasından seçilecektir. Kimdir bu Sayın Gürüz; keyfî ve hukuk dışı uygulamaları dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisinde kurulan araştırma komisyonu tarafından hazırlanan raporda, hakkında görevi ihmal ve suiistimalden dolayı 7 ayrı soruşturma talebinde bulunulan kişidir. Bu tespitleri MHP ve DYP’li üye arkadaşlarımızın tamamı ve ANAP’lı Sayın Ekrem Pakdemirli’yle birlikte imzaladık.

Şimdi, başta MHP milletvekilleri olmak üzere sizlere soruyorum: Bütün meziyeti totaliter, tektipçi, merkeziyetçi, dayatmacı bir mantıkla YÖK’ü yönetmek olan, her kademedeki insanımızın rahatsızlık duyduğu böyle yasakçı, hukuk tanımaz bir anlayışa sahip olan kişi veya kişilere...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Ateş, buyurun, tamamlayın efendim.

AZMİ ATEŞ (Devamla) –...RTÜK gibi bir kurumun üyelerini tespit etme yetkisini nasıl veriyorsunuz? Kapalı rejim anlayışını çağrıştıran uygulamalara nasıl imza atıyorsunuz?

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizin bildiği gibi, Millî Güvenlik Kurulunun şu anki mevcut yapısı da, Türkiye’nin Avrupa Birliğine girebilmesinin önündeki en önemli engellerden birisini oluşturmaktadır. Bu durumda, bir taraftan Avrupa Birliğine girme gayreti içinde olduğunuzu ifade edeceksiniz, diğer taraftan da bunu tekzip eder bir davranış içinde bulunacaksınız. Devamlı, bu neviden zikzaklar çizdiğiniz için, milletimiz ve medenî dünyada inandırıcı olamıyorsunuz.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; sonuç olarak, Üst Kurulun seçiminin ya eskiden olduğu gibi kalmasını ya da değişiklik önergemiz doğrultusunda kabul edilmesini teklif etmekteyiz.

Bu vesileyle Yüce Heyetinize tekrar saygılarımı sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Ateş.

Efendim, önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 682 sıra sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun Tasarısının 3 üncü maddesinde düzenlenen, Üst Kurulun seçimi ve görev süresini düzenleyen 6 ncı maddesinin (c) bendinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini ve (d) bendinin tasarı metninden çıkarılmasını arz ve teklif ederiz.

“c) En çok sarı basın kartı sahibi üyesi bulunan iki gazeteciler cemiyeti ile Basın Konseyinin ortaklaşa göstereceği dört aday arasından Türkiye Büyük Millet Meclisince seçilecek iki,”

Aslan Polat (Erzurum) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?

ANAYASA KOMİSYONU BAŞKANI TURHAN TAYAN (Bursa) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükümet?..

DEVLET BAKANI RÜŞTÜ KÂZIM YÜCELEN (İçel) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Komisyon ve Hükümetin katılmadığı önerge üzerinde, Erzurum Milletvekili Sayın Aslan Polat görüşlerini ifade edecekler; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

 

ASLAN POLAT (Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlarım.

Buraya çok acele getirilen, iki günden beri görüşülen ve RTÜK tasarısı diye adlandırılan tasarının, esasında, son günlerde, hiç de önemli bir aciliyeti yoktu; ama, tek aciliyeti, basın sahiplerinin ısrarı üzerine olmuştur.

Bakın, şimdi “Türkiye Ulusal Programı Ankara 2001” diye Avrupa Birliğine gönderdiğimiz bu program. Bu programın 340 ncı sayfasında ne demişiz: “Radyo ve Televizyon Üst Kurulunda, mevcut aşamada kurumsal bir değişikliğe gidilmesine ihtiyaç yoktur” diye Avrupa’ya da taahhütte bulunmuşuz; yani, demişiz ki, şu Üst Kurulu değiştirmek için, şu anda acil bir şeye ihtiyacımız yok. Ama, neler olmuşsa -neler olduğunu da pek anlayamamışız- birden bire Meclis gündemine gelsin, bir günde Anayasa Komisyonundan geçirilsin, hemen Genel Kurula gelsin, Genel Kurulda hiç beklemeden bu tasarıyı görüşelim ve Üst Kurulun yapısını değiştirelim demişsiniz.

Peki, değiştirelim derken, şu günlerde bütün parti gruplarının ortaklaşa olarak oluşturduğu Anayasa paketi var, değişiklik paketi; ona uygun bir şey mi yapmışsınız; hayır, tamamen antidemokratik yapmışsınız. Hiç olmazsa bundan evvelki tasarıda Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçtiği üyelerin 4’ünü, şimdi, Bakanlar Kurulunun seçmesine veriyorsunuz ve yine, burada, Millî Güvenlik Kurulu, demokratikleştirelim, demokratik yapıya ulaştıralım dediğiniz Millî Güvenlik Kuruluna da yine 1 üye vermişsiniz ve yine, iktidarın Anavatan Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi üyelerinin de son derece itiraz ettiği YÖK yönetiminin yapısından da, yine, 2 üyeyi buraya Bakanlar Kurulu kararıyla verelim demişsiniz.

Şimdi, burada, sayın milletvekilleri, lütfen, oturup gerçekten düşünmemiz lazım. Biz kendi kendimize yaptıklarımıza inanamadığımız için, halk topluluğu da işte bize inanmamaya başlıyor.

Şimdi, bir taraftan, Avrupa’ya diyorsunuz ki Ulusal Programda “Üst Kurulu değiştirmeye bir ihtiyacım yok” hemen alelacele getirip burada Üst Kurulu değiştiriyorsunuz, Üst Kurul değişecek diyorsunuz ve en çok şikâyet ettiğiniz YÖK’ten 2 üye alıyorsunuz. Millî Güvenlik Kurulunu demokratikleştireceğim diyorsunuz, buraya da 1 üye veriyorsunuz ve sonra ne olacak? Şimdi, bu Üst Kurulun, bundan sonra, 4 üyesi Bakanlar Kurulunun seçtiği üye olacak; bunların 2’si YÖK’ün gösterdiği üye ve 1’i de Millî Güvenlik Kurulunun gösterdiği üye olacak. Bu durum karşısında, o Üst Kurulu tenkit edecek kaç tane radyo olacak, televizyon olacak? Hükümetler tenkit edilmesini istemeyecek; işte, daha şimdiden başlamış. Şu anda işçi sendikalarıyla bir anlaşma yapıldı. Türkiye tarihinde, son 20 yıldan beri, 30 yıldan beri hatta Grev ve Lokavt Kanununun resmen kabul edildiği günden  beri işçilerin aleyhinde olacak en büyük sözleşme iki gün önce imzalandı. Hangi basın kuruluşu bunu doğru düzgün verdi? İlk defa olarak, Türkiye’de işçiler, reel ücret artışının yarısı kadar ücret artışı aldılar ve bunu hiçbir basın kuruluşu tenkit etmedi; niye; hükümetle ters düşmeyelim diye kimse sesini çıkarmıyor.

Bugünkü gazetelerin en alt sayfalarında “28 katrilyonluk ekbütçe yapılacak; bunun 20 katrilyonu faize verilecek, 4 katrilyonu fondaki bankalara verilecek” diye yazıyor. 28 katrilyonluk ekbütçenin 24 katrilyonu faize verilecek, işçiye, memura, esnafa, çiftçiye hiçbir şey verilmeyecek ve bunu hiçbir basın kuruluşu yazmayacak. Neden yazmıyor; çünkü, basın kuruluşları “ben hükümetle ters düşmeyeyim” diyebiliyor.

Yarın hükümetten ayrıldığınız zaman yaptığınız bu uygulamadan en çok siz şikâyetçi olacaksınız. Nasıl ki bir zamanlar, organize suçlarla ilgili yasa tasarısı burada görüşülürken “hata ediyorsunuz” diye ikaz ettiğimizde bizi dinlemediniz, yarın muhalefete düştüğünüzde de...Artık, günleriniz kalmadı, bittiniz. Zaten şu anda siz muhalefettesiniz, şu anda iktidarda Derviş var, siz yoksunuz ki, şu anda Türkiye Cumhuriyeti iktidarında Derviş hükümeti var, siz yoksunuz. (FP sıralarından alkışlar, MHP, DSP ve ANAP sıralarından gürültüler) Hiçbir yerde yoksunuz, ne halk nezdinde varsınız ne IMF nezdinde varsınız ne de aldığınız kararlar nezdinde varsınız. Şu anda kurulan Derviş hükümetinde siz de yoksunuz.

Bakın arkadaşlar, şunu size söylüyorum, bunları hep düşüneceksiniz. Şu anda görüştüğümüz tasarıyla, yapacağınız Üst Kurul neticesinde, bütün radyo ve televizyon kuruluşlarını sanki devlet radyosu gibi yapacaksınız, hepsinin başına birer demoklesin kılıcını koyacaksınız, hükümetin baskısını yapacaksınız. Türkiye’de tek özgür televizyon -eğer, kalırsa- TRT 3 kalacak ve bütün halk da doğruları sadece buradan öğrenmeye çalışacak. Bunun için, size bu yaptığınız yanlış diyorum.

Şimdi, bakın, MHP’liler, buna hiç itiraz etmeyin, YÖK’e karşıysanız, 2 YÖK üyesini niye bu kurula sokuyorsunuz? Gerçekçi olun, niye getirip sokuyorsunuz? Millî Güvenlik Kurulunu sivilleştirelim diyorsanız, Millî Güvenlik Kurulu üyesine burada neden ihtiyaç var? MGK’dan gelen üye buna ne diyecek “bir şiiri okudun, ömür boyu siyaset yasağı. Bir Başbakana siyaset yasağı” diyecek. Bunları mı getireceksiniz? (MHP sıralarından gürültüler) Bakın, MHP’liler siz, böyle demeyin, halk bunları size soruyor.

Şimdi, öyle bir duruma geldik ki, Millî Güvenlik Kurulu üyeleri geldi, YÖK üyeleri geldi, tam bir devletçi zihniyetle bir Üst Kurul seçiyorsunuz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Polat, lütfen efendim...

ASLAN POLAT (Devamla) – Bitiriyorum.

Getidiğiniz bu tasarıyla siz, kendi ipinizi kendiniz çekiyorsunuz, bundan sonra tartışmayı öldürüyorsunuz.

Seçeceğiniz 9 üyenin 4’ünü hükümet emrine vermekle, bundan sonra, basın kuruluşlarının özgürce yayın yapmasına mani oluyorsunuz.

FETHULLA